30 Eylül 2012 Pazar

Karanlık günler için aydınlık sözler

  •  Tanrının, ümidi yarattığı gün ile ilkbaharı yarattığı gün muhtemelen aynıdır. Bern Williams
  •  Bahçe bahçıvanın ektiğinden fazla şeyler verir. İspanyol atasözü 
  •  Bahçeme buyurmaz mısınız? Güllerim sizi görsün istiyorum. Richard Sheridan 
  •  Sevilen yaşlı bir adam çiçek açmış bir kıştır. Edgar Z. Friedenberg 
  •  Harcamaktan keyif aldığınız zaman boşa harcanmış zaman değildir. Bertrand Russell 
  •  Bir çocuğun şarkı öğrenmekten daha kolay öğrendiği bir şey var mı? Anonim 
  •  Çocuklar gülümsemeyi anne babalarından öğrenir. Shinichi Suzuki 
  •  Eninde sonunda, kazananlar, kazanacağına inananlardır. Richard Bach 
  •  Öğretme sanatı, genç akıllarda var olan doğal merakı, bilahare tatmin etmek amacıyla, uyandırmaktır. Anatole France 
  • Birinci en iyi meslek şarkı yapmaktır, ikinci en iyi meslek söylemek. Hilaire Belloc 
  • İncelenmemiş hayat yaşamaya değmez. Sokrat 
  • İnsan, çoğu zaman, kaderi ile yüzleşmemek için yolunu değiştiğinde kaderi ile burun buruna gelir. Fransız Atasözü 
  • İyi yürekli olmak insanları hak ettiklerinden fazla sevmektir. Joseph Joubert 
  • Ağaç dikmek kendinde başkalarını da sevmek demektir. Thomas Fuller 
  • Eğitimin amacı boş bir kafanın yerine açık bir dimağ koymaktır. Malcolm Forbes 
  • İnsan aletlerinin aleti oldu. Henry David Thoreau 
  • Ne kadar uzun yaşarsan yaşa, yaşlanma. Albert Einstein 
  • Çok erken yaşlanırız, çok geç akıllanırız. Pennsylvania atasözü 
  • Bilgeliğe üç yoldan ulaşabiliriz: (1) Düşünerek. Ki en asili budur. (2) Taklit ederek. Ki en kolayı budur. (3) Tecrübeyle. Ki en acısı budur. Anonim 
  • Düşünülebilen her şey açık düşünülebilir. Söylenebilen her şey açık söylenebilir. Ludwig Wittgenstein 
  • Bir şey söylemek istediğin için yazmazsın. Söyleyecek bir şeyin olduğu için yazarsın. F. Scott Fitzgerald 
  • Eğer çukurda isen kazmaya devam etme. Will Rogers 
  • Keşfin önündeki en büyük engel cehalet değildir. Biliyorum sanmaktır. Daniel J. Boorstin 
  • Akıl yakılacak bir ateştir, doldurulacak bir kap değil. Plutark 
  • Akıl, düşündüğünde, kendi kendine konuşmaktadır. Plato 
  • Düşünmek en zor iştir. Bu mesaiye girişen çok az kişi olması bu yüzdendir. Henry Ford 
  • “Yapılamaz,” diyen yapmaya çalışana mani olmasın. Çin atasözü 
  • Yalanla kedi arasındaki fark kedinin sadece dokuz canı olmasıdır. Mark Twain 
  • Özgürlük iktidarı paylaşmaktır. Çiçero 
  • Eğer dürüstseniz geriye kalan hiçbir şey önemli değildir. Eğer dürüst değilseniz geriye kalan hiçbir şey önemli değildir. Alan Simpson

22 Eylül 2012 Cumartesi

Azat bezat, beni gözet

Ozanköy
Gün batımına doğru denize girdim, her zaman yüzdüğüm yere kadar açıldım.
Ayaklarımı çırparak olduğum yerde dönerken ve halime şükrederken, bir kuş, birkaç metre ileride, suyun üzerine indi ve kalktı. Serçeden küçük, karnının altında sarı, mat çizgileri olan bir kuştu. Balık mı avlıyordu?
Buralarda bazen gördüğüm, çılgın mavili yalıçapkınlarından değildi. Balık avlayamayacak kadar küçüktü, sanki. Gene suyun üzerine indi, kalkmaya çalıştı, birkaç santim yükseldikten sonra oturdu ve az durduktan sonra çırpınmaya başladı. Kanatları ıslanmış ve kalkamıyor olabilirdi. Belki uçuş acemisi bir yavruydu. Boğulabilirdi.

Yüzüp avucumu suya daldırdım ve kaldırıp onu avucuma aldım. Suya atladı. İkinci denemede başardım. Parmaklarımın ucunda durdu. Sağ ayağını baş parmağımla işaret parmağım arasında hafifçe sıkıştırdım. Ama, sanki, onu kurtarmaya çalıştığımı anlamış gibi, çırpınmayı bıraktı. Hareket etmeden, hafif ve sıcak, ellerini arkasına kavuşturmuş kaşif bir kaptan gibi, yüzü karaya dönük, avucumun içinde durdu. Kayalıklara doğru yüzdüm. Oradan genç bir çift suya iniyordu. Suyun üzerindeki elimde kuş olduğunu gördüler.
“Yardım edeyim mi?” diye bağırdı adam.
“Evet!”
Hızla bana yüzdü. Kuşu ona verdim. Avcunda kuş, kayalığa çıktı. Yerden havlusunu aldı. “Kurulamaya çalışıyorum,” diye bağırdı. Havluyu çadır gibi yapıp kuşu altına yerleştirdi. Denize geri döndü. Konuşmaya başladık. Koya yakın oturuyorlarmış.
“Rejim yapıyoruz,” dedi kadın. “Biraz da yüzelim dedik.”
Ana yol üzerindeki bir dükkanda petshop çalıştırıyorlarmış.
“Eve gidinceye kadar kanatları kurur. Onu avluda serbest bırakırız,” dedi adam.
“Yarın dükkana gelip rapor alırım.”
Eve gidince doğacı dostum Süha Umar’ı aradım. Kuşu tarif edince “İskete,” dedi. “Üç cinsi var. Seninki küçük iskete olmalı. Göçmendir ama kışı senin oralarda geçiriyor da olabilir.”
Cinsi ne olursa olsun, bir kuşu ölümden kurtarmıştık.

Amerikalıların uzaya fırlattığı “Voyager Bir” adlı uydu, 34 yıldan beri, güneş sisteminin dışına çıkıp yıldızlararası alana girmek için yolculuk yapıyor. Bugüne kadar 18 milyar kilometreden fazla yol kat etti. Bir tek kuşa rastlamadı. Belki de rastlaması için kainatın sınırına (öyle bir sınır varsa) kadar gidip buraya geri dönmesi gerekir.
Kimilerine göre kainat hayat kaynıyor. Ama kaynıyor olsa bile, yıldızlar ve yıldızların içinde döndüğü karanlıklarla karşılaştırıldığında, hayat kozmostaki en ender şeydir. Her canlı değerlidir.


Ertesi gün kuşun götürüldüğü petshop’a uğradım. “Dün eve geldiğimizde karanlıktı. Onu bir kafese koyduk. Bugün bırakacağız,” dedi plajdaki kadın.
Aklıma eski günler geldi. Çocukluğumda, kuş veya başka bir yaratık yakaladığımızda, büyükler bunun günah olduğunu, onları serbest bırakmamız gerektiğini söylerlerdi. “‘Azat, bezat, cennet yolunda beni gözet,’ de, bırak gitsin.”
Suyu içilebilen dereler, kuş dolu gökler, zehirsiz meyveler ve hormonsuz sebzeler gibi bu söz de kayboldu.
Benim için değil, ama.

15 Eylül 2012 Cumartesi

Zeki kadın, estetikli kadın

Bir süre önce “Zeki erkek, seksi mi?” başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu yazının, çoktan çöp tenekelerinde kaybolduğunu sanırken, 48 yaşında olduğunu söyleyen bir kadından şöyle bir not aldım:
“Bir erkeği en çekici kılan özelliğin (zeka) olduğunu düşünürüm. Kadınla erkek arasındaki gizemli ilişkiyi daha çok üreme, soyun devamı gibi nedenlerle açıklayan sosyal Darwinizm’e göre zeki erkek aynı zamanda sağlıklı, genleri güçlü erkektir. Zeki erkeği tercihte kadın için pragmatik bir yön olabilir.
Her ne olursa olsun, zeka ve bilgiye, hayatı öğrenmeye, yorumlamaya ilişkin merak, sanırım, en belirleyici ve temel etken, kadının erkeği tercihinde.”
Ve sordu: “Peki, zeki kadının durumu ne dolaylardadır?”
Bu soruya şu cevabı verdim:
“Zeki kadınla birlikte olmak harikadır. Aptal (ve cahil) bir kadınla olmak cehennemdir. Ama, açık konuşmak gerekirse, kadının sadece zeki olması yetmez, biraz da güzel ve kadınsı olmalı. Nasıl kadın çocuğuna bakacak zeki, güçlü, eve ekmek getiren bir erkek isterse, erkek de ona güzel ve sağlıklı çocuk verecek, geniş kalçalı, iri göğüslü bir kadın ister. Doğa tuzağını böyle kurdu.”
Sonra, şimdi hatırlayamadığım bir nedenle, konu estetik ameliyata geçti.
“Çok küçük göğüsleri olan bir kız arkadaşım vardı,” diye yazdım. “Bir gün onu iri memelerle gördüm. Neden yaptın, diye sordum. ‘Bir odaya girdiğimde herkes bana baksın istiyorum,’ dedi. Benim için, onu seksi yapan küçük göğüsleriydi oysa ve olduğu gibi olması. Çarpıcı bir güzellikte olmasa bile, benim için çok güzeldi. Bir tipti. Bunu anlamadı. Benim için çok çekici olan gözlüklerini de attı. Başka taraflarını da düzelttirdi.
Dün denizde bir kadın gördüm ve bu uzun zamandır düşündüğüm bir şeyin yeniden aklımın ön tarafına geçmesine neden oldu.
Hiç kimse fizik olarak mükemmel değildir ve hatta olmamalıdır. Doğada mükemmellik yoktur. Bu kadın tombuldu. Bacakları kalındı. Küçük bir göbeği vardı. Göğüsleri de küçüktü. Ama benim için müthiş seksi idi.
Herkes birileri için çekicidir
Güzel olmakla çekici olmak arasında fark var. Kim için kimin çekici olduğu da hiç çözülmeyecek bir muammadır. Her erkekte çekici bir kadın, her kadında çekici bir erkek şablonu var bence ve bu herkes için değişiktir. Bu nedenle, herkes, birileri için çekicidir: Çirkin de çekicidir, şişman da, yaşlı da.”
Okuyucumun cevabı şu oldu:
“Kendilerini estetiğin donukluğuna ve sahteliğine bırakan kadınlar (ya da erkekler) aslında onları özgün ve tekil yapan bir şeylerden sonsuza kadar vazgeçiyorlar.
Matematiksel bir şekilde açıklayabileceğimiz, ölçülere oturtabileceğimiz bir şey değil, çekicilik.
Dergilerdeki manken kızların görünüşünün ideal olduğu anlayışına kapılan her insan, muhtemelen bir yerlerinin eksik ya da çirkin olduğunu düşünüyordur. İronik bir şekilde, aynı anda bu özellikler, biraz göbek, ufak göğüsler, büyükçe bir ağız, bir başkasına bilinmez bir şekilde çekici gelecek.
Yüzde yüz mükemmelliğe izin vermeyen doğa da sanırım benzer bir şeyleri söylüyor bize: Mükemmellikte sanki eksik bir şeyler var, başı sonu belli olan, biraz sıkıcı.
Sanırım Proust’tu, klasik anlamda güzel kadınların hayal gücü eksik erkeklere bırakılması gerektiğini söyleyen.”
Ne diyorsunuz?

8 Eylül 2012 Cumartesi

Eylül

Akşamüzeri batmakta olan güneşin bahçeye uzattığı gölgelerden anlıyorum mevsimin değişmekte olduğunu.
 
Güneş, iki gölge arasında upuzun yatıyor, uykuda, canlı bir yaratık gibi. Çok geçmeden gölgeler yorgan gibi üstünü örtecek, sonra hepsinin üzerine de karanlık serilecek.
 
Bir sessizlik var. Sonbahar, nedense, hep sessiz gelir.
 
Günler kısalıyor.
 
Ağustosböceklerinin ötüşü kesildi. Serçeler saçakların altındaki yuvalarına dönüyor. Turistler kuzeye, kuşlar güneye göçtü. Arı kuşlarının, kırlangıçların seslerini duymuyorum artık.
 
Geceleyin dağdan gelip perdeleri içeri üfleyen rüzgar serin.
 
Av mevsimi açıldı.
 
İrisler topraktan dışarı çıkmaya başladı. Portakallar, limonlar, mandalinalar koyu yeşil, hızlı hızlı su topluyor.
 
“Abdullah, kazana odun doldur, ateşi de hazırla,” diyeceğim günler yaklaşıyor.
 
Bitki çayları. Fangrili çorba günleri. Kaşmir çorap geceleri. Sandıktan çıkan yorgan. İlk kazak. Geceleyin üşüyerek uyanmak ve kalkıp, ilk defa, pencereleri açmak yerine kapatmak.
 
Yakında, kucağımda bilgisayar yazı yazarken veya çay yaparken, düşen yaprakların süpürülmesinin sesini duyacağım.
 
Uzun geceler için yeni kitaplar ve DVD’ler ısmarlamalıyım.
 
Salonu boyattım, resimlerin yerini değişirdim. Alt katın yola bakan ve hep kapalı olan panjurları artık gece gündüz hep açık. Işık odaları genişletti.
 
Acaba ilk yağmur ne zaman yağacak? Acaba geçen seneki kadar çok yağmur olacak mı? Kuyu gene su dolacak mı? Bitkiler, sessiz çığlıklar atarak, hareket etmeden dans edecek mi?
 
Bin sene yaşasam yağmurun arkasından patlayan yeşilliğin, çam iğnelerinin ucuna dizilen yağmur damlalarının, süratle büyüyüp açılan çiçeklerin, toprak kokusunun, anemonların ve siklamenlerin, koparılmaya hazır mandalina ve yafa portakallarının güzelliğine doyamam.
 
Neden dünya bu kadar güzel iken bu kadar mutsuzluk var? Neden bu düzen böyle kuruldu? Çünkü kaynaklar kıt ve doğa en güçlünün tarafını tutuyor. Doğanın kitabında hak, hukuk, eşitlik, mutluluk yok. Üremek ve çoğalmak var. Bilinmesi mümkün olmayan bir nedenle, kainatın bu gezegeni, canlıların içinde hapis olduğu bu bostan, hep yeşil, güzel ve dolu olmalı.
 
Akşamüzeri, ilk defa, denizde benden başka kimse yoktu. Süt mavisi gökyüzünün altında su uyuyordu. İçeri açılınca boş limandan açılan bir balıkçı teknesi gördüm. Uzaktaki bir kotra suyun üzerinde unutulmuş beyaz bir bone gibi duruyordu. Karşıdan büyük başlı bir kuşa benzeyen büyük, kül renkli bir bulut belirdi. İzlerken, kim bilir hangi fizik kuralının etkisiyle, dağıldı, küçük parçalara bölündü.
 
Sonra, sahile yaklaşırken yirmilerinde, küçük bikinili, tombul bir kadının sağımdaki kayalardan usulca suya girdiğini gördüm. Küçük bir göbeği vardı. Kayalardan denize kolay girilen yeri bilememesinden buraya ilk defa geldiğini anladım. Yavaş yavaş, sırtüstü yüzerek yanımdan geçerken suda olmaktan ne kadar büyük haz duyduğunu gördüm yüzünde. Belki de bütün gün çalışmıştı. Eve gider gitmez, günü atmak ve serinlemek için, mayosunu giymiş buraya gelmişti.
 
Eve döndüğümde karanlık olmuştu. Elektrikler kesikti. “Bir mum yakmak karanlığa küfretmekten iyidir,” sözünü hatırlayarak bir mum yaktım ve ışığında duş alıp, ertesi sabah yaşamaya da ölmeye de hazır, erkenden yattım

1 Eylül 2012 Cumartesi

Susma arkadaşı

Köşe yazarı olmanın en güzel taraflarından biri (benim için, hiç olmazsa) tanımadığınız kişilerden aldığınız maillerdir. Kim olduğunu, nerede oturduğunu, ne iş yaptığını, kaç yaşında olduğunu, neye benzediğini, hatta cinsiyetini veya adını bile bilmediğiniz kişiler size yazar. Bazen birkaç cümle, bazen uzun. Bazen bir sürprizle* birlikte.
Mesajlar bazen gününüze bir ışık topu gibi düşerler, bazen bir havan topu gibi. Bazen birkaç mektupluk, bazen yıllar süren yeni bir gökyüzü arkadaşınız olur.
 
En iyi arkadaşlarımdan biri beş yıldan beri mailleştiğim profesör bir kadındır. Onu sadece bir defa, birkaç saatliğine gördüm. En sık mailleştiğim kişidir. Eminim arkadaşlığımız hayat boyu sürecek.

Geçenlerde aldığım bir mektupta bir kadın, “Sizin ruhunuz duymasa da siz benim susma arkadaşımsınız” diye yazdı.
 
Daha önce duymadığım ‘susma arkadaşı” tanımlaması ilgimi çekti. Ne demek istediğini sordum.
 
Şöyle cevapladı:
“Susma arkadaşı, kendinizi konuşmak zorunda hissetmediğiniz, konuşmadan ve bundan da rahatsız olmadan saatlerce vakit geçirebileceğiniz kişi. Birlikte, ama yalnız, bir anlamda. Birinin hemen yanınızda var olduğunu bilmek, hiçbir şey beklememek ve hiçbir konuda zorunluluk hissetmemek. (Böyle)... bir arkadaşım vardı. Hemcinsim. Bir araya geldiğimizde hiç konuşma ihtiyacı hissetmeden saatlerce zaman geçirebiliyorduk. Birimiz kitap okurken diğerimiz aylak aylak pencereden dışarıyı seyredebiliyordu. Birimiz televizyon izlerken diğerimiz başka bir şeyle uğraşabiliyor ve bundan da rahatsızlık duymuyorduk. Çok uzun yıllara dayanan arkadaşlığımız da yoktu. Konuşmak istense konuşacak tonla konu da bulunabilirdi.”

Susma arkadaşı olduklarında bekar ve 28-29 yaşında imişler. Sonra evlenmişler, ayrı kentlerde yaşamaya başlamışlar ve susma arkadaşlıkları sona ermiş. Hâlâ bir araya geliyorlarmış ama artık buluştuklarında birbirlerine söyleyecek çok şey biriktiği için susmuyorlarmış.
 
“Konuşmayacak bir arkadaşı özlüyor muyum? Evet hem de çok özlüyorum. Özetle böyle. Öğleden sonraları çalışırken, sizden bağımsız bir hışırtı duyarsanız şaşırmayın, ben de oralarda bir yerde kitap okuyorumdur, sessizce.”
 
Susma arkadaşlığı, ‘söz gümüşse sukut altındır’ın bir türü olmalı. Sadece özel, derin, arkadaşlıklar buna izin verir sanıyorum. Bunun özlenmesini anlıyorum.
Ama hayatının büyük bir bölümü zaten suskunluk içinde geçiren biri olarak benim özlediğim susarak değil konuşarak birarada olmalardır.
 
Bir kelimenin doğru kullanıp kullanılmadığını sormak. Bir olayı tartışmak. Yeni çıkan bir filmi veya kitabı haber vermek. Tatil planları yapmak. Ne yemek pişirileceğini, hangi koya veya dağ yoluna gideceğini tartışmak. İltifat etmek.
 
Eş, yoldaş veya arkadaş olma durumunun kalitesini (ve ömrünü) belirleyen en önemli şeylerden biri konuşmadır. Konuşma biter, beraberlik biter. Yerini ‘susma arkadaşlığı’ almazsa, tabii.
*(http://www.guardian.co.uk/music/musicblog/video/2012/aug/29/bob-dylan-duquesne-whistle)