24 Ağustos 2012 Cuma

Bayramın son günü: İlk bakışta aşk

Bazen insan ilk bakışta bir eve veya araziye de aşık olabilir. Olmalıdır da. Bu günlerde ev almak isteyen birkaç arkadaşıma verdiğim öğüt bu: Aşık olmazsan satın alma. İnsanın hayatının büyük bir bölümünü geçireceği yer, dönmek istediği, içinde bulunmaktan mutluluk duyduğu bir yer olmalı. Odaları, dışarıyı içeri getiren pencereleri, resimli ve fotoğraflı duvarları, yemeklerin pişirilip yendiği mutfağı, müzik ve film dolu salonuyla insana huzur ve zevk vermeli. Sevilmeyen ev ağır bir yüktür. Bitli bir palto gibi sırtında taşır onu. Aynen sevilmeyen bir vücut gibi.

İnsan aşık olmalı satın alacağı eve ve mümkünse, ev de ona aşık olmalı.

Yirmi seneyi geçti. Güneşli bir nisan sabahıydı. Geriye kalan tek menteşesinin üzerine yıkılmış, yağmurların eskitip gümüş para rengi verdiği bir kapıyı itip bir bahçeden içeri girdim. İncirin yanına kadar yürüdüm. Hava kokulu, ışık Akdeniz parlağı idi. Çevresinde beş on koyun, beyaz gömlekli bir çoban karşıma çıktı. Bir koyunun üzerinde bir güvercin duruyor, koyun nereye giderse onunla gidiyordu. İlk defa böyle bir şey görüyordum. Altı dönümlük toprağın sağ tarafı boydan boya servilerden bir duvardı. Arazinin sonuna kadar yürümeden kararımı verdim. “Alıyorum,” dedim beni oraya götüren kadına.

İlk bakışta aşık olmuştum ve aşkım o gün bu gündür azalmadan devam ediyor. Bu güne kadar beni sokakta bırakmadı. Her zaman yatağına aldı. Suyuyla yıkadı. Şömineleriyle ısıttı, pencereleriyle dışarının kokusunu içeri getirdi, manzaralar gösterdi. Kokum kokusuna, tozum tozuna karıştı.

Arkadaşım bu evi ve dönümlerini ne kadar çok sevdiğimi bildiği için bir gün bana “Sen burayı ne satabilirsin, ne bırakabilirsin, ne de başka yerde yaşayabilirsin” dedi.

Ona bunun doğru olmadığını söyledim. Bana inanmadı. Tapusu bende ama, ta başından beri, bu yer bana bir sahiplenme duygusu vermedi.

Hayat bir bulma ve kaybetme sürecidir.

İnsan bir şeye ne kadar bağlanırsa o şeyi kaybettiğinde hissettiği acı o kadar büyük olur. Bu nedenle, Zen ustalarının öğütlediği gibi (yoksa bunu ben mi uydurdum) insan sevmeli ama bağlanmamalı. Sevdiği insansa, onu serbest bırakmalı. Hiç kaybetmemenin yolu, hiç sahiplenmemektir.

Mala, paraya, şana şöhrete, nesnelere bağlanmak ise onları kaybetme korkusu içinde yaşamaktır. Her şey ödünçtür. Dinginlik veya dinginliğin başlangıcı, belki de, bu temel gerçeği kabul etmekle başlar.

İnsan her şeyin kiracısı olabilir ama hiçbir şeyin mal sahibi olamaz. Sadece giderken yanımızda götürebileceklerimiz gerçekten bize aittir. Onlar da bizimle geliyor mu, ya da biz bir yerlere gidiyor muyuz? Tanrı bilir