31 Mart 2012 Cumartesi

Suya anlatılan kâbus

Ozanköy
Hava artık soğuk değil. Uyanınca kalkıp bahçeye bakan iki pencereyi de açtım. İçeri bahar kokuları girdi. Turunç hâlâ meyve yüklü ama yakında çiçek açacak. Tırmanan gül beyaz güllerini açmaya başladı.
Geri yatağa dönüyorum. Her sabah saatlerce orada konuşuyoruz. Bazen çay yapıp yatağa getiriyorum.
“Rüya gördün mü?” diye soruyorum.
“Kâbus gördüm,” diyor. Başımı çevirip ona bakıyorum. Yüzündeki ifade mutlu değil. Bana bakmıyor.
“Anlat.”
“Kâbus anlatılmaz. Musluğu açıp akan suya anlatırsın. Anneannemin dünyasında öyle idi.”
“Yapacak mısın?”
“Evet.”
Onu, musluğa eğilmiş, akan suya fısıldarken hayal ediyorum. Kâbus bahçedeki kuyuya akıyor. Oraya nüfuz etmiş ağaç kökleri tarafından, su ile birlikte emiliyor. Gövdeye yükseliyor. Dallara, yapraklara ulaşıyor. Ve, yapraklar nefes alıp verirken, havaya karışıyor ve dağılıp kayboluyor.
Erkeklerden çok şey bilen, onlardan daha güçlü olan, sırlara, değişik inançlara vakıf kadınlara has bir ritüel bu.
Belki çok eski. Mağara duvarlarına, meşale ışığında, yabani hayvan resimlerinin çizildiği, dünyanın dümdüz olduğu, sonuna geldiğinizde, dikkat etmezseniz, çığlıklar atarak yıldızlara kadar düşebileceğiniz çağlardan kalma.
O zamanlarda, belki, akarsulara anlatılırdı kâbuslar. Su alıp onları denizlere götürür, tuzlu suda eritirdi.
İlk sivrisineği, ilk kırlangıcı gördük. İncir ve nar dallarının ucunda yapraklar belirmeye başladı. Akasyalar ve erguvanlar çiçek açtı. Her yandan arı sesi geliyor.
Yağmurlar azaldı. Yakında ağaçları sulamaya başlamak gerekecek.

* * *
Öğleden sonra tek başıma bahçede otururken iki saksağan çıkageldi. Biri badem ağacına konup çağla yemeye, diğeri serviye oturup onu gözlemeye başladı. Gözlerken sık sık ve kısa kısa ötüyor. “Güvendesin, yemeğe devam edebilirsin,” anlamına geliyor bu ötüşler. Yiyen saksağan ara sıra ona cevap veriyor.
Her zaman çift dolaşan saksağanların çağla sevdiğini bilmiyordum. Sevmek bir tarafa çok seviyorlar, galiba, çünkü gözlemci saksağan gözlemeyi bırakıp diğer badem ağacına uçuyor ve çağla gagalamaya başlıyor. Oradan ötmeye devam ediyor ama eşi artık kendini güvende hissetmiyor. Susuyor. Yanına iki saksağan daha geliyor. Az sonra gözlemci saksağan da onlara katılıyor ve dördü birlikte uçup, biraz saksağan dedikodusu yapmak için, az ilerideki servinin rüzgârda sallanan yüksek dallarına konuyorlar. Bir süre oradan sesleri geliyor, sonra uçup gidiyorlar.
Akşama kadar bahçede oturuyorum. Güneş batınca kuşlar kayboluyor ve sesleri duyulmaz oluyor. En son kargalar kaçıyor. Dağa, pak az kimsenin uğradığı yerlere yaptıkları yuvalarına gidiyorlar. Oralarda bir yerlere saklanırsanız yatmadan önce grup halinde uçuştuklarını, oyun oynadıklarını görürsünüz.
İçeri girip ışıkları açıyorum ve ateşi yakıyorum.