26 Mayıs 2012 Cumartesi

Diyojen Büyük İskender’e ne dedi?

Feylesoflar arasında herhalde en tanınmış olanlardan biri Diyojen’dir (MÖ 404-323).
Herkes onun bir küp içinde yaşadığını, “Dile benden ne dilersin,” diyen Büyük İskender’e “Gölge etme başka ihsan istemem,” dediğini bilir. Gündüz vakti elinde lamba “Dürüst adam” aradığını da.
Ancak, her iki söz de doğru değil.
Büyük İskender, feylesofların en eksantrik ve en esprilerinden biri olan çulsuz Diyojen’e hayrandı. “İskender olmasaydım, Diyojen olmak isterdim,” dediği yazılıyor.
Diyojen için yoksunluk, aza kanaat, tevazu üst meziyetlerdi. “En çoğa sahip olan en az ile mutlu olandır,” derdi. Ve “Hiçbir şey istememek tanrıların ayrıcalığıdır, az şey istemek tanrıya yakın olanların.”
Bu nedenle, İskender’in iltifatına iltifatla cevap vermemiş, “Diyojen olmasaydım İskender olmak isterdim,” dememiştir, kesinlikle.
İskender önüne dikildiğinde söylediği de şu imiş: “Sizden istediğim tek şey kenara çekilmenizdir. Bunu yaparsanız güneşime mani olmazsınız ve bana vermeniz mümkün olmayanı benden almazsınız.”
İmiş, diyorum çünkü Diyojen, Sokrat gibi, arkasında yazılı eser bırakmadı veya bıraktıkları kayboldu. Ona ait olduğu söylenen her sözü başkalarına atfen biliyoruz.
Diyojen’in gündüz vakti elinde lamba Atina sokaklarında dolaştığı doğrudur, ama “Ne yapıyorsun” diye soranlara verdiği cevap “Dürüst adam arıyorum,” değil “Adam arıyorum” dur.
Diyojen Sinik feylesofların en ünlüsü idi. Siniklere göre tek iyi hal erdemli olma hali, iradeye hâkim olmak erdemli olmanın tek yolu idi. Diyojen, Atina’da çok sayıda erdem sahibi kişi olmadığını göstermek için gündüz vakti lamba ile dolaştı.
Diyojen Yunan kolonilerinden Sinop’ta doğdu. Bilinmeyen bir nedenle buradan sürüldü veya kaçmak zorunda bırakıldı. Atina’ya yerleşti.
“Sinoplular seni sürgüne mahkzm etti,” dendiğinde cevabı “Ben de onları oldukları yerde kalmaya mahkzm ettim,” idi.
“Nerelisin,” diye sorulduğunda “Dünya vatandaşıyım,” derdi.
Plato’ya “Diyojen nasıl biri?” diye sorulduğunda “Aklını kaçırmış bir Sokrat düşünün,” demiş.
Diyojen sıra dışı olmayı kişilik haline getirmişti. Ama deli değil değişik olmasındandı bu. Toplum kurallarına saygısı yoktu.
“Ben deli değilim, sadece kafam sizinkinden farklı çalışıyor,” derdi.
“İnsanı kendinden başka kimse incitemez,” dediğine göre arkasından konuşanları umursamıyor olmalıydı.
Bir gün bir heykelden sadaka isterken görülmüş. “Neden heykelden dileniyorsun,” diye sormuşlar. “Reddedilme antrenmanı yapıyorum,” demiş.
“Her devletin temeli gençlerinin eğitimidir,” sözü ona aittir. “Öğrenci kötü davrandığında neden öğretmeni kırbaçlamamalı?” sözü de.
“Eğitimli insan eğitimli olmayandan ne kadar üstündür,” diye sorulduğunda Aristoteles’e atfen şu cevabı verirmiş: “Sağ olanın ölüye olduğu kadar.”

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Fil ayağı ağacının altında

Ozanköy
Doğa durmadan değişiyor. Taşın üstünde oturmuş, gölgedeki ağaçların arasından gelen esintinin keyfini çıkararak, güneş içindeki tarlayı seyrediyorum.

Çatalköy’den gelen traktörcü, birkaç gün önce, her mayısta yaptığı gibi tarlayı sürdü. Ve her zaman olduğu gibi tarlanın çok taşlı olduğundan şikâyet etti, ondan başka kimsenin bu taşlı tarlada traktörünü risk etmeyeceğini söyledi ve fiyatını yükseltti.

Aslında, evin bahçesini meydana getiren yedi dönümlük bu tarlayı sürdürmek istemiyorum. Ben hiçbir şey ekmiyorum, sağa sola sokuşturulmuş birkaç soğanlı çiçek, aloe vera ve kaktüs dışında. Canı isteyen gelip, kış ve ilkbahar yağmurlarıyla büyüyor. Tohum verip kuruyor. Yürüdüğünüzde iğneli, dikenli tohumlar takılıyor çoraplarınıza, paçalarınıza ve canınızı acıtıyor.

Hiç sürülmese tarladaki çeşitler artacak. En çok çeşit hep sabanın rahatsız etmediği yerlerde olur.

Küre dağlarının kıyısında dolaşırken, yerleşim yerlerinden uzak köy mezarlarındaki bitki çeşitliliğine şaşırmıştım. Köylüler ölülerini gömdükten sonra bir daha geri dönmüyorlardı. Her biri, içinde yürümesi olanaksız birer bitki çılgını yeşilliğe dönüşmüştü. Otların ve kır çiçeklerinin altında, kuş seslerini dinleyerek, yaşlılıktan yıkılıp düşen ağaçlarla tahta mezarlar birlikte çürüyordu. Hiçbir yerde ölüler bu kadar rahat uyumuyordur, diye düşünmüştüm. Bu güzellikte kötü ruh barınamazdı.

Kendi haline bırakılsa Türkiye’nin nasıl bir yer olacağını, mezarı korkunçluğundan arıtan bu mezarlıklarda görmek mümkündü.

Ama yangın tehlikesine karşı tarlayı, istemesem de sürdürmek zorundayım.

Doğa durmadan değişiyor. Bitmeyen sonsuz bir hareket. Mevsimlerin istasyonundan durak yapmadan geçen, başlangıç noktası ve varacak bir yeri olmayan bir tren. Penceresinden görülen her şey güzel ve yatıştırıcı.

Yapraksız çitlembik yaprak açınca yüzünü yelpaze arkasına gizleyen bir kadın gibi arkasını kapatıyor. Mersinde minik beyaz meyveler belirdi. Akasyanın, zangalağın çiçekleri geldi ve geçti. Zakkumlar çiçek açtı.

Bütün yürüyüşlerimde durup teker teker bitkileri izliyorum. Rüzgârda sallanışlarını, güneşi ışık ve gölgeye çevirişlerini, gölgelerini yere salışlarını, daha güzel olması mümkün olmayan güzelliklerini. Bazen merak ediyorum, acaba herkes benim gördüklerimi görüyor veya görebiliyor mu diye.

Taştan kalkıp eve doğru yürüyorum ve fil ayağı ağacının altındaki güneş yatağına oturuyorum. Yerlisi olduğu Güney Amerika pampa otlaklarında ombu (Phytolacca dioica) adı taşıyan ağacın açmaya başlayan salkım şeklindeki çiçeklerinde yüzlerce arı var. Nedense, arılar en çok bu ağacın çiçeklerini seviyorlar ve nedense sadece güneş doğmadan ve batmadan geliyorlar.

Arı kovanının içinde olmak böyle olmalı diye düşünüyorum uğultuyu dinlerken, hayır dinlerken değil, içinde yüzerken.

Zakkumlarda ve diğer çiçekli bitkilerde hiç arı yok. Nedir bu ağacı onlar için özel yapan?

Bir arı kulağımın etrafında uçuştuktan sonra saçıma konuyor ama kısa zamanda çiçek olmadığını anlayıp beni bırakıyor.

Güneş batıyor. Bahçe karanlık kuşanmaya başlıyor. Akşam ezanı okunuyor. Kurbağalar çıkıyor. Arılar fil ayağı ağacında uğuldamaya devam ediyor. Sonra birdenbire kayboluyorlar, ben de içeri giriyorum.

Ertesi sabah güneş doğmadan uyandığımda gene arıları duydum. Pencereyi açtım. Ağaçtan muazzam bir uğultu geliyordu. Ses, o kadar gür ve yekpare idi ki sanki arılar değil ağaç tarafından çıkarılıyordu. O kadar güçlüydü ki, sanki, ağaç motorlarını ısıtıyordu ve az sonra yükselip uzayın derinliklerine doğru kaybolup gidecekti.

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Kolay yaşa sakin öl

Geçenlerde, uzun bir aradan sonra, "A Room With a View" (Manzaralı Bir Oda) filmini izlerken hatırlamadığım bir sahne ile karşılaştım.
Filmin kahramanı, Lucy Honeychurch, sevmediği bir adamla nişanını bozar ama sevdiği adamla beraber olmaya cesareti yoktur. Piyanonun önüne oturur, aşka ve evliliğe kafa tutan, dervişvari yaşamı öven bir şarkı söylemeye başlar.

Kulaklarını tıka söylenirken şarkı, çalarken ut;
Parmağını kırmızı altından uzak tut;

Boş yürek ve göz ve el,
Kolay yaşa, sakin öl.

Araştırınca şarkının İskoç romancı Sir Walter Scott (1771-1832) tarafından yazılmış, Lucy Ashton’un şarkısı(*) adlı klasik şiirden bestelendiğini öğrendim.
İlk defa, aşka değil, âşık olmamaya, evlenmek yerine bekâr kalmaya dair bir şiir okumuş oldum.
Sokrat’a “Evlilik mi iyi, bekârlık mı?” diye sorulduğunda, “Hangisini seçerseniz seçin, pişman olacaksınız,” demiş.
İstanbul’da, biri hiç evlenmemiş (Şerif Kaynar), diğeri iki başarısız evlilikten sonra tövbe etmiş (İrfan Kocabıyık) iki arkadaşım var.
Kaynar’a, bir gün Napolyon’un “Bekârlar kral gibi yaşar, köpek gibi ölür,” sözünü hatırlattığımda onun doğrusunun “Evliler köpek gibi yaşar, kral gibi ölür,” olduğunu söylemişti.
Dün Sokrat’ın sözünü hatırlattım. Bekâr kaldığına pişman mıydı? “Pişmanım ama Ecevit devrinde ithalat yapmadığım için,” dedi.
Kocabıyık, kısa bir süre önce, kendi dahil herkesi şaşırtarak, İzmirli, harika bir kadınla evlendi.
Sokrates’in sözünü ona da hatırlattım. Cevabı daha uzun ve sosyolojik oldu. İlk iki evliliği yürümemişti çünkü gençti, evlilik kararını aşkın etkisi ile vermişti. Boşanma ile sonuçlanan evliliklerin yüzde yetmişi böyle idi.
“Bizim yaşımıza gelmiş kişiler için, aşk değil sevgi evliliği yapıldığı müddetçe, sorun olacağı inancında değilim,” diye sürdürdü. “Ama dikkat et. Aşk yoksa diyorum. Zira aşk fizyolojik bir hastalıktır. Nasıl kırk derece ateşli iken karar merciin çalışmazsa, aşk esnasında verdiğin karar da aynıdır -o an hastasındır. Yapacağın şey beklemektir. Bekleyeceksin, aşk normal seyrini tamamladıktan sonra karar mekanizmanı çalıştırabilir ve doğru kararlar alabilirsin.
“Bizler duyguları ile hareket eden adamlarız. Bugüne kadar duygularım beni hiç yanıltmadı -beni yanıltan hep ‘aşk’ oldu.
“Şimdi yanımda bağırarak konuşan bir kadın yok artık. İçip içip, sarhoş olup, kıskançlık krizine giren kadın yok. Bana zeytinyağlı yemekler yapan bir kadın var. Tabiatı ve ağaçları benim kadar seven bir kadın var. Küçük seramızda tohumundan çiçek ve sebze yetiştiren bir kadın var. Bol okuyan, bana ısmarladığım kitapları alan bir kadın var. Çocuk sahibi olmanın bu kısacık hayatta ve yaşadığımız planetin kaosunda insanlık suçu olduğuna inanan bir kadın var.”
İşte böyle.
______

(*) LUCY ASHTON'S SONG 

Look not thou on beauty's charming;
Sit thou still when kings are arming;

Taste not when the wine-cup glistens;

Speak not when the people listens;

Stop thine ear against the singer;

From the red gold keep thy finger;

Vacant heart and hand and eye,

Easy live and quiet die.
(Sir Walter Scott)
 
***
LUCY ASHTON’UN ŞARKISI 

Güzellerin cazibesine kapılma;
Krallar ordu toplarken katılma;

Şarap kasesi dolaşırken tadına bakma;
Herkes kulak kesildiyse çeneni açma;

Kulaklarını tıka söylenirken şarkı, çalınırken ut;
Parmağını kırmızı altından uzak tut;

Boş yürek ve göz ve el,
Kolay yaşa, sakin öl. (Çev: Metin Münir)

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Kalabalık bir yatakta

Ozanköy
Yatağa tek başına giriyorum, ışığı söndürüyorum, gözlerimi kapatıyorum, uykuyu çağırıyorum ama onun yerine başka şeyler geliyor. İnsanlar, olaylar, melodiler, tekrarlanan kelimeler. Hayatımın insanları. Bazıları ender uğruyor, bazıları zaman zaman, bazıları sık sık. Kimin ne zaman geleceği belli değil. Nerden geliyorlar, neden geliyorlar, geliş sıralarını kim tayin ediyor?

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Karıncalara kıymayın efendiler

Ozanköy
Bahçeye çıkmak için kapının koluna elimi götürdüğümde camların üzerinde, yerde ve duvarda bir sürü kanatlı karınca olduğunu gördüm.
Hepsinin yüzü dışarıya dönüktü. Dışarı çıkmaya çalışıyorlar, beceremiyorlardı. Kapının iki kanadını da açtım. Birkaç saniyede uçup kayboldular.
Nereden gelmişlerdi? Evde bir yerlerde bir karınca yuvası mı vardı? Yoksa, sakin olduğu için, kanat çıkarmak için buraya mı gelmişlerdi?
Yerine göre, ilkbahar veya yazda olan kanatlanma, her yıl tekrarlanan bir göç ve zifaf hazırlığıdır. Kanatlı karınca gördüğünüz zaman anlayın ki yerleşik bir karınca kolonisi yeni koloniler kurmak için sefer hazırlığındadır.
Kanatlı karıncaların bazıları kraliçedir. Bunlar daha iridir ve sayıları daha azdır. Daha küçük olanlar erkektir ve bunlardan daha çok vardır. Birlikte havalanırlar ve havanın akıntılarında yol alırlar.

Erkekler yetiştikleri kraliçe ile bazen havada, bazen yere konup sevişirler. Kraliçe birden fazla erkekle sevişebilir. Sevişmesini tamamladıktan sonra uçuşuna devam eder, yuva yapmaya uygun bir yer bulunca konar. Orta ve arka bacakları ile kanatlarını söküp atar. Bir daha hiçbir zaman uçmayacak, bu nedenle kanada ihtiyacı yoktur.
Sonra, büyük bir aceleyle bir delik kazar ve kendine bir bölme hazırlar. Burada yumurtalarını doğurur. Yavrular ortalama 8-10 haftada yumurtadan çıkar. Bu şekilde yeni bir karınca kolonisi başlamış olur.
Kraliçe, genellikle, bir daha delikten çıkmaz ve yaşamının geriye kalan kısmını yeraltında, karanlıkta geçirir.
Erkek karıncanın hayattaki tek görevi kraliçe ile çiftleşmektir. Sevişir ve birkaç gün sonra ölür.
Eski Yunan, kent devletlerinden meydana geliyordu. Kentler belirli bir büyüklüğe gelince yöneticiler gençleri başka bir yerde yeni bir şehir kurmaya hazırlamaya başlarlardı. Önce bir keşif gemisi gönderilirdi. Suyu, verimli ovaları, liman olmaya müsait koyları bulunan bir yer seçilirdi. Birkaç deneyimli yetişkinin gözetiminde, genç erkek ve kadınlar, meslek sahibi köleleriyle, buraya gönderilirlerdi.

Adriyatik, Ege, Karadeniz ve Akdeniz sahillerini bugün kalıntıları bulunan birçok eski Yunan kenti bu yöntemle kuruldu. Tarih kitaplarının yazdığına göre Eski Yunanlılar bu işte o kadar mahirmişler ki kurulan yeni şehirlerden bir teki bile başarısız olmamış.
Mübadele esnasında Ege ve Anadolu’dan ve daha sonra İstanbul’dan yollattığımız Rumlar tarih öncesi bu yerleşimcilerin çocukları idi.
Yunanlılarınki karıncaların yöntemine benzemiyor mu? 1950’lerden başlayarak Anadolu’dan İstanbul ve diğer kentlere, 1960’lardan başlayarak Almanya’ya göç edenler de birer kanatlı karınca idi.
Araştırmak için Google’a girdiğimde, kanatlı karıncalar bölümünde çoğu girdinin karınca öldürme ilacı ile ilgili olduğunu gördüm.
Onları öldürmeyin. Bırakın uçup gitsinler. Zaten birkaç kraliçe dışında hepsinin birkaç günlük ömrü var. Bırakın yeni karınca kolonileri kurulsun, yeryüzünde yaşam oluştuğu gibi devam etsin.