23 Haziran 2012 Cumartesi

Başım dağ saçlarım kardır

Erken bir saatte, gecenin artık serinletmediği bir Akdeniz kentinin havuzunun başında duruyorum. Suda küçük bir böcek debeleniyor. Ayağımı suya sokup parmaklarımın üzerine alıyorum onu ve karaya bırakıyorum. Benden başka kimse yok. Neden olduğum yerlerin çoğunda benden başka kimse yok? 

Başım dağ saçlarım kardır, Deli rüzgarlarım vardır, Ovalar bana çok dardır, Benim meskenim dağlardır dağlar(*) 

Neden? Bir gün araştırmalıyım. İncelenmemiş bir hayat yaşamaya değmez olduğuna göre. Palmiyeler kıpırtısız. Güneş yatakları boş. Şemsiyeler açık ve müşterisiz. Havuzun içindeki taburelere oturularak servis alınan bar kapalı. Apartmanların balkonlarında kimse yok. Sırtüstü bırakıyorum kendimi. Su ne sıcak ne soğuk. Ayaklarımı çırpıp kulaç atmak geceleyin hareketsiz kalan vücuduma keyif veriyor. Açık bir pencereden bir çarşaf sarkıyor. Kulaç atarak, artan bir zevkle, bir o yöne bir bu yöne gidiyorum.

Deniz otelin beş on metre ilerisinde ama girilmiyor. Sorduğumda, resepsiyondaki kişi “Müsait değil,” demişti. Balkondan bakınca bulanık suda beyaz plastik cisimlerin yüzdüğünü görmüştüm. Her denizin bir adı olduğu için deniz deyince birbirinde bağımsız sulardan bahsediyoruz gibi oluyor. Ama tek bir su parçası var ve yeryüzünün yüzde yetmişten fazlasını kapsıyor.

Apartmanın balkonunda gecelikli bir kadın belirdi ve çamaşır toplamaya başladı. Lacivert bir çocuk tişörtünü havaya kaldırdı, inceledi, özenle katladı.

Müsait değil, dedi adam, çünkü pis demek istemedi. Yüz binlerce kişinin sahilinde yaşadığı ve bu suyu içine girilmez hale getiren insanlar, deniz manzaralı ev almak için ekstra para ödeyenler, akşam üzeri serinlemek için uzun sahil yolunda piyasa yapanlar, bu konuda ne düşünüyorlar? Hiç akıllarına geliyor mu dünyanın neredeyse dörtte üçünün bir lağım olduğu? Boş balkonları, kapalı balkon kapılarıyla buradan otel dama tahtasına beziyor. Bir Japon çıkıyor alt katlardan birinin balkonuna, dirseğini balkonun demirine dayayıp havuzu seyrediyor. İki tombul çocuk geliyor, arkalarında tenis hocalarıyla. Önde yürüyen ve diğerinden daha büyük olanı yavaş bir sesle hocasına bir şeyler söylüyor, o da gülümsüyor. Çocuğun sesinde, ne derse desin dinleyenin tebessümle kabullenmek zorunda olduğunu bilen insanların yarı alaycı, yarı hakir gören tonu var.

Geçip gidiyorlar.

Yükselen güneş gözüme giriyor.

Kırk beş dakika kadar suda kulaç attıktan sonra çıkıyorum. Benim böcek, bu defa, nasıl yaptıysa, sırt üstü olmuş, düzelmek için debelenip duruyor. Çevresinde meraklı karıncalar dolaşıyor.

“Geçmiş olsun, kardeş...” diyor biri.

Bir diğeri öğüt veriyor. “Ha gayret. Sola doğru debelen, sola doğru. Az daha olacak...” Üçüncüsü: “Yardım etmek isterdik hocam, ama seni kaldıramayız...” “Geberseydim çeke çeke götürecektiniz,” diye homurdanıyor, böcek, debelenmeye devam ederek. “İki yüzlü deyyuslar.” Çömelip onu ters çeviriyorum. Şaşkınlıkla sağa sola bakıyor, bu mucizeyi neye borçlu olduğunu anlamak için.

“Hiç durma,” diyorum. “Git kendini gene havuza at.” Ve otele doğru yürüyorum.

Üff! Peki! Konuşmalarını duymadım. Uydurdum. Bu sıcakta! Allah Allah!

(*) Sabahattin Ali