28 Nisan 2012 Cumartesi

Gözler neyi görür, neyi özler

OZANKÖY
Birkaç gece önce idi. Yatak odasının ışığını kapattım ve o anda dünya kapkaranlık oldu. Sanki ışığı kapamamıştım da kör olmuştum. Normalde, ışık sönük olduğunda, sokak lambasından gelen şavk odayı biraz aydınlatır. Hiçbir şey görmüyordum.
İçimde küçük bir panik kıpırdandı. Bir yere çarpmamaya çalışarak, yavaş yavaş bahçe penceresine yürüdüm ve dışarı baktım. Ağaçların siluetini hayal meyal seçebiliyordum. Rahatladım.
Tesadüfen, düğmeye dokunduğum an, bölgede elektrikler kesilmiş olmalıydı. Gökyüzü kapalı ve aysız olduğu için oda karanlığa bürünmüştü. Yatağa girdim ve düşündüm. Ya gerçekten kör olmuş olsaydım? Yaşamaya devam edebilir miydim?
Gözler en mucizevi, en esrarengiz uzvumuzdur.
İnsanın kendi vücudunda dokunamayacağı tek yer gözleridir.
Bu da çok gizemlidir: Devamlı güneşe bakamayacağınız gibi sürekli birisinin gözlerine de bakamazsınız.
Bir insanın bakılması en zor yeri gözleridir.
Kişi, en sevdiği insanın gözlerine bile uzun zaman bakamaz, ne de onu en çok seven birinin gözlerine uzun süre bakmasına dayanabilir. Dipsiz bir kuyunun ya da dik bir uçurumun eşiğinden geri döner gibi gözlerini ayırır. Neden? Ne var orada?

Her yaratığın göz yapısı değişiktir ve dünyayı değişik görür. Sanırım her yaratık yaşamak için ne görmesi gerekiyorsa onu görür. Ne azını, ne fazlasını. Bu da başka bir muamma.
Biz de ne çok uzakları görebiliriz ne çok ufakları. Atomları, atom altı parçacıkları, virüsleri, al ve beyaz yuvarları, derimizin altında kemikleri ve devinen organları çıplak gözle göremeyiz. Uzayın derinliklerini de.
Ama, ısrarla, çıplak gözle göremediklerimizi görmeye uğraşıyoruz, hiçbir gayret sarf edilmeden görülebilecekleri de görmemeye.
Gözler ufuk çizgisine kadar görür ve görmek ister çünkü ruh, beslenmek için bunu talep eder.
Nasıl kulak müzikle doyurulmak isterse göz de güzel şeylerle ona ziyafet çekilsin ister. Uzaklara bakmak, yeşil ve mavi görmek arzular.
Bazen ise, solucanın, karıncanın, kuşun ağzından düşen tohumun gördüğünü görmek için uzanmak, toprağa yakından bakmak gerekir.
Ama görmek için gözlerin açık olması her zaman yetmez.
Şehirlerde gözler yorgun ve açtır. Oralarda hep yakınlara bakar insan ya da binalara veya gözleri yere dikilidir görmeden veya bakar kördür. Dükkânlara, vitrinlerine, araçlara, binalara ve tanımadık insanlara bakmak yorar. Şehirli, bu nedenle argındır, ne olduğunu tam kavramadığı bir şeyin açlığını duyar.
Tanrı’ya ne kadar yakın olduğunuzu neyi gördüğünüz belirler.
Gözlerimiz parlak olan, ışığı yansıtan tek yerimizdir.
Romen oyun yazarı Eugene Ionesco “Gözlerim çok mu parlak?” diye sormuş.
Ne demek istemiş olabilir?

21 Nisan 2012 Cumartesi

Beyaz irislere bir böcek musallat oldu

Kırmızı siyah bir böcek. Çömelip bakınca iki tip olduğunu görüyorum. Birinin sırtında, yukarıdan aşağıya üç çizgi var: Kırmızı, siyah, kırmızı.
Diğeri, kırmızı siyah kare ve üçgenlerden bir desen taşıyor. Doğanın ressamlığı ve kusursuz zevki her zaman hayranlık uyandırıyor. Her bir yaratık daha güzel olamayacak kadar güzel.
Bahçede ilk defa rastlıyorum bu böceklere.
Herhalde içlerinden biri keşfe çıktı, buralardan geçerken irisleri gördü, tadına baktı, ve bağırmaya başladı: Koşun, koşun, iyi kalpli bir amca iris ekti, zehir de kullanmıyor, koşun, ziyafet var!
Tomurcukların suyunu emiyorlar. Açılan çiçeklerin içine doluşup solduruncaya kadar yiyorlar. Çiçeğin kusursuz güzelliğini bozuyorlar.
Bu da benim hoşuma gitmiyor.
Dün onları ellerimle temizlemeye çalışırken irislere gerilmiş örümcek ağları gördüm. Ağlardan birinde siyah kırmızı iki böcek debeleniyordu. Birinin üzerinde küçük bir örümcek vardı.
Dünyanın hali, böyle işte. Kırmızı siyah böcek irisi yiyor, örümcek kırmızı siyah böceği yiyor, sayısız yaratık örümceği yemek için sırada bekliyor.
Yumuşak ve protein dolu olduğu için, örümcek, kuşlar, kertenkeleler, kırkayaklar, akrepler, çamur arıları için ağız sulandırıcıdır. Çamur arıları yakaladıkları örümcekleri bayılttıktan sonra, yumurtalarını bıraktıkları minik çamur kovanlara yerleştirirler. Yavru arılar yumurtadan çıktıktan sonra örümceği yemeğe başlar.
Çamur arılarının da sayısız düşmanı, düşmanlarının da sayısız düşmanı var.
Doğada her canlı başka canlılar için yemdir. Gaddar bir yöntem gibi görünüyor ama başka yol yok. Dünyanın kaynakları kısıtlı. Her canlının bir başka canlının gıdası olması dahice bir idareli kaynak kullanımıdır.
Bu yöntemin başka avantajları da var. Sadece, başkaları tarafından yenmeme becerisi gösterenler, yani en güçlü, akıllı ve hızlı olanlar, çiftleşip çoğalabilir. Bu da yeni nesillerin en güçlülerden gelmesini sağlar. Bir başka faydası cinslerin aşırı çoğalmasını önlemektir.
Doğada tekel yok.
Doğa çokluk ve çeşitlilik sever. Yaşamın devamının güvencesi bundadır. Hiçbir yaratık, dünya kaynaklarını tekeline alıp, diğer canlıların yaşama hakkını ve alanın ortadan kaldıramaz. Buna izin yok.
İnsan özel izni varmış gibi davranıyor ama bu ölümcül bir yanılgıdır. İnsan doğanın kuralını anlayacak kadar akıllı, anladığını uygulayamayacak kadar aptaldır. Er geç, şişman göbeğini ve bankadaki paralarını geride bırakıp dinozorların yanında yerini alacak.
Bu arada, ben, gücümü kırmızı siyah böceklerden değil irislerden yana kullanıyorum, gördüklerimi ezip yok ediyorum. Ama biliyorum ki bu savaşım ümitsiz. Ben irislerden yanayım ama doğa kainatta en az bulunan şey olan hayattan yanadır. Hem irisleri yaşatacak, hem siyah kırmızı böcekleri.
Ne yaparsam yapayım.

7 Nisan 2012 Cumartesi

Deniz kenarında

Ozanköy
Adam deniz kenarında duruyor ve ufka bakıyor. Elleri cebinde, paltosunun yakası kalkık.
Denizden başka bir yerden esmesi mümkün olmayan bir rüzgâr var. Kokusundan, keskinliğinden belli. Sanki bilenerek iki mavi arasından geldi. O rüzgârı yüzünde hissediyor.
Doktordan kanser olabileceğini öğrendikten sonra geldi buraya. Deniz kenarı derin şeyler düşünme yeridir. Ölümden daha derin düşünce var mı?
Doktor bazı testler yaptırdı. “Sonucu birkaç gün sonra alırız,” dedi.
Ölümle baş başa kalan insan kalabalıklar içinde bile yalnızdır.
Suyun üstünden bir kuş sürüsü geçiyor. Ne kuşlar onun farkında, ne o kuşların.
Kıyısına gidip ona dertlerini anlatabilirsin ama deniz sadece kendisiyle konuşur. Hiç kimseye bir şey söylemez, ona da söylemedi.
Bir süre yürüdükten sonra arabasına binip işine gitti. Patronu olan hoş kadına, ayaküstü, kanser olabileceğini söyledi. Kadın “Bu gece bana gel,” dedi. Adam başını sallıyor ama evet mi, hayır mı anlamında, belli değil.
O akşam işten sonra kendi evine gitti. Kadının kapısının zilini ertesi gece çaldı.
“Dün gece gelmedin,” dedi kadın kapıda.
“Dün gece cesurdum,” diye cevap verdi adam, buruk bir gülümsemeyle.
Kapı arkalarından kapandı.
Bu sahneleri bir filmde gördüm. Adamın ölmeyeceğini biliyorum çünkü yıllarca süren bir dedektif dizisinin (Wallander) başrol oyuncusu. Nasıl bütün cinayetleri çözeceği kesin ise, kanserden ölmeyeceği de.

Ama aklıma şunları getirdi:
İnsan ölmek istemez çünkü sevdiklerinden ayrılmak istemez. En çok sevdiği de, kabul etsin, etmesin, kendi olduğuna göre, kendini arkada bırakıp bir yere gitmek istemez. Kendi olmadan ne yapacak?
Vücut devamlı tüketir ama hiç doymaz. Bağımlıdır. Günlere, paraya, kudrete, sevgiye, sekse, şöhrete, gıdaya hep açtır. Acıdan korkar. Hep okşanmak, pohpohlanmak ister. Ne kadar uzun oturduysa otursun, dünyanın sofrasından kalkmak istemez.
Asabidir, çünkü kalıcı olmadığını, sahibi olduğu hiçbir şeyin kendine mülk olmadığını bilir. Gidecek yeri olmadığından kalmak ister. Her bir hücresi ile, hiç ümit olmasa da direnir. Başını duvardan duvara vurur. Ağlar, isyan eder, kabul eder, teslim olur ama hep asık suratla, hep kandırılmışlık duygusu içinde.
Ruh ise tüketmez, kavrar. Bilgedir. Korkusuz ve sakindir. Rahattır. Nereden geldiğini nereye gideceğini bilir.
Ben ruhumun kayığına binerdim.
Vaveyla yapmadan ve ortalığı velveleye vermeden, Epiktetos’a atfedilen buyruğu yerine getirmeye çalışarak, olgun bir meyve gibi ölür, ölürken beni taşıyan ağaca teşekkür ederdim.

6 Nisan 2012 Cuma

Tohumların dünyasında

Ozanköy
Tohumların dünyasında yaşıyoruz. Rüzgârda tohumlar uçuşuyor. Tohumlar, döne döne üşüye, okyanusları aşan rüzgârlarla, bir kıtadan başka kıtaya göç ediyor, yere düşüyor, ağaç oluyor.
Bahçemdeki siklamenler solarken birkaç çiçeğin tacında tohum topçukları beliriyor. Her birinin içinde küp şeklinde 30-40 küçük, kahverengi tohum var. Karıncalar tohumları kancalarına takıp yuvalarına götürüyor.
Bazen, karıncalar gelmeden önce, bir tohum saksının kenarından yere düşüyor ve bir çatlağın arasına sıkışıyor. İlkbaharda minnacık bir yaprak veriyor ve yumru haline gelmeye başlıyor. Yavaş yavaş, arasına sıkıştığı taşları itip çatlatarak kendine yer yapıyor ve büyümeye başlıyor. Büyüdükçe, olağanüstü bir yavaşlıkla, taşı itmeye ve çatlatmaya devam ediyor. Ta ki olgunlaşıp kendi tohumlarını verinceye dek, yumuşağın sertten güçlü olduğunu kanıtlayarak.
Yanardağ patlaması ile büyük bir bölümü yok olan, gerisi lavlar ve küllerle kaplanan adalar çok zaman geçmeden, rüzgâr ve su ve kuşlarının taşıdığı tohumlarla yeni bir bitki örtüsüne kavuşuyor.

Gelincik tohumlarının binlerce yıl filizlenme yeteneğini koruduğu söyleniyor.
Bazen kasvet veren bir süratle mevsimler mevsimleri, yıllar yılları kovalıyor.
Başka bir ağaçtan kesip toprağa soktuğum incir dalı bir sene sonra boyu iki metreyi aşan küçük bir ağaç haline geliyor. Acelesi var. Kışın yaprakları sararıp dökülüyor. Rüzgâr sararan yaprakları sürüklüyor. Yapraklar parçalana parçalana bir yerlerde durup çürüyor ve bir gün benim de yapacağım gibi, toprağa karışıyor.
İlkbaharda ağaç yeniden yaprak açmaya başlıyor. Başlangıçta yapraklar küçük çocuk avcu gibidir. Sonra büyüyerek hiçbir canlının onsuz yapamayacağı güneşin ışınlarını yakalamak için bir tuzak haline gelir.

Yaz sonuna doğru incirler olgunlaşmaya başlar. Benim için meyve olan incir ağaç için tohumdur. Olgun bir incir ağacında yüzlerce incir milyonlarca tohum vardır. Bahçemin birçok yerinde kendiliğinden biten incirler bunlardan geliyor. Bunların biri en önce olgunlaşan ve en lezzetli incirleri verir. Evin bahçe duvarı ile birleştiği yerde kendiliğinden çıktı. Evin yanında incir olmaz derler çünkü kökler büyük bir güçle ilerleyerek duvarları itmeye, onu meydana getiren taş veya tuğlalara zarar vermeye başlar. Verirse versin, diyorum.
Neslini yaymak için sadece tohumlarına güvenmeyen incir ilkbaharda köklerinden ve gövdesinden taze dallar çıkartmaya başlar. Ağaç iyice yaşlandığı zaman, onu kestiğinizde, kökündeki dallardan biri ağaç haline gelir ve alıştığınız meyveleri vermeye devam eder.
Tohum vermeyen veya tohuma sahip olmayan canlı yok gibidir.
“İnsan kendi tohumunun etrafında bir kabuktan başka bir şey değildir.”
Belki kâinat bile bir çekirdeğin ürünüdür. Ve doğa, tohumlar, kâinatın ruhudur.
Ve tohumlarla oynamak kâinatla oynamaktır.

5 Nisan 2012 Perşembe

Yazlık sinemada İngilizce

Hayatımda, birçok şey öğrenmek için büyük gayret sarf ettim ama İngilizce öğrenmek için sarf ettiğim gayreti hiçbir şey için sarf etmedim.
Ve öğrendiğim hiçbir şey, benim için, İngilizce öğrenmek kadar ödüllendirici olmadı.
Sadece Türkçe bilseydim havuzda kâğıt kayık yüzdürebilecekken İngilizce bana okyanusta yelken açma fırsatı verdi. Açabildim mi, o başka bir mesele.
Çocukluğumda Lefkoşa’da yazlık sinemalar vardı. Her gece ilki İngilizce, ikincisi Türkçe olmak üzere iki film gösterilirdi. Sinema meraklılarının çoğu dil bilmediği ve o zamanlar altyazı olmadığı için İngilizce filme rağbet etmezdi. Sinema Türkçe filmin başlamasına yakın dolmaya başlardı. Daha çok, kadınlı çocuklarla.
Seans saat sekiz civarında başladığı için İngilizce filmin bir bölümü aydınlıkta, hayal meyal hareketler olarak duvara yansırdı. Hava karardıkça duvardaki görüntüler daha net hale gelirdi. Bu oluncaya kadar ne olup bittiğini konuşmalardan anlamaya çalışırdınız.

Diyalogları pek anlamamama rağmen inatla İngilizce filmleri izlerdim. O dilin bana kapalı olan ama yasak olmayan bir dünyanın anahtarı olduğunu hissediyordum, belki.
İngiliz okulunun birinci sınıfını bitirdikten sonraki tatilde ilk sinemaya gittiğim gece, hiçbir zaman aklımdan silinmeyecek bir mucize gerçekleşti. İngilizce film başladı ve konuşmaların tamamını anladığımı fark ettim. Müthiş sevindim. Sihirli bir değnekle dokunulmuş gibi, aniden yabancısı olduğum bir dünyanın yerlisi olmuştum. O güne kadar anahtar deliğinden seyrettiğim bir bahçenin artık içindeydim.
İngilizceye hâkim olmam kolay oldu izlenimi vermek istemiyorum. Çok ama çok zor oldu. Yıllarca kendimi sözlüğe koşmaya zorladım. Yeni kelime ezberledim. Hâlâ da ezberliyorum. İngilizcem hâlâ mükemmel değil ve hiçbir zaman olmayacak. Anlamını bildiğim ama telaffuzunu bilmediğim çok kelime var.

Herhangi bir dili mükemmel konuşmak için o dili konuşan bir aileye doğmak veya küçük yaştan itibaren dilin anavatanında yaşamak gerek.
Benimki, daha çok, İngilizlerin “text book English” yani ders kitabından öğrenilen İngilizce dediği İngilizcedir.
İngilizce öğrenmek artık İngilizlerin dilini öğrenmek değil çünkü İngilizce artık sadece İngilizlerin değil dünyanın dilidir. Bugüne kadar yazılmış önemli kitapların hemen hemen hepsi İngilizceye çevrilmiştir. Bütün önemli bilimsel yayınlar İngilizcedir. Bilimin hemen hemen bütün ırmakları İngilizce adlı havuza akar.
Sadece Türkçe bilmek bir tür entelektüel dar zamanda yaşamaktır.
Dünya ile at başı gitmek isteyenler muhakkak İngilizce öğrenmelidir.
Dindar, kindar, manidar, taraftar, bütün gençlere tavsiye ederim. Çünkü: Dünya bir yarışsa, İngilizce bilmeden, bırakın kazanmak, katılmak mümkün değildir.

4 Nisan 2012 Çarşamba

Çürük elma yeme teknikleri

Çocukluğumda, kese kâğıdının içinde eve gelen elmaların hemen hemen hepsi kurtlu olurdu.
Bu elmaları, kurdu veya kurdun elmayı yiye yiye ilerlerken arkada bıraktığı siyah tüneli yemeden mideye indirmek uzmanlık işiydi.
Kurtlu elma şöyle yenirdi: Önce elmayı iyice inceleyip kaç kurt deliği olduğunu tespit ederdiniz. Çünkü, elmanın nasıl yeneceğini, sahip olduğu kurt delikleri belirlerdi.
Eğer kurt deliği tek ise, kurtlu deliğin yanından dikkatli bir ısırık alırdınız. Her bir ısırıkla kurt deliğinden uzaklaşarak elmayı yemeye devam ederdiniz. Elma dünya gibi yuvarlak olduğu için, Kristof Kolomb’un da tahmin ettiği gibi, yedikçe başladığınız yere, yani kurt deliğine yaklaşırdınız. Son ısırıktan sonra, eğer usta bir elma yiyicisiyseniz, elmanın koçanı ile kurt deliğinden başka bir şey kalmazdı.

Eğer elmada iki veya daha çok kurt deliği varsa ve özellikle de elma küçükse, elmayı kurtları da yemeden yemek zor, hatta, imkânsızdı. Bu durumda bıçak kullanmak zorunda idiniz. Elmayı, keser, kurt deliklerini ayırır, temiz yerlerini yerdiniz.
Yerken, başkaları ne yapardı bilmiyorum, ama ben beyaz ve tombul kurtları bıçakla önce ikiye, sonra dörde ayırmaktan hoşlanırdım. Evet, maalesef, küçük Münir gaddar bir çocuktu. Bir gün, canı sıkıldığı günlerde bazen nasıl kara sinekleri yakalayıp kanatlarını kestikten sonra serbest bıraktığını veya galiba bunu yazmasam daha iyi olacak kibritle yaktığını anlatmasını istemelisiniz ondan. Korkunç!
Konuyu dağıtmayalım.
Elmalar kurtluydu çünkü o zamanlar tarım ilacı denen zehir kullanılmıyordu. Kimsenin de kurtlu meyvelerden şikâyeti yoktu.
Şimdilerde marketlerde bir tek kurtlu elma veya başka meyve bulmak imkânsız. Çünkü bütün meyveler acımasız, amansız ve durmak bilmeyen bir biçimde ilaçlanmakta.
İlaçlama yasak değil. Ama, yerim olamadığı için ayrıntısına giremeyeceğim birçok kurala uygun olarak yapılması gerekir. Bu kurallardan en önemlisi püskürtülecek ilaç miktarıdır.

Ülkemizde genellikle bu kurallar (a) bilinmez (b) uygulanmaz (c) uygulanıp uygulanmadığı etkin bir biçimde denetlenmez. Tarım Bakanlığı’nın, denetlemek istese de, ki herhalde istiyordur, yeterli elemanı yoktur.
Bu nedenle Almanya’ya ihraç edilen Türk ürünü üzüm, armut ve dolmalık biberin yüksek oranda pestisit, yani zararlı kimyasal barındırdığına şaşırmadım. Dünya bu bilgiyi Green Peace çevre örgütünün bir açıklamasından öğrendi.
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, Green Peace’in raporunu yalanladı. “O bütünüyle gerçek dışı itham ve iddialar oluşturuyor,” dedi.
Buna da şaşırmadım. “Doğrudur, Green Peace’in eline sağlık,” diyebilir miydi?
Ama Eker ne derse desin doğruyu söyleyenin Green Peace olduğu gerçeğini değiştiremez. Çevre örgütünün elinde Almanya’nın en saygın laboratuvarlarından birinden alınmış rapor var.
Eker’in elinde ne var? Laf.