21 Haziran 2012 Perşembe

Ondan vatanını almışlardı

Ozanköy
Öğleden sonra sıcağında bahçedeki nar ağacının üstünde ağustos böcekleri ötüyordu. Haziran sonu. Demek haziran sonunda çıkıyorlar.
Nar, selvi, badem ve zeytin ağaçlarının arkasında köyden davul-zurna sesleri geliyordu. Sünnet mevsimi başlamıştı. Birkaç gün önce bahçe kapısının altından atılan sünnet davetiyesindeki suratı asık çocuk resmi geldi aklıma. Askeri beyaz şapkası, kurdelesi, beyaz üniforması ve gömleğiyle, çocuk, canı sıkkın, gaddar bir Afrikalı diktatöre benziyordu. Demek bu akşam sünnet olacaktı. Köyde at üstünde dolaştırılıyor olmalıydı.
Elimdeki hortumdan kabakların kökündeki sıcak toprağa su fışkırtınca burnuma toprak, bitki ve gübre karışımı bir koku geldi. Burnum sancıdı. Bütün suların anası suyun topraktan çıkardığı kokudur. Telefon çaldı. Israrcı sesiyle beni sorunlar dünyasına çağırdı, aniden gelen felaketlerin eşiğine.
“Sipa ajansından Zafer’in arkadaşıyım,” dedi telefondaki tanımadığım erkek sesi. “Sizi arayabileceğimi söyledi. Bir sorunum var.”
Ses çok yakından geliyordu.
“Türkiye’de aleyhime dava var. Danimarka vatandaşlığına geçtim. Burada mimarlık yapıyorum. Türkiye’ye dönersem gözaltına alınabilirim. Yaz tatilimi Kıbrıs’ta geçirmek istiyorum. Türkiye’ye yakın ne de olsa. Bir sorun çıkar mı acaba?”
Türkiye ile Kıbrıs arasında suçluların iadesine dair bir anlaşma imzalanacak yakında, dedim. Riskli olabilir.
“Müdahaleden sonra kaçtım. İşkenceler başlayınca birkaç açık oturumda işkence aleyhine konuştum. Vatandaşlıktan attılar. Hakkımda dava açtılar. Dava dosyası kayboldu. Ama ben nerede olduğunu biliyorum. Tarsus doğumluyum. Orada.”
Havaalanındaki pasaport polislerinin önünde içinde aranan kimselerin isimlerinin yazıldığı alfabetik kartlar var. Kıbrıs’a girip çıkan insanların isimlerini bu kartlardaki isimlerle karşılaştırıyorlar. Başlangıçta yirmi-otuz kart vardı. On yıl sonra yüzlerce isimlik kart birikti.
“Danimarka pasaportum var. Gene bir şey olur mu?”
İsminizi değiştirdiniz mi, diye sordum.
“Hayır.”
Riskli olur.
Telefon numarasını verdi.
“Danimarka’dan bir şey isterseniz beni arayın.”
Ben telefondayken misafirler gelmişti. Açık pencereden onlara baktım. Dutun altındaki mermer masanın çevresinde içkilerini yudumluyorlar ve konuşuyorlardı. Yüzleri güneş yanığıydı. Sağlıklı ve neşeliydiler. Mavi gökyüzünde kırlangıçlar uçuşuyordu. Hafif bir rüzgâr ağacın dallarını oynatıyor, gül fidanlarını sallıyordu. Danimarka’daki adam böyle bir gökyüzüne böyle bir rüzgâra hasretti.
Telefonu kapatınca ne düşünmüştü acaba? Kıbrıs’a bile gidemeyecekti. Hapisten, işkenceden kurtulmuştu ve belki de iyi para kazanıyordu ama vatanına hasretti. Ondan vatanını almışlardı.
***
Notlarımın arasından çıkardığım, yayımlanmamış bu yazının tarihi 29 Haziran 1990’dır. Fethullah Gülen’in sürgün haberini yazarken aklıma geldi. Ne olmuştu acaba o adama? Onun gibi kaç kişi vardı? Bu günkü yönetimin şerrinden, ne olur ne olmaz diye kaç kişi yurtdışına kaçmıştı?
Keşke Erdoğan’ın “Bu sıla hasreti artık bitmelidir... Gurbette olup, şu vatan topraklarının hasreti içerisinde olanları aramızda görmek istiyoruz’’ sözleri sadece Gülen’i kapsayan, kişiye özel bir davetiye olmasaydı.