5 Mayıs 2012 Cumartesi

Kalabalık bir yatakta

Ozanköy
Yatağa tek başına giriyorum, ışığı söndürüyorum, gözlerimi kapatıyorum, uykuyu çağırıyorum ama onun yerine başka şeyler geliyor. İnsanlar, olaylar, melodiler, tekrarlanan kelimeler. Hayatımın insanları. Bazıları ender uğruyor, bazıları zaman zaman, bazıları sık sık. Kimin ne zaman geleceği belli değil. Nerden geliyorlar, neden geliyorlar, geliş sıralarını kim tayin ediyor?

 
Yusufçukk. Yusufçukk. Yusufçukk.
Bir odada, yuvarlak yapmış beş-altı evlenmemiş, genç kadın oturuyor, sandalyelerde. Ben dışarıda, o dar, yüksek tavanlı koridordayım. Açık kapıdan izliyorum onları. Kadınların birer memesi dışarıda. Birbirlerinin memelerine bakıp konuşuyorlar. Bu manzara bana ne ilginç geliyor, ne sıkıcı. Dört-beş yaşlarındayım. Konuşmalarından anlıyorum ki birbirlerinin memelerini karşılaştırıyorlar. “Benimki çok küçük bee,” diyor biri. Yürüyüp mutfağa, seccadeli, tespihli, beyaz yemenili, koynu enfiye tenekeli, dişsiz anneannemin yanına gidiyorum.
Balkonda, cenaze arabasını, arkasından yürüyen insanları, çiçekleri çelenkleri izleyen bir çocuk var. Ölümün ne olduğunu bilmeyen o çocuk benim. Ölümü bilmiyorum ama daha beş yaşında yalnızlık ve can sıkıntısı ustası oldum. Yeni Cami’deki evimizin yanındaki evde oturan Faik Dayı geliyor, kaldırıma oturuyor, daha önce yaptığını hiç görmediğim bir şey yapıyor. Ağlıyor. Yalya’dan Lefkoşa’ya portakal taşırken Limnidi yakınlarındaki barikatta Rum askerleri kamyonunu durdurmuş. “İndir portakalları, silah araması yapacağız,” demişler. Portakalları teker teker indirmiş, sonra yeniden yüklemiş.
Faik Dayı yorgunluktan, kızgınlıktan, çaresizlikten ağlıyor. Eşi Seniha Hanım, kızları Sergüzeşt ile Ayşe, onlar da geliyor.
İç avluda, ipte, iç çamaşırları.
“Arılarımı yiyen eşek arılarını öldür, al paraları,” diyor arıcı Hristo.
Mihalaki üç yaşında. Ben ondan bir yaş büyüğüm. Ölüyor. Ağzından köpükler geliyor, yüzü morarıyor. Annesi çığlıklarla ağlıyor. Aralarında annem de olan beyaz yemenili Türk kadınları çevresini sarıp ona dokunuyorlar. İçinde su kaynayan bir kaptan çıkan buhar açık pencereden ormana uçuyor. Kimse beni fark etmiyor. Yirmi yaşlarımdayım ve yirmi yaşlarında vücudu bembeyaz bir kadını dudaklarından öpmek için uzanıyorum. “Öpme, soğan yedim,” diyor. “Boş ver,” diyorum. Kahkahalarla gülüyor.
Yusufçukk. Yusufçukk. Yusufçukk. Güvercinlerin çağırdığı Yusuf’a ne oldu?
Çocuklarım geliyor. Bahçıvan geliyor. Jack Nicholson. Sofie Grab¯l. Caroline Proust. Norveç’in Ankara eski büyükelçisi. Hindistan’a döndükten sonra kendini bir aşrama kapatıp tövbekar olan Şanta. Lacivert ve altın ipek bir sari giyiyor. Bir elinde sigara, diğerinde viski soda, gülüyor, aralıklı dişlerini gösteriyor. Bardağının çevresinde ve ön dişlerinde ruj.
Gün doğuyor meşeden/Yar geliyor köşeden/Rengini gülden almış/Kokusu menekşeden “Bana son defa sarıl,” demişti ama yatağa giyinik girmişti, son gece, rengini gülden, kokusunu menekşeden alan İ. Yüzü ıslaktı. Tek başına girdiğim yatağın içinde şimdi bir kalabalık var. Bütün mutsuzluklar düşüncelerden gelir. Kalbim durduğunda hissettiğim olağanüstü hafiflik ve haz, beynimin düşünme külfetinden kurtulmasından mı idi? Belki ölümü harika yapan düşüncelerin olmamasıdır. “Herkes dışarı,” diyorum. “Herkes dışarı!” Yavaş yavaş düş ve gerçek iç içe geçiyor, yatak boşalıyor, uykuya dalıyorum.