7 Nisan 2012 Cumartesi

Deniz kenarında

Ozanköy
Adam deniz kenarında duruyor ve ufka bakıyor. Elleri cebinde, paltosunun yakası kalkık.
Denizden başka bir yerden esmesi mümkün olmayan bir rüzgâr var. Kokusundan, keskinliğinden belli. Sanki bilenerek iki mavi arasından geldi. O rüzgârı yüzünde hissediyor.
Doktordan kanser olabileceğini öğrendikten sonra geldi buraya. Deniz kenarı derin şeyler düşünme yeridir. Ölümden daha derin düşünce var mı?
Doktor bazı testler yaptırdı. “Sonucu birkaç gün sonra alırız,” dedi.
Ölümle baş başa kalan insan kalabalıklar içinde bile yalnızdır.
Suyun üstünden bir kuş sürüsü geçiyor. Ne kuşlar onun farkında, ne o kuşların.
Kıyısına gidip ona dertlerini anlatabilirsin ama deniz sadece kendisiyle konuşur. Hiç kimseye bir şey söylemez, ona da söylemedi.
Bir süre yürüdükten sonra arabasına binip işine gitti. Patronu olan hoş kadına, ayaküstü, kanser olabileceğini söyledi. Kadın “Bu gece bana gel,” dedi. Adam başını sallıyor ama evet mi, hayır mı anlamında, belli değil.
O akşam işten sonra kendi evine gitti. Kadının kapısının zilini ertesi gece çaldı.
“Dün gece gelmedin,” dedi kadın kapıda.
“Dün gece cesurdum,” diye cevap verdi adam, buruk bir gülümsemeyle.
Kapı arkalarından kapandı.
Bu sahneleri bir filmde gördüm. Adamın ölmeyeceğini biliyorum çünkü yıllarca süren bir dedektif dizisinin (Wallander) başrol oyuncusu. Nasıl bütün cinayetleri çözeceği kesin ise, kanserden ölmeyeceği de.

Ama aklıma şunları getirdi:
İnsan ölmek istemez çünkü sevdiklerinden ayrılmak istemez. En çok sevdiği de, kabul etsin, etmesin, kendi olduğuna göre, kendini arkada bırakıp bir yere gitmek istemez. Kendi olmadan ne yapacak?
Vücut devamlı tüketir ama hiç doymaz. Bağımlıdır. Günlere, paraya, kudrete, sevgiye, sekse, şöhrete, gıdaya hep açtır. Acıdan korkar. Hep okşanmak, pohpohlanmak ister. Ne kadar uzun oturduysa otursun, dünyanın sofrasından kalkmak istemez.
Asabidir, çünkü kalıcı olmadığını, sahibi olduğu hiçbir şeyin kendine mülk olmadığını bilir. Gidecek yeri olmadığından kalmak ister. Her bir hücresi ile, hiç ümit olmasa da direnir. Başını duvardan duvara vurur. Ağlar, isyan eder, kabul eder, teslim olur ama hep asık suratla, hep kandırılmışlık duygusu içinde.
Ruh ise tüketmez, kavrar. Bilgedir. Korkusuz ve sakindir. Rahattır. Nereden geldiğini nereye gideceğini bilir.
Ben ruhumun kayığına binerdim.
Vaveyla yapmadan ve ortalığı velveleye vermeden, Epiktetos’a atfedilen buyruğu yerine getirmeye çalışarak, olgun bir meyve gibi ölür, ölürken beni taşıyan ağaca teşekkür ederdim.