7 Temmuz 2012 Cumartesi

YERE DÜŞEN KADIN

VİYANA
Çaycıdan, Mozart Cafe’de kahve içip Sacher Torte yedikten, kitap okuduktan ve garsonla muhabbet ettikten sonra hesabı ödedim ve kalabalık caddeden St Stevens Katedrali’ne doğru yürümeye başladım. Sıcakta cadde, dünyanın herhangi başka bir şehrinde satın alınabilecek markaları satan dükkanlarla ve dünyanın herhangi bir başka başkentinde görülebilecek turistlerle doluydu. Yıllarca önce bir Avusturyalı kadının peşinden geldiğim sakin, yaşlılarla dolu şehir kalabalıklaşmıştı.

Birdenbire karşıdan gelen kadın yanımdan geçerken yere düştü. Başının sekiye çarpışının sesini dudum. Vücudu kasıldı, titremeye başladı. Titreyen kollarının adaleleri ağır bir şeyi sımsıkı kavramış yukarıya kaldırmaya çalışıyormuş gibi kasılmıştı. Başı geriye doğru kaykılmıştı. Gözleri kapalıydı. Dişleri sıkılmıştı.

Tertemiz, şık giyimli, makyajlı ve çok gençti. Belki yirmilerinde. Çantası hala kolundaydı. Belli ki herkes gibi o da öğleden sonranın keyfini çıkarmak için buralara gelmiş, beklemediği bir anda bir nöbete yakalanmıştı.

Caddelerde yürüyen, gülen, el ele tutuşan, dükkanlara girip çıkan, vitrinlere bakan, kahvelerde oturan binlerce insan vardı. Bir tek o yere uzanmış, cereyana yakalanmış gibi sarsılıyordu. İçimde inanılmaz, tarif edilemez bir kasvet duydum ve dehşetli bir acıma duygusu. Yaşam sevincim, anında, avcı görmüş keklik sürüsü gibi yok oldu. Bakmaya devam edemedim. Başımı çevirip, ona bakmamaya kendimi zorlayarak, yoluma devam ettim. Orada dursaydım başım dönecek ben de yere düşecekmişim gibi geldi bana. Kadının başında bir adam vardı arkamda kalmaya başladıkları zaman ve bir başka adamla konuşurken cep telefonunun düğmelerine basıyor, belki bir ambulans çağırıyordu. Daha önce bu durumla karşılaşmış gibiydi, belki de düşmeden önce kadının yanında yürüdüğü adamdı, kocası veya sevgilisi. Belki sadece önüne kadın yıkılmış soğukkanlı biri. Yürüdükçe, sağlı sollu gidip gelen kalabalıklar ve dünyayı hastalık gibi sarmış markalar, ucuz satış ilanları, kafelerde oturanlar kasvetimi artırdı.

Katedralin duvarlarında da ilanlar vardı. Ağır kapıları iterek içeri girdim ve bir başka kalabalıkla karşılaştım. İnsan boyundan uzun demir parmaklıklar sıraların olduğu bölüme girmeyi engelliyordu. Turistlere, kapılarla demir parmaklıklar arasında küçük bir alan ayrılmıştı. Sağda birkaç dua sırası vardı. Orada bazıları kürsünün olduğu yere değil kilisenin sağına bakarak dua ediyordu.

İçimdeki kasvet derinleşti. Katedral tapınak olmaktan çıkmış herhangi bir turistik mekan olmuştu.

Müzeye kadar yürüyüp Breugel’leri görmek niyetindeydim ama vazgeçtim. Taksi durağına yürüdüm. En öndeki taksiye bindim ve otelin adını verdim. Bu şehir artık bana göre değil. Onu eskiden gördüğüm gibi görmemiş, ilk defa şimdi olduğu gibi gören ve seven insanların oldu. Belki artık hiçbir şehir bana göre değil.

Belki de kentlerden ve kalabalıklardan tamamen vazgeçmenin zamanı geldi. Faroe adalarına gitmeliyim, okyanusların ücra yerlerine, rüzgarların estiği dağlara, yorgun balıklarla çevrili denizlere, bitmeyen yağmurlara.