14 Temmuz 2012 Cumartesi

Deniz yatak, su yorgan

Karakum
Elli kadar kulaç atıp yüzümü karaya çevirince kumsalda, ayakta sohbet eden Rus kadınları ve çevrelerinde oynayan çocukların yanına, biri erkek diğeri kadın, iki kişinin geldiğini gördüm.
Yüz yüze, yakın duruyorlardı. Adam tişörtünü sonra cinini çıkardı ve mayosuyla... Hayır, donuyla kaldı. Kadın cininin düğmesini çözdü ve eli düğmesinde durdu. Adam ona, o adama bir şeyler bir şeyler söylüyordu.
Buraya daha çok çalışan insanların aileleri gelir. Giyinik suya giren kadınlar ve kızlar var. Kadın bunlardan biri midir, diye düşünürken cinini indirip çıkardı ve yere attı. Altından beyaz külotu çıktı. Sırtını denize döndü. Adam ona bir şeyler söylemeye devam etti. Kadın yüzünü tekrar denize döndü ve tişörtünü çıkardı ve sutyen, külotla kaldı. El ele tutuşup denize girdiler.
Acayiplikler bitmiyor, diye düşündüm. Kimisi giyinik girer, kimisi sutyen don.
Bikinili, boneli bir kadın kayalardan yavaş yavaş suya girdi ve acelesiz kulaçlarla olduğum yere doğru yüzmeye başladı. Bazen, kadınlar, hiçbir şey yapmadan yakınlarında bulunmamanızı istediklerini size hissettirir. Ona yer açmak için birkaç kulaç atıp yolunun üzerinden uzaklaştım.
Yüzümü tekrar karaya dönünce iç çamaşırlı kadınla erkeğin dört beş adım yürüdükten sonra kayalara yakın bir yerde duruyor olduklarını gördüm. Denizde sevişen insanların pozisyonunu almışlardı. Kumların üzerinde Rus kadınları, sırtları onlara dönük, konuşmaya, çocukları çevrelerinde yüzüp oynamaya devam ediyordu.
Kadınla erkek bir süre sonra ayrıldı. Kadın eliyle erkeğin yüzüne dokundu. El ele tutuşup dışarı çıktılar. Deniz yatak imiş gibi içine girmişler, suyu yorgan gibi üzerlerine çekip sevişmişlerdi.
Dışarı çıkar çıkmaz elbiselerini ıslak iç çamaşırlarının üzerine giydiler. Erkek ayakkabılarını giydi. Kadın suya girip ayaklarını yıkadı. Erkek ayakları yeniden kumlanmasın diye onu kucağına alıp merdivenlere götürdü. Kadın, ayakkabılarını onun kucağında iken giydi ve ayağa kalktı. El ele tutuşup merdivenleri tırmandılar. Arabaya binerler sandım ama yanıldım. Sıcak öğle güneşinin altında, yavaş yavaş yürüyüp arabaları geçtiler ve toprak yolda görünmez oldular.
Harika, diye düşündüm. Başka yerleri olmadığı için denize gelmişler, utanmadan sevişmişler, sevişmeleri biter bitmez gitmişlerdi. Denizden, onları gizlemek dışında istekleri yoktu. Muhtemelen ikisi de yüzme bilmiyordu. Yüzmeye çalışmamışlardı bile.
Yanımdan şarıltılarla birisi geçti. Bu her gün koyu bir uçtan bir uca yüzen yaşlı Almandı. İki kulaçtan sonra, az saçlı başını sudan çıkarıyor, ağzıyla sesli bir biçimde hava alıp veriyordu. Bir fok balığı kadar rahat, denizden kayaların üzerine çıktı ve dikildi. Yaşı belirsiz bikinili, boneli kadın ayakta onu bekliyordu. Çantasından bir havlu çıkartıp uzattı. Adam kurulandı. Kayaların üzerinde yavaş yavaş yürüyerek, konuşmadan park yerine yöneldiler.
Koyun diğer ucuna doğru yüzmeye başladım. Su serin ve sakindi. Denizle, dağla, kumla, kumdaki kadınlar ve çocuklarla beraber güneşin yakıcı aydınlığında idim ve hepimiz, bu aydınlıkta ocak kenarı bulmuş bir kedi kadar rahattık.

7 Temmuz 2012 Cumartesi

YERE DÜŞEN KADIN

VİYANA
Çaycıdan, Mozart Cafe’de kahve içip Sacher Torte yedikten, kitap okuduktan ve garsonla muhabbet ettikten sonra hesabı ödedim ve kalabalık caddeden St Stevens Katedrali’ne doğru yürümeye başladım. Sıcakta cadde, dünyanın herhangi başka bir şehrinde satın alınabilecek markaları satan dükkanlarla ve dünyanın herhangi bir başka başkentinde görülebilecek turistlerle doluydu. Yıllarca önce bir Avusturyalı kadının peşinden geldiğim sakin, yaşlılarla dolu şehir kalabalıklaşmıştı.

Birdenbire karşıdan gelen kadın yanımdan geçerken yere düştü. Başının sekiye çarpışının sesini dudum. Vücudu kasıldı, titremeye başladı. Titreyen kollarının adaleleri ağır bir şeyi sımsıkı kavramış yukarıya kaldırmaya çalışıyormuş gibi kasılmıştı. Başı geriye doğru kaykılmıştı. Gözleri kapalıydı. Dişleri sıkılmıştı.

Tertemiz, şık giyimli, makyajlı ve çok gençti. Belki yirmilerinde. Çantası hala kolundaydı. Belli ki herkes gibi o da öğleden sonranın keyfini çıkarmak için buralara gelmiş, beklemediği bir anda bir nöbete yakalanmıştı.

Caddelerde yürüyen, gülen, el ele tutuşan, dükkanlara girip çıkan, vitrinlere bakan, kahvelerde oturan binlerce insan vardı. Bir tek o yere uzanmış, cereyana yakalanmış gibi sarsılıyordu. İçimde inanılmaz, tarif edilemez bir kasvet duydum ve dehşetli bir acıma duygusu. Yaşam sevincim, anında, avcı görmüş keklik sürüsü gibi yok oldu. Bakmaya devam edemedim. Başımı çevirip, ona bakmamaya kendimi zorlayarak, yoluma devam ettim. Orada dursaydım başım dönecek ben de yere düşecekmişim gibi geldi bana. Kadının başında bir adam vardı arkamda kalmaya başladıkları zaman ve bir başka adamla konuşurken cep telefonunun düğmelerine basıyor, belki bir ambulans çağırıyordu. Daha önce bu durumla karşılaşmış gibiydi, belki de düşmeden önce kadının yanında yürüdüğü adamdı, kocası veya sevgilisi. Belki sadece önüne kadın yıkılmış soğukkanlı biri. Yürüdükçe, sağlı sollu gidip gelen kalabalıklar ve dünyayı hastalık gibi sarmış markalar, ucuz satış ilanları, kafelerde oturanlar kasvetimi artırdı.

Katedralin duvarlarında da ilanlar vardı. Ağır kapıları iterek içeri girdim ve bir başka kalabalıkla karşılaştım. İnsan boyundan uzun demir parmaklıklar sıraların olduğu bölüme girmeyi engelliyordu. Turistlere, kapılarla demir parmaklıklar arasında küçük bir alan ayrılmıştı. Sağda birkaç dua sırası vardı. Orada bazıları kürsünün olduğu yere değil kilisenin sağına bakarak dua ediyordu.

İçimdeki kasvet derinleşti. Katedral tapınak olmaktan çıkmış herhangi bir turistik mekan olmuştu.

Müzeye kadar yürüyüp Breugel’leri görmek niyetindeydim ama vazgeçtim. Taksi durağına yürüdüm. En öndeki taksiye bindim ve otelin adını verdim. Bu şehir artık bana göre değil. Onu eskiden gördüğüm gibi görmemiş, ilk defa şimdi olduğu gibi gören ve seven insanların oldu. Belki artık hiçbir şehir bana göre değil.

Belki de kentlerden ve kalabalıklardan tamamen vazgeçmenin zamanı geldi. Faroe adalarına gitmeliyim, okyanusların ücra yerlerine, rüzgarların estiği dağlara, yorgun balıklarla çevrili denizlere, bitmeyen yağmurlara.

6 Temmuz 2012 Cuma

Gülnar’ın bahçe rehberi

Kendi bahçesinde çiçek veya sebze yetiştirmek kadar insana zevk veren az şey var. Birçok insan, toprağa basamadığı, bu zevkten mahrum olduğu için mutsuzdur ama nedenin bu olduğunun farkında bile değildir.
Toplayarak ve avlanarak yaşayan atalarımızdan uzaklaştıkça mutsuzluğa ve yıkıma yaklaşıyoruz. Uygarlığın, gıdaya ve eğlenceye kolay ulaşımın, dükkanlarında her şeyin bulunduğu kentlerin bedeli çok büyük.
Gülnar Önay İstanbul’da sanat galerisi yönetirken bu bedeli ödemekten bıkıp kaçtı. 1996’da Bodrum’a yerleşti. Kendini bahçe işlerine verdi. İşin ehli olduktan sonra bahçe konularında kitap yazmaya başladı. Çoğu, bir zamanlar kendisinin de olduğu gibi yeni başlayanlara yol gösteren bu kitapların sonuncusu yeni çıkan Organik Bahçe Rehberi’dir.(*)
Kitap, benim gibi, yapay gübre, kimyasal ilaç ve genetiği değiştirilmemiş tohum kullanmadan sebze yetiştirmek isteyenler ama bunu nasıl yapacağını bilmeyenler için çok iyi bir rehber.
Başlangıç bölümünde, dikimin yapılacağı yerdeki iklim, toprak özellikleri, toprağın nasıl zenginleştirileceği, bahçeye yararlı yaratıkların nasıl çoğaltılacağı anlatılıyor. Son bölümde ise sebze ve otlar teker teker ele alınmakta, amatör bahçeciye faydalı bilgiler verilmektedir.

Bol resimli kitap, anlaşılması kolay bir dille, domatesten enginara, biberiyeden kişnişe, birçok mutfak sebze ve otun nasıl yetiştirileceğini anlatıyor. Ve yararlı tüyolar veriyor. Bunlardan biri “Sebze bahçenize ihtiyacınız kadar bitki dikin,”dir. Yoksa, birdenbire ne yapacağınızı bilemediğiniz miktarda kabak veya patlıcan sahibi olabilirsiniz.
Ama ihtiyacınız kadar bitki nedir? Bunu yazmıyor, maalesef. Ölçüyü tutturamayan benim gibileri için bu bilgi çok yararlı olabilirdi.
Eksik ya da gerektiği kadar ayrıntılı olmayan bir başka bilgi, dikim zamanıdır. “Bulunduğunuz yöreye göre kuzeyden güneye doğru, mayıs nisan ayları dikilir,” yeteri kadar spesifik değil. Örneğin, Akdeniz bölgesinde domates hangi ay dikilmeli? Eğer ürün toplama süresini uzatmak istersem, hangi zaman aralıklarıyla dikim yapmalıyım? Bu bilgiler bölgelere, hatta illere göre, tablo halinde verilse çok yararlı olurdu.
Ama en büyük eksiklik endeks olmamasıdır. İnkılap gibi eski bir yayınevinin bu kitabı endekssiz basması affedilir bir ihmal değil.
Umarım bu eksiklik, birçok baskı yapacağından emin olduğum kitap yeniden matbaaya gönderilmeden giderilir.
Bunun dışında, ellerini toprakla kirletmek, mutfağında işini kendi görmek isteyenler için mükemmel bir başlangıç.
(*) Yeni Başlayanlar İçin Organik Sebze Bahçesi: Organik Bahçe Rehberi. Gülnar Önay. İnkılap.