25 Ağustos 2012 Cumartesi

Bob Dylan: Zincirle gökyüzüne bağlı olmayan kuş

Eğer kapı insan olsaydı Bob Dylan’ın sesiyle gıcırdardı. Ama, gıcırtı mıcırtı, Dylan eşsizdir. Pop şarkıcılarının en uzun nefeslisi, şarkı yazarlarının en üretkeni odur. Kimse onun kadar çok unutulmaz şarkı yazmadı. Beatles’lar bile. Yetmiş bir yaşında ama devamlı turnede. “Sonu Olmayan Turlar” diye bilinen bu turneler herhalde öldüğünde sona erecek; çünkü, kendi sözleri ile, “... gerçekten mutlu olduğum tek yer sahnedir.”

Benim için klasik müzikte Mozart ne ise hafif müzikte de Bob Dylan odur. Yeri doldurulamaz, tek, eşsiz.

Dylan “Hiç kimse özgür değildir, kuşlar bile zincirle gökyüzüne bağlıdır” diyor ama, kendi, kendi koyduğu bu kuralın istisnasıdır. Çünkü onu eşsiz yapan, diğer bütün şarkıcılardan ayıran özgür ve özgün olmasıdır.

O, içinde sadece kendinin bulunduğu bir sınıftadır. All Along the Watchtower, Jokerman, Blind Willi Mctell, Lily Rosemary and the Jack of Hearts, Ring Them Bells, Mississippi, Dignity, Artur McBride, Workingman’s Blues, Red River Shore ve büyüleyici Mr Tambourine Man... Bu şarkıları kaç defa dinledim bilmiyorum.

Dylan, 1960’larda, ABD, Vietnam savaşı ve zencilerin özgürlük mücadelesi ile çalkalanırken, New York’a gitti. Çocukluğundan beri gitar çalıyordu. Ağız armonikasını da öğrendi. Blues’tan başlayarak Amerikan halk müziğini adeta ezberledi. Fransız, çocuk dahi Rimbaud ve İrlandalı Dylan Thomas’ın şiirlerinden etkilendi.

New York’ta, Greenwhich Village çevresinde, her gitarlı şarkıcının sahneye çıkabildiği kulüpler vardı. Tek kural şuydu: Seni dinlemek için susmazlarsa bir daha çıkamazsın.

Oralarda, başkalarının bestelediği halk şarkılarını okuyarak dikkat çekti. İlk uzun çalarında (1962), ikisi hariç, başka bestecilerin şarkıları vardı. Bir yıl sonra çıkan The Freewheelin, Bob Dylan’ın gitar ve ağız armonikasının eşliğinde kendi bestelerini okudu. Blowing in the Wind, Tambourine Man, A Hard Rain’s A-Gonna Fall, Don’t Think Twice, It’s All Right gibi şarkılarla birden bire dünyanın en popüler şarkıcıları arasına girdi.

Katıldığı açık hava protesto konserlerinde gençler ona doymuyor, ondan başkasını dinlemek istemiyordu.

Değişmekte olan çağın, zenci-beyaz protestocuların sembolü haline geldi. Ama kısa zamanda bu rolü reddederek yol değiştirdi. Gitar ve armonikayı bırakıp orkestra eşliğinde çalmaya başladı. Yuhalandı ama inat etti. Protesto şarkılarını kenara itip bin bir başka konuda şarkı yazmaya ve söylemeye başladı. Kendini, dar bir alana hapsedilmiş, protesto edecek bir şeyi kalmamış bir protesto şarkıcısı olmaktan kurtardı. İnsan olmanın acılarını ve tatlılarını yaşayan herkesin sesi haline geldi.

Bütün zamanların en güzel pop şarkısı addedilen 1965 tarihli Like A Rolling Stone bu çağın ilk ürünlerinden biridir.

Dylan neredeyse tamamen kendi yazdığı şiirlerden bestelediği şarkıları okuyor. Her CD’sinde muhakkak birkaç unutulmaz şarkı var. Onu tanımayanlar için belki de en iyi başlangıç, uzun bir dönemi kapsayan, Dylan adlı üç CD’lik kırmızı albümdür.* Albümde, ilk bestesi olan Song To Woody dahil, elli bir parça var.

Gelecek ay çıkacak Tempest adlı CD’sini sabırsızlıkla bekliyorum.
* Veya: Bob Dylan/Tell Tale Signs/ Rare and Unrelased 1989-2006.

24 Ağustos 2012 Cuma

Bayramın son günü: İlk bakışta aşk

Bazen insan ilk bakışta bir eve veya araziye de aşık olabilir. Olmalıdır da. Bu günlerde ev almak isteyen birkaç arkadaşıma verdiğim öğüt bu: Aşık olmazsan satın alma. İnsanın hayatının büyük bir bölümünü geçireceği yer, dönmek istediği, içinde bulunmaktan mutluluk duyduğu bir yer olmalı. Odaları, dışarıyı içeri getiren pencereleri, resimli ve fotoğraflı duvarları, yemeklerin pişirilip yendiği mutfağı, müzik ve film dolu salonuyla insana huzur ve zevk vermeli. Sevilmeyen ev ağır bir yüktür. Bitli bir palto gibi sırtında taşır onu. Aynen sevilmeyen bir vücut gibi.

İnsan aşık olmalı satın alacağı eve ve mümkünse, ev de ona aşık olmalı.

Yirmi seneyi geçti. Güneşli bir nisan sabahıydı. Geriye kalan tek menteşesinin üzerine yıkılmış, yağmurların eskitip gümüş para rengi verdiği bir kapıyı itip bir bahçeden içeri girdim. İncirin yanına kadar yürüdüm. Hava kokulu, ışık Akdeniz parlağı idi. Çevresinde beş on koyun, beyaz gömlekli bir çoban karşıma çıktı. Bir koyunun üzerinde bir güvercin duruyor, koyun nereye giderse onunla gidiyordu. İlk defa böyle bir şey görüyordum. Altı dönümlük toprağın sağ tarafı boydan boya servilerden bir duvardı. Arazinin sonuna kadar yürümeden kararımı verdim. “Alıyorum,” dedim beni oraya götüren kadına.

İlk bakışta aşık olmuştum ve aşkım o gün bu gündür azalmadan devam ediyor. Bu güne kadar beni sokakta bırakmadı. Her zaman yatağına aldı. Suyuyla yıkadı. Şömineleriyle ısıttı, pencereleriyle dışarının kokusunu içeri getirdi, manzaralar gösterdi. Kokum kokusuna, tozum tozuna karıştı.

Arkadaşım bu evi ve dönümlerini ne kadar çok sevdiğimi bildiği için bir gün bana “Sen burayı ne satabilirsin, ne bırakabilirsin, ne de başka yerde yaşayabilirsin” dedi.

Ona bunun doğru olmadığını söyledim. Bana inanmadı. Tapusu bende ama, ta başından beri, bu yer bana bir sahiplenme duygusu vermedi.

Hayat bir bulma ve kaybetme sürecidir.

İnsan bir şeye ne kadar bağlanırsa o şeyi kaybettiğinde hissettiği acı o kadar büyük olur. Bu nedenle, Zen ustalarının öğütlediği gibi (yoksa bunu ben mi uydurdum) insan sevmeli ama bağlanmamalı. Sevdiği insansa, onu serbest bırakmalı. Hiç kaybetmemenin yolu, hiç sahiplenmemektir.

Mala, paraya, şana şöhrete, nesnelere bağlanmak ise onları kaybetme korkusu içinde yaşamaktır. Her şey ödünçtür. Dinginlik veya dinginliğin başlangıcı, belki de, bu temel gerçeği kabul etmekle başlar.

İnsan her şeyin kiracısı olabilir ama hiçbir şeyin mal sahibi olamaz. Sadece giderken yanımızda götürebileceklerimiz gerçekten bize aittir. Onlar da bizimle geliyor mu, ya da biz bir yerlere gidiyor muyuz? Tanrı bilir

23 Ağustos 2012 Perşembe

İsimleri isimlendirmek

Lale, sümbül, çiğdem gibi “soğanlı” çiçeklerin vatanı yazların uzun, sıcak ve yağmursuz olduğu yerlerdir. Soğan, hem tohumdur, hem bitkinin yaşamını sürdürmek için besin depoladığı ambar, hem de yazın içinde uyuduğu yer. Sonbaharda, toprak ıslanıp soğuyunca, günler kısalınca, soğan uyanır, kök ve yaprak büyütmeye başlar. Bir gün yaprakların arasından, bir sapın ucunda, muhteşem bir çiçek çıkar. Anadolu’dan başlayıp, Azerbaycan ve İran’ı geçtikten sonra Orta Asya bölgesinde ta Çin hududuna kadar uzanan bölge soğanlı bitki cennetidir. En büyük bitki zenginliği, açık ara, bizdedir. Avrupa, soğanlı çiçekleri, Türklerin İstanbul’u fethinden sonra, oraya yolladığı elçiler aracılığıyla tanımaya başladı.
 
Fatih’in Topkapı sarayında çalışan, bostanlarını eken ve şehrin meydanlarını çiçeklendiren 920 bahçıvanı vardı. Bu bahçelerdeki fazlalıklar, düzenli olarak, şehrin çiçek pazarlarında satılırdı. Bu bahçelerin sultanı lale ve sümbüldü. Çinileri, tabakları, sultanların giysilerini süsleyen lale çiçek aşığı Osmanlı hanedanının sembolü oldu.

Sultan II Selim, 1571’de, bu günlerde Suriye’de yerle bir edilmekte olan Azzaz’a ferman yollayarak 50.000 lale soğanı gönderilmesini emretti. Maraş dağlarından “50.000 beyaz, 50.000 gök mavisi” sümbülün sökülüp İstanbul’a yollanmasına dair Sultan III Murad imzalı bir ferman var.

Batılı elçiler, Taşkent, Semerkant, Buhara Türkmenistan, Baku ve Erivan üzerinden İstanbul’a gelen zambak, çiğdem, lale, sümbül, iris, düğün çiçeği, fritillari gibi batıda bilinmeyen çiçekleri Avrupa’ya yollamaya başladı. Ardından tüccarlar geldi.

15. Yüzyıl ortası ile 16. Yüzyıl ortası arasındaki yıllarda, Doğu’dan Batı’ya yollanan soğanlı çiçek miktarı bu tarihten önceki 2.000 yıl içinde yollananlardan yirmi misli fazladır.

Bu bilgilere bayramda karıştırmaya başladığım The Naming of Names (İsimleri İsimlendirmek) adlı kitapta rastladım. Yazarı Tulip (Lale) adlı kitaptan tanıdığım Anne Pavord.

The Naming of Names, bitkilere isim verme, cinslere ayırmanın tarihi olarak tarif edilebilir. Yüzyıllar boyunca batının en klas beyinleri bu işle uğraştı. Orta Asya’dan Batı’ya giden çiçek kervanı, yüzyıllar boyunca, çakılların üzerinden akan dere gibi, iz bırakmadan üzerimizden geçip gitti ve yükünü Batıya indirdi. Ne ilmini merak ettik, ne ticaretini yaptık ve ne de tarımını.

Biz şimdi bu çiçekleri ki çoğunun doğru dürüst Türkçe adı bile yoktur Hollanda’dan alıyoruz. Hollanda, Lale Devri diye bir devrin yaşadığı ülkemizi bir mevsim sonra çiçek vermeyen hibrit soğanlarla oyalıyor.

Türkiye söylemekten muhtemelen bıktırdığım gibi bitki zenginliği açısından dünyanın en zengin on ülkesinden biridir. Süratle yok olmakta olan bu servetin envanterini bile yapamadık. Yok oluşa en büyük katkıyı yapan da onu korumakla yükümlü politikacılar ve bürokratlardır. İstanbul Belediyesi Türkiye’nin kendi yerli lalelerini bulup çoğaltacağına hibrid lalelerle sokakları süslüyor.

Bu, sınıf ve bölge tanımayan cehaletin, meraksızlığın, ilgisizliğin, duyarsızlığın ve zevksizliğin sebebi ne?

Uyanış ne zaman?

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Sadaka ile yaşayan kadın

Ozanköy
Bayramın birinci günü Bach dinleyip börülce ayıklıyorum. Acı badem ve kurutulmuş gülle tatlandırılmış çay içiyorum.

Bir kelebek bahçeye açılan kapının camlarında çırpınıp duruyor. Dışarısını görebildiğine göre neden dışarı çıkamadığını, neyin kedine mani olduğunu anlayamıyor. Kalkıp kapıları açıyorum, bu defa salonun diğer ucunda, dağa bakan pencereye uçup onun camlarından dışarı çıkmayı deniyor. Geri dönüyor. Tam dışarı çıkacakken kapıdan ikinci bir kelebek giriyor. Bir süre eşikte zafer dansı yaptıktan sonra, o, kelebeklere has inmeli çıkmalı uçuşla, sessizliğin içinde uzaklaşıp gidiyorlar.

İnce belli bir arı üst kata çıkan merdivende asılı aynanın arkasına çamurdan yuva yapıyor. İçine yumurtalarını koyacak. Oturduğum yerden ara sıra vızıltısını duyuyorum. Üst kattaki pencere sürekli açık olduğu için oradan giriyor ve çıkıyor.

Vakit erken. Derin bir sessizlik var ve bu bayramın ilk gününün en çok sevdiğim yanı. Kimse çalışmıyor, kimse bir yere gitmiyor, kimse gürültü çıkarmıyor. Bach’ın (1685-1750) çello için yazdığı altı süitin sonuncu ve en şen olanını dinliyorum. Bach kadar dahi müzisyenler olsa bile artık böyle müzikler yazılamaz çünkü, o müziğin içine örülü, onun yaşadığı çağlara ait sükunet artık yok.

Bu parçalar, muhtemelen, gençlik yıllarında, Bach’ın küçük bir prenslik olan Cöethen’de kappelmeister olduğu yıllarda yazıldı. Neden ve kimin için, belli değil. Beşinci ve altıncı süitler çello için mi yoksa başka bir telli çalgı için mi, o da muamma.

Süitler ünlü İspanyol çellocu Pablo Casals tarafından 1920’lerde bulunup konserlerde çalınmaya başlanıncaya kadar, 200 yıl, unutulmuş, arşivlerde gömülü kaldı.

Bach birçok müziksever tarafından yaşamış en büyük besteci sayılır. Hayatta iken, besteciden çok, usta bir org çalar olarak biliniyordu. Patronluğunu yapan prensler ve şehir yöneticileri, bugün, her biri birer şaheser addedilen bestelerinin değerini anlamadılar. Kıt kanaat geçindi. Arkada bıraktığı eşi, Anna Magdalena, uzun yıllar hayırseverlerin yardımı ile yaşadıktan sonra bir tür düşkünler evinde öldü. Ölüm defterine Almosenfrau olarak kaydedildi “Sadaka ile yaşayan kadın.”

Hayat ortalama olanların tarafındadır. Sürüden kopanların çevresinde, her zaman, onları aşağı çeken bir sıradanlar konfederasyonu vardır. Sadece sanatta değil her sahada bu böyledir: Sıradanlık kraldır.

İncirin üstünde, bayramın birinci günü olduğunu bilmeyen, tanrı var mı yok mu düşünmeyen, günahsız ve sevapsız, bir saksağan ötüyor. Bayılıyorum bu sese. Ama onlar bana bayılmıyor. Eve yakın ağaçlara beni bahçede görmedikleri zaman gelirler. Yüz sene burada beraber otursak bana alışmayacaklar.

Dün sırtüstü yüzerken dönen leylekleri gördüm. Sürekli hareket halinde bir V biçiminde, tam üstümden geçtiler. 5, 10 dakika ara ile denizin üstünden üç grubun geçtiğini gördüm. Ben karşı buruna kadar yüzmeye kalksam herhalde yorgunluktan ölürüm onlar bir kıtadan diğerine uçuyor.

Ara sıra, yerdeki yaprakları uçuran, serinliğini pencereden içeri sokan bir rüzgar esiyor. Sonbahar geliyor. Lütfen ayağını çabuk tut. Bu sıcaklar beni öldürecek!

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Küçük rol yoktur

On yedi yaşındaki kızım Sara İngiltere’de tiyatro öğrenimi görüyor. Senede birkaç defa, okulda sunulmak üzere, bir piyes çalışıyorlar.

Geçenlerde, yeni sahneye konacak bir müzikalde ona verilen rolü küçük bulduğu için öğretmenine şikâyete gittiğini anlattı.

Öğretmeni onu dinlemiş ve “Küçük rol yoktur. Küçük aktör vardır” demiş.

Bu lafa bayıldım.

Önemli olan rolün büyüklüğü değil ne kadar iyi yapıldığıdır.

Önemsenmeyecek kadar küçük rol yoktur. Küçük rollere küçük aktörler burun kıvırır. Büyük aktörler, büyük küçük rol ayırmaz, bütün rolleri mükemmel yapar. Küçük olsun olmasın, her rol mükemmellik talep eder. Büyük küçük, bütün parçaları mükemmel olan şey mükemmel olur.

Harika değil mi?

Shirley MacLaine ile Debra Winger’in baş rollerini oynadığı Terms of Endearment filminde (1983) Jack Nicholson ayyaş, kadın düşkünü bir astronotu oynuyordu.

Unutulmaz bir karakter yarattı ve beş, on dakikalık rolü ile Oscar kazandı.

Milos Forman’ın 1984 tarihli Amadeus filmini klasik yapan şeylerden biri, “küçük” rollerdeki bütün aktörlerin birinci sınıf olmasıdır. İmparator Joshep II'de Jeffrey Jones, Sihirli Flüt operasını ısmarlayan Emanuel Schikaneder’i oynayan Simon Callow, Kappelmeister Bonno'da Patric Hines ve Count Orsini-Rosenberg’de Charles Kay harika idi. Unutulmaz birer karakter yarattılar.

Ve birkaç gün önce yeniden izlediğim, daha az bilinen o inci: 1985’te gösterime giren Robert Mason, John Guilgud, James Fox ve unutulmaz bir öpüş sahnesinin kahramanı Cheryl Campbell’li The Shooting Party. Sadece İngilizlerin çekebileceği lezzette olan film 1913’te asillerin katıldığı bir av partisini anlatıyor. Sade ve abartısız bir keyif.

Küçük rol yoktur, küçük aktör vardır... Düşünecek olursanız bu söz sadece rol sahne için geçerli değildir. Bir iş ahlakının, hayat felsefesinin özetidir.

Küçük okul yoktur. Küçük öğretmen vardır. Küçük devlet yoktur. Küçük devlet adamları vardır. Küçük siyasi parti yoktur. Küçük siyasetçiler vardır. Küçük maç yoktur. Küçük futbolcular vardır. Küçük gazete yoktur, küçük gazeteciler vardır. Küçük banka yoktur. Küçük bankacılar vardır.

Shakespeare: “Bütün dünya bir sahnedir/ Ve bütün erkekler ve kadınlar birer aktördür” diye yazdı. Hayat sahnesinde oynanan, senaryosu olmayan bir oyundur. Acaba bu rolü oynayanlar için de “Küçük rol yoktur, küçük aktör vardır” denebilir mi?

“Ne oldu sonunda” diye sordum kızıma.

“Çok iyi oldu. Rolüm küçüktü ama en komik roldü. Herkes en çok bana güldü.”

Aristo “Mükemmellik bir alışkanlıktır” demiş. Umarım kızım bu alışkanlığı kazanarak ayrılır okulundan.

11 Ağustos 2012 Cumartesi

Kumlara basmadan denize girmiş olsan da yine gel

Bahçemde her mevsimde meyve var. Şimdi incir zamanı. Üç incir ağacım var. İkisi bir önceki ev sahibinden kaldı. Biri, asırlık olanı, ev kadar yüksek, diğeri duvar gibi geniş. Üçüncü incir evin batıya bakan duvarı ile bahçe duvarının kesiştiği yerde kendiliğinden çıktı. Temellere zarar vermemesi için onu kesip duruyorum ama yeniden, daha güçlü bir biçimde geri dönüyor. İtiraf etmeliyim ki bu kesme işini gönülsüzce ve yarım yamalak yapıyorum çünkü bu istenmeyen ağacın incirleri diğerlerinden daha geç olgunlaşıyor ve daha leziz. İncirlerin olmaya başladığı haberini kuşlar verdi. Kuşlar, nasıl derler, ağaçları kuşbakışı gördükleri için incirlerin yuvarlak, sert ve zehir gibi olma durumundan yumuşak ve tatlı olma durumuna geçişini benden daha iyi izliyor. Adem ile Havva’nın da farkına vardığı gibi, incir yaprakları iridir. Kuşlar ağaca konarken kanatları yapraklara çarpar, özellikle söz konusu olan saksağan, karga veya yabani güvercin gibi iri bir kuş ise, ta uzaktan duyulan bir yaprak çırpma sesi duyulur. O zaman incirlerin olgunlaşmaya başladığını anlarsınız.

Geceleyin yaprakları çırpan meyve yarasalarıdır. Eski Roma’da en önemli meyveler zeytin, ardından incir idi. Zenginler Roma dışındaki çiftlik tatil evlerinde bütün incir çeşitlerinden eker, olgunlaştıkları zaman yemeğe giderlerdi. Şimdi de aynı şeyi yapan zenginler var. İncir önemli bir besin maddesi olduğu için, bol olduğu zamanlarda, Roma, kölelerin ekmek tayınını beşte bir azaltılırdı. Gıda maddesi olarak o kadar değerli idi ki, eski Yunan’da en iyi kalite incilerin ihracatı yasayla yasaklanmıştı. Eski Romalılar inciri kutsal sayardı çünkü, mitolojiye göre, Roma’nın kurucusu olan Romulus ve Remus’u besleyen kurt bir incir ağacının altında dinlenirdi. Buda’nın da incir altında otururken aydınlandığı söylenir.

Akşam üstü bir tabak kutsal incir topladım. En çok, ellisine yaklaşmış kadın memesi gibi yumuşamış, hafifçe sarkmış, üzerinde çizgiler belirmiş olanlarını seviyorum. İncir toplarken, eskiden arkadaşım olan bir kadın aklıma geldi. Ona bahçeden meyve toplamıştım.

“Ben ağaçtan toplanan meyve yemem” dedi.

“Nasıl yani?” “Sadece süpermarketten alınan meyveleri yerim.” “Onlar nerden toplanıyor sanıyorsun?” “Biliyorum ama, işte öyle. Ağaçtan kesilen meyveyi yiyemem.” Bir başka kadını plaja götürdüğümde “Ben kuma basamam” demişti.

“Neden?” “Basamam işte.” Çok kızmıştım. Zaten plaja gitmeden önce kavga etmiştik. Artık böyle şeylere kızmıyorum. Acayip veya acayiplik yapan bir insanla karşılaştığımda, “O da öyle” diyorum. Herkesi olduğu gibi kabul ediyorum, herkesin olduğu gibi olmaya hakkı olduğunu da. Buda incir ağacının altında otura otura aydınlandı, ben de incir yiye yiye, belki. “Gel” diyorum, “gel, ne olursan ol yine gel, “İster ağaçtan meyve yeme, “İster kuma basmayan ol, yine gel, “Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, “Yüz kere marketten incir almış, “Kumlara basmadan denize girmiş olsan da yine gel.”

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Yapmaya üşenenler için yoga

Yeni bir yazar keşfetmek yeni bir aşk bulmak kadar ilginç ve heyecanlıdır. Hatta daha ilginç ve daha heyecanlı. Çünkü aşkların çoğu zamanla azalır veya biter, ama ilginç bir yazar keşfetmenin hazzı hiç kaybolmaz. Buzdolabındaki dondurma gibi, kitaplıkta, canınızın istediği an size tatmin vermek için hazır bekler.

İzinde iken yeni bir yazar keşfettim. Adı Geoff Dyer(*). Onu keşfim son çıkan iki kitabını eleştiren bir yazı ile başladı.

Londra’da bir kitapçıdan Yoga For People Who Can’t Be Bothered To Do It (Yapmaya Üşenenler İçin Yoga) adlı gezi kitabını aldım. Aslında kitabı meydana getiren uzun yazılara gezi yazısı değil de gezilerde yazılmış yazılar demek daha doğru olur.

Birkaç sayfa okuduktan sonra orijinal, güldüren, entelektüel ve derin sezgileri olan bir yazarla buluştuğumu anladım. Kitabı elimden bırakamadım. Bu aşamada “keşif” kelimesi biraz iddialı olabilir. İlk kitabını sevdiğim bir yazarın bütün kitaplarını satın alıp okurum. Dyer’in on beş kitabından sadece üçünü okudum. Bu nedenle onu keşfetmeye başladım desem belki daha doğru olur.

Ama bu yazı Dyer’in kitaplarına dair değil. Bizde Dyer gibi hiç yazar olmadığına ve olmayacağına dair. Bunun iki nedeni var.

Dyer eksantrik, sıra dışı, isyankar, gezgin bir tiptir. Bizim “su küçüğün, söz büyüğün” toplumumuz böyle tipler için bereketli bir toprak değil. Görünüşe aldanma uzmanı olduğu için Dyer gibi tipleri esrarkeş, ayyaş, işsiz güçsüz serseri takımı olarak sınıflandırır, ayağının altına alır.
Halbuki sanatta ilginç iş yapanların çoğu sıra dışı, eksantrik insanlardır. Dyer gibi “Tek başıma kalmalıydım ki kendimi o kadar yalnız hissetmeyeyim,” diyebilen tipler.
Bizde Dyer gibi yazarlar olmamasının ikinci nedeni basınla ilgilidir.

Dyer gerçi dört roman yazdı ama en iyi yazıları dergiler ve gazeteler için yazdığı uzun denemeler, incelemeler ve gezilerden alınan ilhamla yazılan yazılarıdır. Bizde yazarları veya yazar olmak isteyenleri bu tür yazılara özendirecek dergi ve gazete yoktur. The New Yorker, Rolling Stone, GQ vesaire gibi yazı başına on binlerce ödeyebilen isimlerden bahsediyorum.
Bizde ne bu kalitede yayın var ne de bu tür yazılara talep.

Belki de hiç olmayacak. Çünkü kaliteli yayın için yüksek standartlara, kaliteli yayıncılara, editörlere ihtiyaç var. Ve bu tür yayınları satın alacak okuyuculara. Bizde bunlardan yoktur.
Burası yazmak ve okumakla aşk macerası yaşayan bir ülke değil. Entelektüel sığlığın ve başka bin bir türlü çözümsüz sorunumuzun nedenlerinden biri budur.
Kitap beynin bileği taşıdır.
Sizi bilmem ama benim mutluyum diyebilmem için günün bazı saatlerinde muhakkak iyi bir kitapla bir yerlerde kıvrılıyor olmam lazım. Bu bir ihtiyaç. Uyanınca, başını bir ruh yoldaşının karnına koyup ısıttıktan sonra güne başlamak gibi.
* http://geoffdyer.com/

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Hey! Ben döndüm!

Ozanköy

Tatil sona erdi. Aslında tatil sona ermedi. İzin sona erdi. Çünkü tatil yapmadım. Burada kaldım. Her zaman ne yapıyorsam onu yaptım: Yazdım. Ama bu defa gazete değil, kendim için.

Sıcak ve nem, insafsız bir ordu gibi, beni kuşattı ve “Teslim ol canını bağışlayayım,” dedi. Teslim oldum.

Sıcakla başa çıkmanın yolu fiziki aktiviteyi en aza indirmektir.

Sabahları saat sekiz civarında kalktım, mayomu giyip köyün plajına gittim, yarım saat kadar yüzüp geri döndüm. Daha sonraki saatlerde yüzmek, sıcakta ılık banyo almak gibi. Yaz ilerledikçe Akdeniz sahilleri serinliğini kaybetti. En geç dokuzda, kumların üstünde can çekişen bir hamam suyu var.

Bahçede duş alıp giyindim. Kahvaltı yaptım. Bilgisayarın önüne oturdum. Saat üç civarında kalktım. Yemek yedim. Uyudum. Kalkıp çay içim. Akşam oldu. Bazen haberleri izledim, bazen izlemedim. Bardaklarca soğuk su içerek kitap okudum veya film seyrettim. Sonra bütün günlerin sona erdiği yere, yukarıya, klimanın serinlettiği odaya, uyumaya gittim.

Dün aşağı yukarı aynı idi, yarın farksız olacak.

Heyecanlı, değil mi? Geoff Dyer adlı İngiliz yazar diyor ki: “Hayat en çekilmez olduğu zaman bile çekilebilir: Korkunç olan, hayatı çekilmez yapan budur.” Hayatınız ne kadar sıkıcı olursa olsun, ne kadar dibe vurursa vursun, ona tahammül edersiniz, demek istiyor herhalde. Çekilmez hayat diye bir şey yoktur. Hayat çekilmez değil vazgeçilmezdir.

Ne diyorsunuz? Bence doğru söylüyor.

İnsan, her duruma, en çok kendini şaşırtan bir hızla, uyum sağlar. Bugün zenginsiniz, yarın, “Hayat en çekilmez olduğu zaman bile çekilebilirdir,” diye mırıldanarak sokaktan izmarit topluyorsunuz. Çareniz yok. Hayattan başka hayat yok. Hayatta alternatifi olmayan belki de tek şey hayattır.

Ben niye böyleyim, diye hiç düşündünüz mü? Ben nasıl ben oldum da başka biri olmadım? Beni ne ben yaptı? Geriye dönmek, hayatınızın bütün anlarını bir doktorun röntgen filmini incelediği dikkatle incelemek, bu soruların cevabını bulmaya çalışmak istediniz mi? Ben istedim. Aslında, iznimi bunu yapmaya çalışarak geçirdim.

Dünyaya insan olarak gelmek, kainat gibi, bir günün bir anında bir yerlerde, yoktan var olmak, en büyük ve en az incelenmiş muammalardan biridir.

Muamma içinde muamma içinde muamma.