7 Ocak 2012 Cumartesi

Ormanda veya deniz kenarında

Ozanköy
Ormanda veya deniz kenarında yürürken, çok kere, dört-beş bin yıl önce buraları acaba nasıldı diye düşünürüm. Ve sihirli bir el beni kaldırıp o günlerden birine bıraksın isterim.
Hava nasıl kokardı? Hangi yaratıkların sesini duyardım?
Kış olmasına rağmen kenarında yürüdüğüm dere kuru. Yatağına birisi eski bir çim makinesi atmış. O zamanlar gürül gürül akar mıydı, kıyısında ne tür bitkiler görürdüm, o bitkilerin arasında hangi hayvanlar yaşardı?
Kıyılar denizin getirdiği plastik çöplerle dolu. Temizlemeye değmez. Yarın gene dolacak. Mavi sularda balıktan çok plastik var. Her gün sadece gemilerden denizlere 640 bin plastik kap atılıyor.
O zaman nasıldı? Suyun üzerinde zıplayan yunuslar görür müydüm?
Eskiden adanın tamamı ormanlarla kaplıydı. Ayı, kurt, geyik vardı, yüz yıllar önce yok olmuş.
Yamaçlar ve ovalar ilkbaharda artık birkaç yerde çıkan laleler ve nergislerle dolar mıydı? Artık olmayan çiçekler var mıydı?

Kaç insan yaşardı buralarda? Hangi dili konuşurlardı? Ne yer, ne içerlerdi? Neye inanırlardı? Dünyanın nasıl bir yer olduğunu sanırlardı?
Bu sabah hava soğuk ve berrak. Denizin ötesinde Toros dağlarının tepelerindeki karlar görünüyor. Vadileri bile ayırt etmek mümkün. Beş bin sene kadar önce benim durduğum yerde duran insanlar da o dağları görüyorlardı. Oralardan gelmişlerdi. Anadolu’nun adı ne idi o zamanlar ve Toroslara ne isim vermişlerdi?
Lefkoşa’nın Rum kesiminde yaşayan dişçi dostum Mario Taramides’in evinde, babasından kalan, harika Erken Tunç Devri eserler var.
O çağı, milattan önce 2400 yılı civarında Anadolu’dan gelen insanlar başlattı. Eski günlerden kalan en güzel eserler onların kırmızı kilden yaptıkları cilalı kap kacak.
Bunlara bakınca, insan, müzik gibi estetiğin de zaman içinde gelişen değil insanın özünde her zaman var olan bir şey olduğunu anlıyor.

Mario’nun vitrinindeki en ilginç eserlerden biri bir çaydanlık veya demlik. Beş bin yaşında olduğunu bilmese, insan bunun dün çarşıdan alındığını sanabilir. Demek ki hoş kokulu bitkileri bir kapta bir süre demleyip içmek bu kadar eski bir alışkanlık. Eminim, demledikleri bitkiler arasında benim bahçemde de kendiliğinden çıkan kekik ve ada çayı ve dere kenarlarında bulunan yabani naneler de vardı. Bu bilgi içimi ısıtıyor.
Başka bir arkadaşımda taş devrinden kalma, çakıl taşından oyulmuş bir kap var. Yedi bin yıl öncesine dayanan bu ince, zarif kap da sanki bugün yaşayan bir heykeltıraşın elinden çıkmış gibi.
O günkü insanlar şimdi yaşayanlarla karşılaştırılınca belki her şeyde geri idiler ama estetikte değil. Bunun neden böyle olduğu düşünmeye değer.
Kalabalık ve gürültü, pislik ve baskı arttıkça insanın aklı dünyanın bakir, saf ve tenha, hayatın kısa ve özgür olduğu çağlara gidiyor. Hücreye kapalı kişinin açık yerleri özlemesi gibi.
Dünya yoksullaşıyor, insanlar zenginleşiyor.