24 Mart 2012 Cumartesi

Sabah onu çeyrek geçe

Ozanköy
Bu sabah saat onu çeyrek geçe uyandım. Saat yedide de uyanmıştım. Birkaç dakika daha uyuyayım derken üç saatten fazla uyudum.
Bazen böyle oluyor. Uyku konusunda vücuda suya götürülen eşek muamelesi yapmalı. Nasıl, susamış eşek, doya doya içmesi için serbest bırakılırsa, bırakmalı, vücut da uykudan ihtiyacı kadar içsin.
Portatif sandalyeyi badem ağacının altındaki lale çokumunun yanına kurdum ve kahvaltımı orada, açmış ve açmaya hazırlanan laleleri seyrederek yaptım. On Kıbrıs lalesinin hepsi açtı. Bir tanesi -ilk açan oydu- hepsinden yüksek. Diğerlerine yukarıdan bakıyor. İki yaprağın arasından yükselen inanılmaz narin bir sapın üstünde, rüzgarda hafif hafif sallanan şarap kırmızısı bir çiçek. Bazen, böyle zamanlarda, diğer canlılardan beni ayıran şey, kaybolacak sanırım. Ben o lale olabilirim, o lale ben. Bu duyguyu kaybetmemek istiyorum ama dev bir gaz kamyonu geçiyor ve eski halime avdet ediyorum. Ben benim, lale laledir ve ikimiz hiçbir zaman tek olmayacağız.
Oysa bir süre o lale olsam, dünyayı bir lale olarak algılasam ne kadar harika olur. Elbisesiz ama çıplak değil. Bir yarım toprakta, bir yarım havada, hücre hücre büyüyerek, güneş ışınlarına ve suya hassas.
Laleler hafifçe doğuya meyilli. Daha çok ışık almak için ağacın gölgesinden uzaklaşmaya çalışıyorlar.
Sonra kalkıp, haftanın birçok gününde yaptığım gibi, Kratos Oteli’nde yüzmeye gittim. Bikinili bir genç kadın, suratı asık, havuzun kenarına dayadığı açık kollarından destek alarak suda sekip duruyordu. Diğer uçta şişman bir adam ve üç dört yaşındaki kızı vardı suda. Anne, giyinik, havuz yataklarının birinin ucuna ilişmiş habire fotoğraf çekiyordu. Adam biraz önce beni durdurup Arap aksanıyla konuştuğu İngilizcesiyle jakuzinin nerede olduğunu sormuştu.
Bu lale bu kırmızıyı nereden buluyor, çiçek renklerinden hiçbirine sahip olmayan toprağın, havanın neresinden, hangi sihirbazlıkla bu boyaları çıkartıyor? Sadece kırmızı değil. Petallar açılınca göbeğinde sarı kırmızı bir desenin oturduğu görülüyor.
Bu konuda yazılmış bir kitabı karıştırınca çiçeklerin renk yapmak için olağanüstü karmaşık bir kimyasal süreç kullandığını öğreniyorum.
“Bütün bitkilere rengini veren pigmentler; molekülleri karbon, hidrojen ve oksijen elementleri içeren bileşiklerdir. Azot ve kükürt atomlarının da katkısı var,” diyor kitap. İyonlardan, atomlardan, elektron kabuklarından, metabolik yollardan bahsediyor.
Bu açıklamalar beni tatmin etmiyor. Bu güzelliğin salt bazı karmaşık kimyevi oynaşmaların sonucu olabileceğine kendimi ikna edemiyorum. Dünyanın, lalelerin de bir parçası olduğu bu yürek titretici güzelliklerinin muhakkak başka bir boyutu var.
Geceleyin ateşin önünde otururken arkadaşım Bach’ın çello süitlerini dinlemek istiyor. Diskçalara altı numaralı süiti koyuyorum. Yazılmış en harika müzik parçalarından biri olan Prelüd duyuluyor.
“Ne aklına getiriyor?” diye soruyorum. “Bach, çıplak, kollarını açmış, çimenlerde koşuyor,” diyor.
Bu müzikte de notalarla ve melodiyle açıklanamayacak, zamanın altında ve üstünde, nereden geldiği meçhul, doyulması, anlaşılması mümkün olmayan bir güzellik var. Hayatım boyunca yazdığım bütün yazılar bu müziğin bir tek notası etmez, diye düşünüyorum.