11 Ağustos 2012 Cumartesi

Kumlara basmadan denize girmiş olsan da yine gel

Bahçemde her mevsimde meyve var. Şimdi incir zamanı. Üç incir ağacım var. İkisi bir önceki ev sahibinden kaldı. Biri, asırlık olanı, ev kadar yüksek, diğeri duvar gibi geniş. Üçüncü incir evin batıya bakan duvarı ile bahçe duvarının kesiştiği yerde kendiliğinden çıktı. Temellere zarar vermemesi için onu kesip duruyorum ama yeniden, daha güçlü bir biçimde geri dönüyor. İtiraf etmeliyim ki bu kesme işini gönülsüzce ve yarım yamalak yapıyorum çünkü bu istenmeyen ağacın incirleri diğerlerinden daha geç olgunlaşıyor ve daha leziz. İncirlerin olmaya başladığı haberini kuşlar verdi. Kuşlar, nasıl derler, ağaçları kuşbakışı gördükleri için incirlerin yuvarlak, sert ve zehir gibi olma durumundan yumuşak ve tatlı olma durumuna geçişini benden daha iyi izliyor. Adem ile Havva’nın da farkına vardığı gibi, incir yaprakları iridir. Kuşlar ağaca konarken kanatları yapraklara çarpar, özellikle söz konusu olan saksağan, karga veya yabani güvercin gibi iri bir kuş ise, ta uzaktan duyulan bir yaprak çırpma sesi duyulur. O zaman incirlerin olgunlaşmaya başladığını anlarsınız.

Geceleyin yaprakları çırpan meyve yarasalarıdır. Eski Roma’da en önemli meyveler zeytin, ardından incir idi. Zenginler Roma dışındaki çiftlik tatil evlerinde bütün incir çeşitlerinden eker, olgunlaştıkları zaman yemeğe giderlerdi. Şimdi de aynı şeyi yapan zenginler var. İncir önemli bir besin maddesi olduğu için, bol olduğu zamanlarda, Roma, kölelerin ekmek tayınını beşte bir azaltılırdı. Gıda maddesi olarak o kadar değerli idi ki, eski Yunan’da en iyi kalite incilerin ihracatı yasayla yasaklanmıştı. Eski Romalılar inciri kutsal sayardı çünkü, mitolojiye göre, Roma’nın kurucusu olan Romulus ve Remus’u besleyen kurt bir incir ağacının altında dinlenirdi. Buda’nın da incir altında otururken aydınlandığı söylenir.

Akşam üstü bir tabak kutsal incir topladım. En çok, ellisine yaklaşmış kadın memesi gibi yumuşamış, hafifçe sarkmış, üzerinde çizgiler belirmiş olanlarını seviyorum. İncir toplarken, eskiden arkadaşım olan bir kadın aklıma geldi. Ona bahçeden meyve toplamıştım.

“Ben ağaçtan toplanan meyve yemem” dedi.

“Nasıl yani?” “Sadece süpermarketten alınan meyveleri yerim.” “Onlar nerden toplanıyor sanıyorsun?” “Biliyorum ama, işte öyle. Ağaçtan kesilen meyveyi yiyemem.” Bir başka kadını plaja götürdüğümde “Ben kuma basamam” demişti.

“Neden?” “Basamam işte.” Çok kızmıştım. Zaten plaja gitmeden önce kavga etmiştik. Artık böyle şeylere kızmıyorum. Acayip veya acayiplik yapan bir insanla karşılaştığımda, “O da öyle” diyorum. Herkesi olduğu gibi kabul ediyorum, herkesin olduğu gibi olmaya hakkı olduğunu da. Buda incir ağacının altında otura otura aydınlandı, ben de incir yiye yiye, belki. “Gel” diyorum, “gel, ne olursan ol yine gel, “İster ağaçtan meyve yeme, “İster kuma basmayan ol, yine gel, “Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, “Yüz kere marketten incir almış, “Kumlara basmadan denize girmiş olsan da yine gel.”