30 Haziran 2012 Cumartesi

İrem Barutçu’nun Nail’i

Türkiye’de iktidar adamı yakar. Onu yakalamak isteyenler, yakalayanlar, onu kullanarak zengin olanlar, onu kullananlara hizmet ederek yaşayanların geleceği belirsizdir. Bu gerçek Ertuğrul Gazi Söğüt’e yerleştiğinden beri değişmedi ve değişmeyecek.
Nedeni de hiç değişmedi. Türkiye hiçbir zaman bir hukuk devleti değildi ve olmadı. İktidardakiler yasalara tabi değildir. Yasalar iktidardakilere tabidir. Yargı kisvesi altında yargısız infaz normdur.
Keçili ailesi de Türk milletine bir türlü anlayamadığı bu gerçeği zorla anlatmak için, üç kuşaktır yanıyor.
Bu yanışın öyküsü Türkiye’nin en iyi araştırmacı biyografi yazarı olduğu kesin olan İrem Barutçu’nun yeni kitabında(*) ilk defa anlatılıyor.
Yıldırım aynı yere üç defa düşmez derler ama Keçililerin üstüne düştü.
Keçili ailesinin tarih sahnesine çıkan ilk ferdi olan Yenibahçeli Nail yıkılışın kaos yıllarında İttihat ve Terakkici, komitacı oldu, Osmanlı’nın MİT’i olan Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucularındandı. Bin bir macera yaşadı. Atatürk’ü öldürmek amaçlı İzmir suikastına karıştığı iddiasıyla yargılandı ve 1926’da Ankara’da asıldı. Bu asılışın öyküsü kitabın en dramatik bölümlerinden biridir.
Onun kadar dramatik olan kurulan mahkemenin yargı tarihimizin en utanç verici örneklerinden biri olmasıdır. Mahkemenin hapis kararına itiraz eden iki kişiyi yargıç birkaç dakikada idama mahkzm etti ve darağacına yolladı.
Yenibahçeli’nin oğlu Nadir Nail (1907-1961) müteahhit oldu. Büyük paralar kazandı ve o zamanların en güzel kızlarından biri ile evlendi. Bir süre, Eczacıbaşı, Dinçkök, Polatkan gibi ailelerin kaldığı Şişli’deki Çiftkurtlar apartmanında masal gibi bir hayat yaşadı.
Nadir Nail Demokrat Partili idi ve şimdiki birçok müteahhit gibi, birçok ihaleyi iktidara yakınlığını kullanarak alıyordu. DP 1960’ta devrilince askeri rejim tarafından iflas ettirildi. Karısı onu terk etti, ortağı onu dolandırıldı, borçlarını ödeyemez oldu. Bir sabah ipi boynuna geçirip intihar etti.
Cenazede, daha sonra Türk reklam aleminin imparatoru olacak olan oğlu 13 yaşındaki Nail’in pabuçlarını çaldılar. Çocuk, Şişli’deki eve taziyeye gelen yaşlı bir kadının masadaki gümüş sigara tablasını alıp cebine attığını gördü. Sert üvey babanın evine taşındı ve çok geçmeden okulu bırakıp iş hayatına atıldı.
Nail Keçili sektörün yarıdan fazlasını elinde tuttuğu reklamcılıktan büyük bir servet kazandı. Uçaklar, yatlar, yazlıklarla göze kıskanılan bir zengin hayatı yaşamaya başladı. Playboy patronu Hugh Hefner gibi güzel mankenlerle çevrili idi. Cumhurbaşkanlarının, başbakanların, gazete patronlarının dostu oldu. Yıkılışını hazırlayan da bu oldu. Tansu Çiller’in reklamcısı olunca ANAP’lıları kızdırdı ve muhtemelen bu yüzden, 2001’de kendini banka soygunlarına karıştığı iddiasıyla dedesinin asıldığı hapiste buldu. Babası gibi her şeyini kaybetti.
Nail Keçili bütün davalardan beraat etti ama devlet ne ona servetini iade edecek ne de itibarını.
Barutçu’nun beş yıllık titiz bir araştırma ürünü olan kitabı sadece üç talihsiz hayata değil Türkiye’nin üç talihsiz dönemine de ışık tutuyor.
Benzersiz bir öykü, benzersiz bir kitap.
(*) NAİL Keçili Ailesi’nin Üç Kuşak Trajik Öyküsü/ Destek Yayınevi

23 Haziran 2012 Cumartesi

Başım dağ saçlarım kardır

Erken bir saatte, gecenin artık serinletmediği bir Akdeniz kentinin havuzunun başında duruyorum. Suda küçük bir böcek debeleniyor. Ayağımı suya sokup parmaklarımın üzerine alıyorum onu ve karaya bırakıyorum. Benden başka kimse yok. Neden olduğum yerlerin çoğunda benden başka kimse yok? 

Başım dağ saçlarım kardır, Deli rüzgarlarım vardır, Ovalar bana çok dardır, Benim meskenim dağlardır dağlar(*) 

Neden? Bir gün araştırmalıyım. İncelenmemiş bir hayat yaşamaya değmez olduğuna göre. Palmiyeler kıpırtısız. Güneş yatakları boş. Şemsiyeler açık ve müşterisiz. Havuzun içindeki taburelere oturularak servis alınan bar kapalı. Apartmanların balkonlarında kimse yok. Sırtüstü bırakıyorum kendimi. Su ne sıcak ne soğuk. Ayaklarımı çırpıp kulaç atmak geceleyin hareketsiz kalan vücuduma keyif veriyor. Açık bir pencereden bir çarşaf sarkıyor. Kulaç atarak, artan bir zevkle, bir o yöne bir bu yöne gidiyorum.

Deniz otelin beş on metre ilerisinde ama girilmiyor. Sorduğumda, resepsiyondaki kişi “Müsait değil,” demişti. Balkondan bakınca bulanık suda beyaz plastik cisimlerin yüzdüğünü görmüştüm. Her denizin bir adı olduğu için deniz deyince birbirinde bağımsız sulardan bahsediyoruz gibi oluyor. Ama tek bir su parçası var ve yeryüzünün yüzde yetmişten fazlasını kapsıyor.

Apartmanın balkonunda gecelikli bir kadın belirdi ve çamaşır toplamaya başladı. Lacivert bir çocuk tişörtünü havaya kaldırdı, inceledi, özenle katladı.

Müsait değil, dedi adam, çünkü pis demek istemedi. Yüz binlerce kişinin sahilinde yaşadığı ve bu suyu içine girilmez hale getiren insanlar, deniz manzaralı ev almak için ekstra para ödeyenler, akşam üzeri serinlemek için uzun sahil yolunda piyasa yapanlar, bu konuda ne düşünüyorlar? Hiç akıllarına geliyor mu dünyanın neredeyse dörtte üçünün bir lağım olduğu? Boş balkonları, kapalı balkon kapılarıyla buradan otel dama tahtasına beziyor. Bir Japon çıkıyor alt katlardan birinin balkonuna, dirseğini balkonun demirine dayayıp havuzu seyrediyor. İki tombul çocuk geliyor, arkalarında tenis hocalarıyla. Önde yürüyen ve diğerinden daha büyük olanı yavaş bir sesle hocasına bir şeyler söylüyor, o da gülümsüyor. Çocuğun sesinde, ne derse desin dinleyenin tebessümle kabullenmek zorunda olduğunu bilen insanların yarı alaycı, yarı hakir gören tonu var.

Geçip gidiyorlar.

Yükselen güneş gözüme giriyor.

Kırk beş dakika kadar suda kulaç attıktan sonra çıkıyorum. Benim böcek, bu defa, nasıl yaptıysa, sırt üstü olmuş, düzelmek için debelenip duruyor. Çevresinde meraklı karıncalar dolaşıyor.

“Geçmiş olsun, kardeş...” diyor biri.

Bir diğeri öğüt veriyor. “Ha gayret. Sola doğru debelen, sola doğru. Az daha olacak...” Üçüncüsü: “Yardım etmek isterdik hocam, ama seni kaldıramayız...” “Geberseydim çeke çeke götürecektiniz,” diye homurdanıyor, böcek, debelenmeye devam ederek. “İki yüzlü deyyuslar.” Çömelip onu ters çeviriyorum. Şaşkınlıkla sağa sola bakıyor, bu mucizeyi neye borçlu olduğunu anlamak için.

“Hiç durma,” diyorum. “Git kendini gene havuza at.” Ve otele doğru yürüyorum.

Üff! Peki! Konuşmalarını duymadım. Uydurdum. Bu sıcakta! Allah Allah!

(*) Sabahattin Ali

21 Haziran 2012 Perşembe

Ondan vatanını almışlardı

Ozanköy
Öğleden sonra sıcağında bahçedeki nar ağacının üstünde ağustos böcekleri ötüyordu. Haziran sonu. Demek haziran sonunda çıkıyorlar.
Nar, selvi, badem ve zeytin ağaçlarının arkasında köyden davul-zurna sesleri geliyordu. Sünnet mevsimi başlamıştı. Birkaç gün önce bahçe kapısının altından atılan sünnet davetiyesindeki suratı asık çocuk resmi geldi aklıma. Askeri beyaz şapkası, kurdelesi, beyaz üniforması ve gömleğiyle, çocuk, canı sıkkın, gaddar bir Afrikalı diktatöre benziyordu. Demek bu akşam sünnet olacaktı. Köyde at üstünde dolaştırılıyor olmalıydı.
Elimdeki hortumdan kabakların kökündeki sıcak toprağa su fışkırtınca burnuma toprak, bitki ve gübre karışımı bir koku geldi. Burnum sancıdı. Bütün suların anası suyun topraktan çıkardığı kokudur. Telefon çaldı. Israrcı sesiyle beni sorunlar dünyasına çağırdı, aniden gelen felaketlerin eşiğine.
“Sipa ajansından Zafer’in arkadaşıyım,” dedi telefondaki tanımadığım erkek sesi. “Sizi arayabileceğimi söyledi. Bir sorunum var.”
Ses çok yakından geliyordu.
“Türkiye’de aleyhime dava var. Danimarka vatandaşlığına geçtim. Burada mimarlık yapıyorum. Türkiye’ye dönersem gözaltına alınabilirim. Yaz tatilimi Kıbrıs’ta geçirmek istiyorum. Türkiye’ye yakın ne de olsa. Bir sorun çıkar mı acaba?”
Türkiye ile Kıbrıs arasında suçluların iadesine dair bir anlaşma imzalanacak yakında, dedim. Riskli olabilir.
“Müdahaleden sonra kaçtım. İşkenceler başlayınca birkaç açık oturumda işkence aleyhine konuştum. Vatandaşlıktan attılar. Hakkımda dava açtılar. Dava dosyası kayboldu. Ama ben nerede olduğunu biliyorum. Tarsus doğumluyum. Orada.”
Havaalanındaki pasaport polislerinin önünde içinde aranan kimselerin isimlerinin yazıldığı alfabetik kartlar var. Kıbrıs’a girip çıkan insanların isimlerini bu kartlardaki isimlerle karşılaştırıyorlar. Başlangıçta yirmi-otuz kart vardı. On yıl sonra yüzlerce isimlik kart birikti.
“Danimarka pasaportum var. Gene bir şey olur mu?”
İsminizi değiştirdiniz mi, diye sordum.
“Hayır.”
Riskli olur.
Telefon numarasını verdi.
“Danimarka’dan bir şey isterseniz beni arayın.”
Ben telefondayken misafirler gelmişti. Açık pencereden onlara baktım. Dutun altındaki mermer masanın çevresinde içkilerini yudumluyorlar ve konuşuyorlardı. Yüzleri güneş yanığıydı. Sağlıklı ve neşeliydiler. Mavi gökyüzünde kırlangıçlar uçuşuyordu. Hafif bir rüzgâr ağacın dallarını oynatıyor, gül fidanlarını sallıyordu. Danimarka’daki adam böyle bir gökyüzüne böyle bir rüzgâra hasretti.
Telefonu kapatınca ne düşünmüştü acaba? Kıbrıs’a bile gidemeyecekti. Hapisten, işkenceden kurtulmuştu ve belki de iyi para kazanıyordu ama vatanına hasretti. Ondan vatanını almışlardı.
***
Notlarımın arasından çıkardığım, yayımlanmamış bu yazının tarihi 29 Haziran 1990’dır. Fethullah Gülen’in sürgün haberini yazarken aklıma geldi. Ne olmuştu acaba o adama? Onun gibi kaç kişi vardı? Bu günkü yönetimin şerrinden, ne olur ne olmaz diye kaç kişi yurtdışına kaçmıştı?
Keşke Erdoğan’ın “Bu sıla hasreti artık bitmelidir... Gurbette olup, şu vatan topraklarının hasreti içerisinde olanları aramızda görmek istiyoruz’’ sözleri sadece Gülen’i kapsayan, kişiye özel bir davetiye olmasaydı.

9 Haziran 2012 Cumartesi

Bu yazı ona bir dua olsun

Tık, tık, tık. Sesi, ilk defa, eve taşındıktan birkaç gün sonra, ezan sesiyle uyandığım bir sabahın alacakaranlığında duydum. Ahşap bir şeyin düzenli aralıklarla asfalta vurulmasının çıkardığı, daha önce duymadığım, yumuşak, acelesiz bir ses, sessiz sokaktan yükselip üçüncü kattaki yatak odasının açık penceresinden içeri girdi. Yaklaştı, uzaklaştı, duyulmaz oldu. Sabahleyin beşte cep telefon alarmının çalmasıyla uyanıyorum. Duş alıp tıraş oluyorum, kahvaltı yapmadan sokağa çıkıyorum.
Tık, tık, tık.
Ses köşenin arkasından geliyor. Arabanın kapısını açarken, merakla o yöne bakıyorum. Cüce denebilecek kadar kısa ve kambur bir adam görünüyor. Kayık gibi yalpalayarak ilerlerken yere vurduğu bastonuyla tık tık tık sesler çıkarıyor.
Caddeden aşağı, Boğaz’a ya da ters istikamete tepeye doğru yürürken ona çok defa rastladım. Dik başlı bir inatla iki yanı çınarlı yolun ortasından yürür, kenara çekilmesini isteyen korna seslerine bastonu kılıç gibi sallayarak cevap verirdi. Bir süre inatla yolun ortasından yürüdükten sonra kenara çekilir yüzünü arabaya çevirir ve hiddetle söylenirdi.
O da beni gördü. “Beni kahveye kadar götür be,” dedi yumuşak bir sesle. Kahve olduğumuz yerden yüz metre kadar ilerideydi. Başımı salladım. Arabayı, yürümeden içine girecek şekilde ona yaklaştırdım, çıkıp kapıyı açtım. Koltuğa oturdu. Bastonunu bacaklarının arasına yerleştirdi.
“Evin nurla dolsun, hayatın uzun olsun,” dedi. “Allah seni çocuklarına muhtaç etmesin.”
Kent geceleyin uyumak, sabahleyin uyanmak istemiyor. Çok geçmeden aksi, acul, patırtılı, öfkeli, mutsuz bir trafikle dolacak yol, nehir gibi akan Boğaz, boş.
“Ezandan sonra uyuyamıyorum.
“Anneciğim öldüğünden bu yana yalnız yaşıyorum. Çocukken menenjit geçirdim Altmış beş yaşındayım.” Durdu. “Uzun ömür vermesin,” dedi.
Bu saatte kahvede ne yapacaksınız, diye sordum.
“Kahvecinin oğlu öldü. On sekiz yaşında. Onu teselli ediyorum.”
Kahvenin önünde durdum. Pis camların arkasında masalar boştu. Kahveci, arkası sokağa dönük, ocakta duruyordu. Kapısını açtım. “Sağ ol be,” diyerek indi. “Sen benden uzun yaşayacaksın. Dedi dersin.”
İki dakikada, sokakta bastonunu kılıç gibi sallayan nemrut adam gitmiş yerine yumuşak, gamlı bir adam gelmişti. Hep böyle olur. İnsanlarla biraz konuşunca, onlarla ilgili izlenimlerimiz değişir, sandığımızdan değişik olduklarını anlarız.
Sonradan, manavdan öğrendim. Yalnız yaşamıyordu. Annesi öldükten sonra ablası ailesiyle birlikte ona taşınmıştı. O onları, onlar onu sevmiyordu. Bir an önce ölsün, ev onlara kalsın istiyorlardı. Çocuklarına muhtaç değildi, çünkü evlenmemiş, çocuğu olmamıştı. Ama başkalarının çocuklarına muhtaçtı. Bu yüzden vaktinin çoğunu kahvede geçiriyordu.
Kahveye, çoğunlukla, mahallede beraber büyüdüğü, onunla birlikte yaşlanan erkekler devam ediyordu. O kahveye gidip gelirken onlar okulu bitirmişler, büyümüşler, askere gitmişler, işe girmişlerdi. Âşık olmuşlar, evlenmişler, çocukları, torunları olmuştu. Mal mülk edinmişler, tatile gitmişlerdi. Onlar mahallenin önünden geçen Boğaz gibi akmışlar, o sahildeki kırık dökük banklar gibi yerinde çakılı kalmıştı.
Bastonunu arabalara değil bütün bunlara sallıyordu.
Doğru söyledi. Ben ondan uzun yaşadım.
Bu yazı ona bir dua olsun.

2 Haziran 2012 Cumartesi

Kedi tarihi

Ozanköy
On binlerce, yüz binlerce yıl önce kedi adında, zeki ama tembel, bir hayvan varmış.

Av peşinde koşmaktan yorulmuş, bezmiş. “Bu hayat zor. Çalışıp beni doyuracak bir aptal bulmalıyım,” demiş.

Bütün dünyayı dolaşmış. Hayvanları teker teker izlemeye, onu besleyecek bir yaratık aramaya koyulmuş.

Süngerler. Sürüngenler. Gerçek dokusu olmayanlar. Gerçek dokusu olanlar. Radial simetrililer. Bilateral simetrililer. Kafatassızlar. Gerçek kafataslılar. Yarı sırtipliler. Tulumlular. Olumlular.

Başı kordalılar. Çenesizler. Gerçek çeneliler. Dört üyeliler. İki yaşamlılar. Giyimli kuşamlılar. Kuşlar. Memeliler.

Geçmişler, önünden, birer birer:

Sudan nefret, olmaz balık.
İnek imkânsız, çok alık.
Fare benden akıllı.
Panda çok fena kıllı.
Gergedan çamur içinde durur.
Penguen adamı dondurur.
Aslan yakaladı mı parçalar.
Tilki sadece kendi için çalar.
Kartalın ağzı kokar.
Arı kızdı mı sokar.
Leopar beni ham yapar.
Deve ekmek getirmez eve.
Maymun gayriciddi, hayatı seks ve oyun.
Kurdun ensesi kalın, dişleri keskin.
Ayı kışı uykuda geçirir, miskin.
Koala muasır medeniyetten uzak.
Yılan pusuya yatar, sessizce kurar tuzak.
Fil ezer ve unutmaz,
Karga benden de kurnaz.
Zürafa bir sola gider bir sağa.
Denizde mi, karada mı, bilinmez kaplumbağa.

Taam ümidini kesecekken, insanı görmüş, peşine takılmış, izlemiş, gözlemiş, çok geçmeden, “Aradığımı buldum,” demiş.

“Ön ayaklarını el yapmış, dikilmiş ayağa, bütün varlık eğlenirken, mesai yapıyor, hıyar ağa! Hem çalışkan, hem ahmak, bana ondan iyi kim bakacak?” Yaltaklanmış, kaltaklanmış, kucağa oturmuş, bacağa sürünmüş, âşık rolüne bürünmüş, yalamış, tırmalamış, nazlanmış, esnemiş ve gerinmiş, fare öldürmüş ve kuş yakalamış, mır mır etmiş, miyavlamış.

Bütün hayvanlar insandan nefret eder korkarmış. İnsan, sevilmeye aç. Esrarengiz ve zarif, ağırbaşlı ve akrobatik, kedi yılışarak ona yaklaşınca, şaşırmış ve sevinmiş. Ödüllendirmek istemiş. Yemeğinden bir parça vermiş.

“Sandığımdan kolay oldu,” demiş kedi. “İnsan bu sevgi numarasını yedi.” Seslenmiş: “Kişi kişi gel kişi, var mı senin gibisi, gel boynuna bakayım, mavi boncuk takayım.” İnsan başını uzatmış. Uzatış o uzatış.

M. Münir şöyle dedi:
Almayın eve kedi,
O uyur sen çalışırsın,
Mesaiye alışırsın.

Alacaksan ille de,
Düşmeyesin zillete,
Sen uyu o çalışsın,
Mesaiye alışsın.

Yetti tembellik ve naz,
Sen de keyif çat biraz.