22 Eylül 2012 Cumartesi

Azat bezat, beni gözet

Ozanköy
Gün batımına doğru denize girdim, her zaman yüzdüğüm yere kadar açıldım.
Ayaklarımı çırparak olduğum yerde dönerken ve halime şükrederken, bir kuş, birkaç metre ileride, suyun üzerine indi ve kalktı. Serçeden küçük, karnının altında sarı, mat çizgileri olan bir kuştu. Balık mı avlıyordu?
Buralarda bazen gördüğüm, çılgın mavili yalıçapkınlarından değildi. Balık avlayamayacak kadar küçüktü, sanki. Gene suyun üzerine indi, kalkmaya çalıştı, birkaç santim yükseldikten sonra oturdu ve az durduktan sonra çırpınmaya başladı. Kanatları ıslanmış ve kalkamıyor olabilirdi. Belki uçuş acemisi bir yavruydu. Boğulabilirdi.

Yüzüp avucumu suya daldırdım ve kaldırıp onu avucuma aldım. Suya atladı. İkinci denemede başardım. Parmaklarımın ucunda durdu. Sağ ayağını baş parmağımla işaret parmağım arasında hafifçe sıkıştırdım. Ama, sanki, onu kurtarmaya çalıştığımı anlamış gibi, çırpınmayı bıraktı. Hareket etmeden, hafif ve sıcak, ellerini arkasına kavuşturmuş kaşif bir kaptan gibi, yüzü karaya dönük, avucumun içinde durdu. Kayalıklara doğru yüzdüm. Oradan genç bir çift suya iniyordu. Suyun üzerindeki elimde kuş olduğunu gördüler.
“Yardım edeyim mi?” diye bağırdı adam.
“Evet!”
Hızla bana yüzdü. Kuşu ona verdim. Avcunda kuş, kayalığa çıktı. Yerden havlusunu aldı. “Kurulamaya çalışıyorum,” diye bağırdı. Havluyu çadır gibi yapıp kuşu altına yerleştirdi. Denize geri döndü. Konuşmaya başladık. Koya yakın oturuyorlarmış.
“Rejim yapıyoruz,” dedi kadın. “Biraz da yüzelim dedik.”
Ana yol üzerindeki bir dükkanda petshop çalıştırıyorlarmış.
“Eve gidinceye kadar kanatları kurur. Onu avluda serbest bırakırız,” dedi adam.
“Yarın dükkana gelip rapor alırım.”
Eve gidince doğacı dostum Süha Umar’ı aradım. Kuşu tarif edince “İskete,” dedi. “Üç cinsi var. Seninki küçük iskete olmalı. Göçmendir ama kışı senin oralarda geçiriyor da olabilir.”
Cinsi ne olursa olsun, bir kuşu ölümden kurtarmıştık.

Amerikalıların uzaya fırlattığı “Voyager Bir” adlı uydu, 34 yıldan beri, güneş sisteminin dışına çıkıp yıldızlararası alana girmek için yolculuk yapıyor. Bugüne kadar 18 milyar kilometreden fazla yol kat etti. Bir tek kuşa rastlamadı. Belki de rastlaması için kainatın sınırına (öyle bir sınır varsa) kadar gidip buraya geri dönmesi gerekir.
Kimilerine göre kainat hayat kaynıyor. Ama kaynıyor olsa bile, yıldızlar ve yıldızların içinde döndüğü karanlıklarla karşılaştırıldığında, hayat kozmostaki en ender şeydir. Her canlı değerlidir.


Ertesi gün kuşun götürüldüğü petshop’a uğradım. “Dün eve geldiğimizde karanlıktı. Onu bir kafese koyduk. Bugün bırakacağız,” dedi plajdaki kadın.
Aklıma eski günler geldi. Çocukluğumda, kuş veya başka bir yaratık yakaladığımızda, büyükler bunun günah olduğunu, onları serbest bırakmamız gerektiğini söylerlerdi. “‘Azat, bezat, cennet yolunda beni gözet,’ de, bırak gitsin.”
Suyu içilebilen dereler, kuş dolu gökler, zehirsiz meyveler ve hormonsuz sebzeler gibi bu söz de kayboldu.
Benim için değil, ama.