29 Aralık 2012 Cumartesi

ZEN VE NAR SOYMA SANATI

Çocuklar yukarıda uyuyor, ben aşağıda, bahçede, onlara nar soyuyorum.

Nara bayılıyorlar. Çocukken alıştırdım.

Nar mevsiminde, onlar okulda iken narları soyar, taneleri iki ayrı tabağa koyar, her tabağın içine bir kaşık sokar, yan yana mutfak masasının üzerine dizerdim.

Gözüme birinde diğerinden biraz daha fazla olduğu görünürse biraz ağzıma atardım. Ama ne kadar eşitlersem eşitleyeyim onlara birinde diğerinden daha fazla nar varmış görünürdü.

“Hangisi benim?!”

“İstediğinizi alın.”

“İlk ben seçeyim mi?” diye sorardı Sara, abisine.

“Gelecek defa da ilk ben seçersem!”

“Mmmmmm. Baba. Harika. Teşekkürler,” diyerek narı kaşıklamalarını seyretmeye bayılırdım.

Onları mutlu etmek hoşuma giderdi. Çocuklukları benimkinden farklı, mutluluk ve bolluk içinde geçsin isterdim.

Sonra büyüdüler, yatılı okullara gittiler, boşandım, nar çağı kapandı.

Tatillerinin büyük bir bölümünü anneleri ile geçirdikleri için onları artık çok az görüyorum.

Gelecek Mayısta 20 yaşına basacak olan Selim hem üniversiteye devam ediyor hem çalışıyor. Sara Mayısta 18 olacak. O da konservatuar giriş sınavlarına çalışıyor.

Bu defa ikisi birlikte yanıma geldi. Onlar için alışveriş yaparken nar almaya ve eskiden olduğu gibi soymaya karar verdim.

Büyük bir narı tanelerine ayırmak yarım saat kadar sürer. Ama iki kişiyi mutlu etmek için yarım saatlik zaman yatırımı fazla değil.

Nar soymayı seviyorum da. Narı kesmek, önce iki, sonra dört parçaya ayırmak, sonra her taneyi, hiçbirini zedelemeden narın sarı etinden koparmak hoşuma gidiyor. Narın dışı kırmızı, içi sarı kabuğu, beyaz-pembe-kırmızı taneleri parmak uçlarıma ve gözüme hoş görünüyor. Tanelerin koparken çıkardığı çıt çıt sesini de seviyorum.

Nar soymak biraz ustalık ve özen ister. Meyve önce üstünden ve altından, yani kutup bölgelerinden kesilir. Portakal gibi. Bunu yaparken fazla derin kesmemek, bıçağın taneleri de kesmesini önlemek gerekir. Bunu yapmak için de kabuğun ne kadar kalın olduğunu tahmin etmek gerekir ki, bu bir tecrübe işidir.

İkinci aşamada bıçağın ucuyla kutup bölgelerinin üstü açılır. Kabuk elle sökülmeye başlanır. Nar ortaya çıkar. Bıçakla, sağdan ve soldan, yukarıdan aşağı iki çizgi çekilir ve meyve elle ikiye ayrılır. Narlar ince, sarı zarlarla ayrılan odalardadır. Parmak uçları ile gömülü oldukları yerlerden sökülüp tabağa düşürülür. Lifler acıdır bu nedenle tanelerin arasına düşenleri ayırmak gerekir.

Toplanırken nar yere düşürülmüşse, yerle temas ettiği noktadaki taneler bozulmuş, rengini, kaybetmiştir. Onlar da kenara ayrılır.

Narın yarısını bir tabağa, diğerini diğer tabağa ayıklıyorum, buzdolabına kaldırıyorum. Kabukları bahçede bitkisel atıkları döktüğüm yere atıyorum.

Beyazdan kırmızıya doğru koyulaşan tanelerin bir tanesini bile ezmedim.

Yapış yapış olan parmaklarımın hoş şeylere dokunmuş, gözlerimde güzelliklere bakmış olmanın hazzı var.

Belki de bunlar çocuklar için soyduğum son narlar. Belki her şeyin olduğu gibi nar soymanın da sonu var.

Kahvaltıdan sonra nar tabakları çıkıyor. “Bir gün çocuklarınla buraya geldiğin zaman belki sen de onlara nar soyarsın,” diyor Sara Selim’e.

Bir gün çocuklarımla buraya geldiğimde ben de onlara nar soyacağım, demiyor. Acaba “Nar soymak baba işidir,” diye mi düşünüyor?

22 Aralık 2012 Cumartesi

ÇIĞLIK

Bir itirafta bulunabilir miyim? Bazen içimden çığlık atmak geliyor. Bu sabah mesela… Bakıma götürmek için arabamı almaya geleceklerdi. Bir gün önce, aradıklarında, köy camiinin önüne geldikten sonra telefon etmelerini, eve nasıl geleceklerini tarif edeceğimi söylemiştim. Sabah ona doğru telefonum çaldı.

 “Abi, arabayı almaya geldik,” dedi bir erkek sesi. “Köydeyiz.”

“Camiye geldiniz mi?”

“Camiyi bulamadık.”

“Arabadan dışarı çık. Etrafa bak. Minareyi göreceksin.”

Kapı açılma sesi duydum. “Gördüm,” dedi ses.

Birkaç dakika sonra gene telefonum çaldı. Açınca ekranda “Piliniz bitmek üzere. Şarja koyunuz,” ibaresi belirdi.

Yolu tarif etmeye başladım. Bitince “Anladın mı?” diye sordum.

“Anladım.”

“Emin misin?”

“Eminim.”

“Peki, o zaman sokağa çıkıyorum. İki- üç dakika sonra beni göreceksin.”

Anlamadığına emindim. Size de olmuştur. Karşınızdaki “anladım”der ama, sesinde, ne dendiğini anlamayan, ama anladım diyen insanların kendinden emin olmayan tonunu hissedersiniz.

Çay içiyordum. Elimde çay fincanı kapının önüne çıktım. İki üç dakika geçti ama araba görünmedi. Kaybolmuştu. Telefonunu çaldırdım.

“Yirmi Üç Nisan Sokak yazıyor,” dedi.

İlk defa bu an çığlık atmak geçti içimden.

“Yirmi Üç Nisan Sokak nerede bilmiyorum,” dedim, sakin sakin. “Camiye dön, beni ara yeniden tarif edeyim.”

Bir süre sonra telefonum çaldı. Yolu yeniden tarif ettim. Yeniden sokağa çıktım. Araba gene görünmedi.

Tekrar aradım.

“Geri camiye dön, gelip seni oradan alacağım,” dedim.

Telefonu şarja taktım. Çay fincanını mutfak tezgahının üzerine koydum. Ellerimi havaya kaldırıp bir çığlık atmak istedim. Ama atmadım. Arabaya binip camiye gittim. Servisin arabası çıka geldi. Elimle “Beni izle” işareti yaptım. Eve geldik, arabayı alıp gittiler.

Her zaman böyle olmuyor. Bazen spesifik bir neden olmadan birden bire içimde çığlık atma hissi geliyor. DVD seyrediyorum, örneğin. DVD’yi durduruyorum. Mutfaktan bir elma almak veya bardağıma su doldurmak veya portakal soymak üzere ayağa kalkıyorum. DVD susunca sessizlik oluyor. Ne içeride ne dışarıda bir ses yok. O an, ne bir araba geçiyor ne de bir uçak. Terliklerimi ayağıma geçirmeden, yalın ayak, halılara basarak mutfağa doğru yürüyorum. Ayaklarım ses vermiyor. Sanki yokum.

Sandığın üstündeki bütün resimleri kaldırıp sandığın içine koyduğum için oradaki kalabalık kayboldu. Kimse bana bakmıyor, ben de kimseyi görmüyorum. İçimden “İşte bu kadar yıl sonra kendini getirdiğin yer burası diyorum,” ve o an bir çığlık atmak istiyorum. Artık DVD izleyen biri değil başkasıyım. Çığlık atmak isteyen biri. İsyan halinde. Kızgın. Bu değişiklik birkaç adımda meydana geldi. Ova iken yanardağ oldum, aniden. Hayır. Bu doğru değil. Az önce DVD izlerken de yanardağ idim ama kendimi ova sanıyordum. Belki sürekli ova pozu yapan bir yanardağım.

Öyle bir çığlık atmak istiyorum ki atılmış ve atılmamış bütün çığlıkların toplamı olsun, kalabalıkları yarıp geçen aceleci bir insan gibi, galaksilerin arasından geçip ta ilk başa, big bang’ın olduğu anın bir salise öncesine gitsin ve oradaki patlamaya kendini eklesin ve geri bu odaya dönsün.

Geri televizyonun önüne dönüyorum, ekranda donmuş resmin önüne oturuyorum. “Hayatın bir anlamı yok. Her şeyi tükettin, bitirdin, geriye hiçbir şey kalmadı,” diyorum.

Sonra sabah oluyor.

Önce bulutlu da olsa hava açıyor ve güneş çıkıyor ve sihirli bir değnek gibi, ben dahil, her şeye dokunuyor.

Kuşlar, çiçekler, ağaçlar, bulutlar, deniz ... Her şey olduğu gibi. Olduğundan başka bir şey olmak istemiyor. Varlığı ile yetiniyor. Anlama ihtiyaçları yok. Çığlıkları yok.

Keyfim yerine geliyor. “Hayatın anlamı var ama sen anlamıyorsun,” diyorum. “Ya da, anlıyordun ama unuttun. Ya da, zaman gelecek anlayacaksın.”

15 Aralık 2012 Cumartesi

GECENİN BİR SAATİNDE

Gecenin bir saatinde uyanıyorum ve uyuyamıyorum.

Yağmur yağıyor.

Uzakta, dağın arkasında, belki Mesarya ovasında, belki daha uzakta, gök gürlüyor. Işığı yakıp saate bakıyorum. Beş on beş. Işığı kapatıp bir süre daha uyumaya çalışıyorum. Nafile.

Uğraşmaktan vazgeçip aşağıya iniyorum, mutfak masasının üzerinden Bob Dylan'ın yeni biyografisini alıp yukarı çıkıyorum ve yorganın altında sevgili gibi bekleyen sıcaklığa dönüyorum.

Kışın, yatağa geri dönüldüğünde orada bırakılan sıcaklığı bulmakta nefis bir şey var.

Okumaya başlıyorum. Dylan Manchester'de, konserin ikinci bölümünde, gitarı, ağız armonikasını ve halk şarkılarını bırakıp elektrik popa geçiyor ve yuhalanıyor ama inadına söylemeye devam ediyor.

Yağmur yağıyor. Damlalarının dama, ağaçlara çarpışını, suyun yol kenarından dere gibi şırıltılarla akışını duyuyorum. Azalmadan ve çoğalmadan yağıyor bir süre; sonra, karı koca kavgası gibi, şiddetleniyor, bir süre öyle gidiyor sonra eski, sakin haline dönüyor.

Kitabı elimden bırakıyorum. Aklım ona gidiyor. Yanımdalığını özlüyorum. Keşke yanımda yatıyor olsaydı, başımı çevirdiğimde onu uyurken görüyor olsaydım.

Kitap uykumu getirir diye düşünmüştüm ama olmadı. Gene aşağı iniyorum ve bu defa yatağa bir fincan çayla dönüyorum. Gene kitabı elime alıyorum.

Yağmurun damla damla yağması ilginç değil mi? Yağdığı her yere eşit miktarda düşüyor. Çaydanlıktan fincana dökülen çay gibi aynı yere dökülmüyor. Doğada, her şeyde olduğu gibi, bunda da derin ama fark edilmeyen, ya da fark edilip unutulmuş, sakin bir akıl var.

Yağmur yağıyor ve sıcak yorganın altında sesini dinleyerek yatmak bana keyif veriyor. Damın akıtmayacağını, korumalı bir yerde olduğumu, sıcak olduğumu ve olmaya devam edeceğimi bilmenin bu zevke katkısı var. Ev dediğin bir anlamda bir yağmurluk ve paltodur.

Saat altı ve gün ağardı. İlk karga sesi.

Gece yağan yağmurla gündüz yağan yağmur arasında fark var. Gece yağan yağmur bütün uyuyanların ve uyanıp da uyuyamayanların üstünde bir kubbe meydana getirir. Gündüz yağan yağmur parça parça, herkesin yağmuru ayrı.

Onunla yattığımızda başlarımız duvara eşit mesafededir. Uyku konumu aldığımız zaman o aşağı kayar. Uyuyabilmesi için ayaklarının yataktan dışarı sarkması lazım. Aşağı kayınca, yatakta, onun yattığı bölümün üst kısmı sanki boşmuş gibi durur. Yatakta tek başıma yatıyormuşum gibi kolumu oraya atabilirim. Bunu hatırlayınca onu daha çok özlüyorum.

Gonca'nın horozu ötüyor. Geç kaldın, ahbap. Sabah çoktan oldu.

Ne insan, ne araç sesi var.

Pencerelerden bakınca sadece yeşillik görüyorum.

Yağmur yavaşlıyor ve diniyor.

Sessizlik. İlk av tüfeğinin sesi. Sessizlik.

Bir tek kuş kalmayıncaya kadar katliam devam edecek.

Işığı söndürüyorum, kulak tıkaçlarımı ve maskemi takıyorum. Dokuz buçuğa kadar uyuyorum. Uyandığımda bulutları dağılmış, güneşi açık buluyorum. Kalkıp pencereyi açıyorum. Dutun altındaki masada unuttuğum çay fincanı yağmur suyu doldu. Bahçeye üç-dört santim yağmur yağmış, demek.

Pencerenin açıldığını duyan Limon başını kaldırıp miyavlıyor. "Bu saate kadar uyunur muu? Açlıktan ölüyorumm? Zaten ıslandımm. Haydi, in aşağıı."

Dolaptan en sevdiği mamayı çıkarıp yağmur suyunu boşalttıktan sonra kabına koyuyorum. Bir çay daha yapıp yukarı yatağa dönüyorum ve bunları yazıyorum.

8 Aralık 2012 Cumartesi

DARÜŞŞAFAKA DURAĞI

İstanbul
 
Darüşşafaka durağında buluşacaktık. Beni alacak, Belgrad Ormanı'nda yürüyüşe, sonra deniz kenarındaki bir lokantaya götürecekti.

Metroyu ilk defa kullanıyordum. Zamanı iyi ayarlayamadım. Buluşma saatinden yarım saat önce geldim. Gök gri idi ve ara sıra ince bir yağmur çiseliyordu.

İstasyonun üstündeki küçük parkın çevresinde dolaşmaya başladım.

Genç, iri yarı bir adam hızla yanıma yaklaştı. Yüzünde kocaman, sadece aklı tam başında olmayanların sahip olabileceği genişlikte bir tebessüm vardı. Elimi sıkmak üzere elini uzattı. Tereddüt etim. Onu tanımıyordum. Ama yüzündeki gülümseme o kadar büyüktü ki dudaklarından yüzüne dağılıyor, başından fışkırıyor, üstüne dökülüyordu. Bir tebessüm fıskiyesi idi. Böyle gülümseyen biri tehlikeli olamazdı.

Elimi, uzattım.

"New York'a gitmek istiyor musunuz?" diye sordu, neşeli bir sesle, elimi sıkıp bırakarak, adımlarını yavaşlatmadan.

"Hayır," dediğimde yanımdan geçmişti.

Yavaşlamadan beş metre kadar ilerideki bir adama yaklaştı ve elini sıkıp sorusunu tekrarladı. "New York'a gitmek istiyor musunuz?"

Adamın cevabını duymadım ama o da, "Hayır" demiş olmalıydı ki, hızla uzaklaşırken, bir an, yarım geri döndü ve ellerini havaya kaldırdı.

"Bugün hiç kimse New York'a gitmek istemiyor!" diye bağırdı. Yüzündeki tebessüm eksilmemişti. Kimsenin New York'a gitmek istemiyor olması keyfini kaçırmamıştı.

Boş kaldırımdan yürüyerek köşeyi döndü ve gözden kayboldu.

Metronun çıkışında müşteri bekleyen taksiciler arkasından gülüştüler.

"Bu zamanda en iyisi deli olmak," dedi biri.

Parkın çevresinde yürümeye devam ettim.

Çok zaman geçmeden bir korna sesi duydum. Başımı çevirdiğimde gülümseyerek arabadan iniyordu. Onu aylardır görmemiştim. Biraz kilo almıştı. Ama, benim için, hâlâ dünyanın en güzel kadını idi. Yüzünde bir tek gülümseyen çocuklarda bulunan bir ışık vardı. Dişleri yeni kabuğundan çıkmış taze badem gibi beyazdı.

Yanına oturdum. Konuşarak yola koyulduk. En son, galiba, Mart'ta birlikte olmuştuk. Anlatacak çok şey birikmişti.

Birkaç günden beri yağan yağmur ormanı yıkamış, renkleri canlandırmıştı. Yol kenarında, ağaçların altında, sonbahar çiğdemleri çıkmaya başlamıştı. Az sonra, koparılıp yolun kenarına atılmış çiğdemler gördük. Çiğdem yerde dik durur ama toplanınca, tıpkı gelincik gibi, hemen boynunu büker.

"Bunları koparmaya insan nasıl kıyar!" diye söylenerek örselenmiş çiçekleri yerden toplamaya başladı. Elinde küçük bir buket yaptı.

Uzun ağaçların uç dalları birbirine değiyor ormana açık yeşil, buhurdanı kendi olan bir tapınak görünümü veriyordu. Öldükten sonra, dünyayı özleyebileceksem eğer, insanlardan çok böyle yerleri özleyeceğim.

"Dün gece seni rüyamda gördüm," dedi. "Denizin dibinde balık gibi yüzüyordun. Ben de denizin altındaydım ve bir lagosla konuşuyordum. Lagos bana tam kırk yaşında olduğunu söyledi. Eşini bir köpek balığı yemiş. Ben de ona seni şikâyet ettim. 'Bu adam çok inatçı, dedim. Katır gibi'."

"Başka?"

"Lagosa, 'Eşini köpek balığı yediği için üzgünüm,' dedim. Bana, 'Hiç önemli değil,' diye cevap verdi. 'Deniz nasılsa balık dolu'."

"Başka?"

"Bir de iki yaşında istiridye vardı, denizin altını seyreden. Kırmızı. Logasla ben, ona çömez muamelesi yaptık."

Deniz kenarındaki büyük lokantada bizden ve kadınlı bir masadan başka kimse yoktu. 

Kurşuni ve ıslak günün içinde sıcak ve rahat, birer tek rakı içtik ve lüfer yedik.

Yaşlı bir çift olağanüstü yaşlı bir kadını koltuklarından tutup yürüterek deniz kenarında bir masaya oturttu. Kadın yürümüyor, sürükleniyordu. Derin bir mutsuzluk ve bezginlik ifadesi taşıyan yüzünde hiç renk yoktu.

Hayat enerjiyle başlıyor, takatsizlikle sona eriyor.

Rüzgâr esiyor, büyük dalgalar gürültüyle boş kumsala vuruyordu. Kayaların meydana getirdiği dar, bir teknelik bir koyda küçük bir tekne çalkalanıyordu. Rüzgarın tertiplediği kumlar boş, soyunma kulübeleri kilitli idi.

Yemekten sonra beni yine Darüşşafaka durağına bıraktı. Ondan ayrılmak istemiyordum.

"Sensiz yarım bir insanım," dedim.

"Ben de öyle," dedi.

Ama eskisi gibi değildi. Bir şeyler kopmuş, bir şeyler değişmişti. O evine döndü. Ben de otelin yolunu tuttum.

1 Aralık 2012 Cumartesi

İYİ, DAHA İYİ, ÇOK DAHA İYİ

Ozanköy

Saçlarımı kestirdikten sonra arabayı 'Ya Beleş'e sürdüm.

Çocukluğumda, sokak satıcıları, mallarının bedava denecek kadar ucuz olduğunu "Ya belleşşş!" diye bağırarak ilan ederlerdi. Yol kenarındaki bu üstü açık, salaş ama hayli müşterisi olan manav adını bu eski sokak çığırışından alıyordu.

Birkaç kilo mandalina alıp arabayı her zaman yüzdüğüm koya sürdüm.

Çevrede, kayaların üstünde duran mavi pantolonlu bir balıkçıdan başka kimse yoktu. Bir karga sürüsü 'grak grak' öterek koyun bir ucundan diğer ucuna uçtu.

Dağların üzerinde yağmur olmaya niyetlenen bulutlar birikiyordu ama güneşe kafa tutacak kıvama gelmemişlerdi. Güneş -yeryüzünün memesi - gözünü kırpmadan ışığını ve sıcağını yollamaya devam etti.


Dalgaların temizlediği kumların üzerinde kimse güneşlenmiyordu. Koy, sonbaharda ağaçların yapraklarını dökmelerinden daha büyük bir hızla, yüzücülerini dökmüştü.

Deniz, bakmaya doyulmaz, yeşil, mavi, şişedeki su berraklığında ve neredeyse kıpırtısızdı. İlk defa görüyordum bu rengi. "Tanrı denizi yaratırken aklındaki renk bu olmalıydı," diye düşündüm.

Mandalina yiyip bir süre bu dingin manzarayı seyrettim. Rahat olmam lazım ama içimden bir ses beni dürtüyordu. "Yeter artık, mandalina yemeyi bırak! Evde de yersin. Yüzeceksen yüz. Eve dön! Bilgisayara. Telefonlara. Televizyona. Gazetelere. İşin var!"

"İşin yok," dedim kendi kendime. "Kovuldun. Eskiden yapmak zorunda olduğun hiçbir şeyi yapmak zorunda değilsin. İstersen burada oturup akşama kadar mandalina yiyebilirsin. Saatlerce yüzebilirsin. Sabaha kadar kumda uyuyabilirsin. Tamamen özgürsün!"

Kendimi ikna edemedim.

Yılların alışkanlıkları, yaşam rutini kurulu bir saat gibi. Saati kurabilirsiniz ama, kırmadan, boşaltamazsınız. Kendiliğinden yavaşlamasını ve durmasını beklemek lazım.

Bir gece önce.

Ekrandaki sakallı profesör, "Ben bu ülkeyi ve insanlarını seviyorum," diyor. Yüzüne, bebek vaftiz eden papaz gibi, hafif tebessümle ambalajlanmış, sevecen ve şefkatli bir ifade veriyor. Susuyor. İzleyicilere "Vay be, ne derrin, ne harrika adam, bu ülkeyi ve insanlarını seviyormuş, asslan!" şeklinde düşünmeleri için zaman veriyor.

Çok makyajlı, çok dişli spikerin omuzlarından tutup onu sarsmasını, "Sana ülkeyi ve insanlarını sevip sevmediğini kim sordu, lanet herif! Soruma cevap versene!" demesini istiyorum ama, hayır. Sakallı ile mutabık. Coşkulu bir biçimde başını sallıyor. O da bu ülkeyi ve insanlarını sevenleri seviyor.

Bir süre karşılıklı tebessüm ederek, konuşmadan, birbirlerine bakıyorlar. Elele tutuşup, 'Chariots of Fire' filminin fon müziği eşliğinde, batan güneşe doğru yürüseler şaşmayacağım. Sakallı yeniden konuşuyor.

"Ne cezaevinde ne de dışarıda kimsenin ölmesini istemiyorum."

Tanrım! Ben neden bunu izliyorum yahu? Ben kurtuldum. Ölünceye kadar haber dinlemek, gazete okumak zorunda değilim.

O zaman neden bu salaklığı dinliyorum?

Bir mandalina daha soyuyorum. Parmaklarım yapış yapış... Havada narenciye kokusu var. Yüzüp eve dönüyorum.

Öğleden sonra, yağmurun ardından bahçede oturup çay içiyorum. Temiz, ıslak ve kokulu bir yeşilliğin içindeyim. Çiçeklenmiş ağaçlardan gelen kokuyu içime çekiyorum ve şükürlerden kâğıt uçaklar yaparak gökyüzüne yolluyorum. Çevremde beyaz şükür uçakları dolaşıyor.

Çamın altına nergis soğanı dikerken burnuma gelen kokuyu çocukluğumdan hatırlıyorum. Toprak, çürümüş çam iğnesi ve mantar.

Başımın çevresinde asabi bir sivrisinek bulutu oluşuyor.

Kaybolduklarını sanmış, yatağın üzerinde nisandan beri duran cibinliği indirmiştim ama birkaç yağmurlu günden sonra hava ısınınca geri döndüler. Bunlar yazın alıştığım, orta yaşlı, oturaklı, aile sivrisineklerine benzemiyorlar. Mini etekli, I Pad'lı, hatır gönül dinlemeyen, azgın yeniyetmeler. Yumurtalarını bir an önce bırakmak için sabırsızlanıyorlar çünkü muhtemelen havanın gene soğuyacağını hissediyorlar. Elimle kovuyorum ama dönüyorlar. Soğanları alelacele gömüp eve dönüyorum.

Aklıma çocukluğumda öğrendiğim bir tekerleme geliyor. "Every day, in every day, I am getting better and better." Her gün, her bakımdan, iyi, daha iyi, çok daha iyi oluyorum.

Şömineyi yakıyorum, çay yapıyorum ve ayaklarımı ateşe uzatıp Amazon'dan yeni gelen Bob Dylan biyografisini açıyorum.

1 Kasım 2012 Perşembe

BİR ÜLKEDE BİR KİŞİ BİR BİR SAYDI *

Bir duvar var, yıkılmıyor.
Bir şarkı var, duyulmuyor.
Bir mesaj var, ulaşmıyor.
Bir dağ var, aşılmıyor.
Bir sevgi var, paylaşılmıyor.
Bir cennet var, gidilmiyor.
Bir dua var, edilmiyor.
Bir rüya var, gerçekleşmiyor.
Bir giysi var, çıkarılmıyor.
Bir kılıç var, kınlanmıyor.
Bir yara var, kapanmıyor.
Bir kitap var, yazılmıyor.
Bir ağaç var, budanmıyor.
Bir söz var, söylenmiyor.
Bir çizgi var, geçilmiyor.
Bir ekin var, biçilmiyor.
Bir kapı var açılmıyor.
Bir barış var, yapılmıyor,
Bir hapishane var, boşalmıyor.
Bir ölü var, gömülmüyor.
Bir doğa var, sevilmiyor.
Bir göz var, görmüyor.
Bir kulak var, duymuyor.
Bir yürek var, açılmıyor.
Bir kader var, değişmiyor.
Bir hayat var, yaşanmıyor.

*Metin Münir'in kovulduktan sonra Milliyet'te yazdığı Veda Yazısı

31 Ekim 2012 Çarşamba

Akıllılar kuşku içinde, aptallar emin olursa

Dünya kifayetsiz muhterislerle doludur ve bunlar her yerde hak etmedikleri konumlardadırlar.
Meclis’te, bakanlar kurulunda, bürokraside, askerde, büyük şirketlerde, küçük şirketlerde, üniversitelerde, okul sıralarında... Hayatın her yolunda karşınıza çıkarlar.
Her yer “Buraya nasıl gelmiş,” diye şaştığınız, insanlarla doludur.
Neden akıllı ve bilgili kişiler alt kademelerde boğuşurken akılsız ve cahiller hızla basamakları tırmanır?


Geçen gün bir okuyucumdan aldığım iletiden sonra bu muamma çözüldü.
İleti Dunning-Kruger etkisinden bahsediyordu... Eminim duymuşsunuzdur.
Özetle şu: “Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır.”
Okuyucumdan aldığım, onun da bir arkadaşından aldığı ileti, Dunning-Kruger etkisini şöyle anlatıyordu:
“İşinde çok iyi olduğuna yürekten inanan ‘yetersiz’ kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine, her şeyin hakkı olduğunu düşünür! Ancak bu ‘cahillik ve haddini bilmeme’ karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur. ‘Eksiler’ kariyer açısından ‘artıya’ dönüşür. Sonuçta, ‘kifayetsiz muhterisler’ her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler...

Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında ‘fazla alçakgönüllü’ davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler... Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler... Muhtemelen üstleri tarafından da ‘ihtiras eksikliği’ ile suçlanırlar...”
Özetle, aptallar aptal olduklarının farkına varmayacak kadar aptal, cahiller cahil olduklarının farkına varmayacak kadar cahil oldukları için kendilerini akıllı ve bilgili sanırlar. Bu onları cesaret ve kendine güvenle doldurur.
Bilgili olanlar ise yeteneklerinin farkında olmazlar, başkalarının da kendileri kadar bildiğini sanırlar.


Cornell Üniversitesi’nde çalışan Justin Kruger ve David Dunning, bulgularını 1999’da açıkladı. Ama kifayetsiz muhterislerin avantajları onlardan çok önceden fark edilmişti.
Charles Darwin, 1871’de, “Cehaletin insanın kendine olan güvene yaptığı katkı, çoğu zaman, bilginin yaptığı katkından büyüktür,” diye yazdı.
İngiliz matematikçi ve feylesof Bertrand Russel ise 1930’da yazdığı Aptallığın Zaferi adlı denemesinde “Sorunun temel nedeni, modern dünyada, akıllılar hep kuşu içinde iken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır,” tespitinde bulundu.
“Gerçek tevazu yeteneklerinin farkında olmamak değil bu yetenekleri doğru biçimde ölçmektir.”
Rahmetli İsmet İnönü’nün namuslular ve namussuzlar için söyledikleri değiştirilip şöyle de denebilir:
“Bir memlekette akıl ve bilgi erbabı, akılsızlar ve bilgisizler kadar cesur olmadıkça, o memleket için kurtuluş yoktur.”

26 Ekim 2012 Cuma

Bilgi arttıkça acı da artar

Bazen, söylenmeye değer her şeyin çok eskiden söylendiğini düşünüyorum. Eski Ahit “Her şeyin mevsimi, göklerin altındaki her olayın zamanı vardır,” yazıyor. *
O zaman da öyleydi, bugün de, yarın da ve her zaman böyle olacak.
İhtiras zamanı var, ihtirastan arınma zamanı var.
Kazanma zamanı var, kaybetme zamanı var.
Biriktirme zamanı var, dağıtma zamanı var.
Alma zamanı var, verme zamanı var.
Ağırlaşma zamanı var, hafifleme zamanı var.
İlerleme zamanı var, durma zamanı var.
Baş kaldırma zamanı var, kabul etme zamanı var.
Gürültü zamanı var, sessizlik zamanı var.
Kalabalık zamanı var, tenhalık zamanı var.
Birliktelik zamanı var, yalnızlık zamanı var.
Büyük işlerin zamanı var, küçük işlerin zamanı var.
Kitap satın alma zamanı var, kitap dağıtma zamanı var.
Ütülü pantolon zamanı var, paçaları çamurlu pantolon zamanı var.
Boyalı ayakkabı zamanı var, boyasız ayakkabı zamanı var.
Yağmurdan kaçma zamanı var, yağmur bekleme zamanı var.
İnsanlar hiç değişmedi ve hiç değişmeyecek. Sıradan olanlar yeteneklilerin omzuna basıp yükselecek. Haris olanlar iyi niyetli olanların önüne geçecek. Kötüler cezalandırılmayacak, iyiler ödüllendirilmeyecek. Dünya yumuşak başlılara miras kalmayacak. Eşkıya dünyaya hükümdar olacak.
Eski zamanların görmüş geçirmiş kişileri biliyordu: “Önce ne olduysa, yine olacak,” dediler. “Önce ne yapıldıysa, yine yapılacak. Güneşin altında yeni bir şey yok.”
Bütün uğraşmalar boşunadır: “Kendimi bilgi ve bilgeliği, deliliği ve akılsızlığı anlamaya adadım,” dediler. “Gördüm ki, bu da yalnızca rüzgârı kovalamaya kalkışmakmış. Çünkü çok bilgelik çok keder doğurur, bilgi arttıkça acı da artar.
Lefkoşa’da, surlar içindeki Şandris lokantasının duvarında, “Sadece akılsızların saati hiç durmadan çalışır,” yazar.
Saatin peşinde koşma zamanı var, saati yavaşlatma zamanı var, saati durdurma zamanı var.

* http://www.bibleserver.com/text/TR /Vaiz1

24 Ekim 2012 Çarşamba

Bilgisayarın ölümü ve canlanışı

Hayatta kendime öğrettiğim derslerden biri, kaybolan şeylere, can değilse, üzülmemektir.
Boşanmalar, yer değiştirmeler, ekonomik krizler, arkadaş kazıkları, savaş; maddi durumumun kâr hanesinde yazılı birçok şeyin zarar hanesine geçmesine neden oldu. Evler, kitaplar, bugün yanına bile yanaşmam mümkün olmayan tablolar, halılar, kristal bardaklar, antikalar; hata, yanlış seçim ve şanssızlık çığlarının altında kaybolup gitti.
Umurumda bile olmadı, açık söylemek gerekirse.
Belki, karakter olarak, maddiyata fazla önem vermememin bunda rolü var. Maldan mülkten vazgeçmek, kazancımı kendime değil sevdiklerime harcamak bana zor gelmiyor. Bu nedenle muhtemelen hayatım düşkünler evinde sona erecek, ama, ne demişler? Kişiliğin neyse kaderin odur.
Ölürken yanında götüremediğin hiçbir şey senin değildir. Ha önce kaybetmişsin, ha sonra.
Geçen hafta, daha bir yılını doldurmamış olan MacBook Pro’m çökünce, kendi kendime, “Hadi gözün aydın, bu defa da yazdıklarını kaybediyorsun,” dedim.
Hard disk bozulmuştu ve değiştirilecekti. Ama hafızadaki yazıların kurtarılıp kurtarılmayacağı kesin değildi.
Yazdığım birçok şey bilgisayar dışında başka bir bellekte duruyordu.
Başlamış olduğum ama muhtemelen hiçbir zaman bitiremeyeceğim kitap dahil, yazmakta olduğum birçok şey yedeksizdi. Bilgisayarın yeni olduğu için çökmeyeceğine olan güvenim biraz fazlaydı galiba. Yazdıklarım geri kazanılamazlarsa bir daha yazılabilir miydi? Sanmıyorum.
Sonunda Apple servisi mükemmel bir iş yaptı. Hard disk’i bedava değiştirdi ve belleğindeki bilgileri kurtardı.


Geçen gün, sonbaharda sarı çiçek açan ağacın altında otururken, beş on metre solumda, incirin altından gelen bir çırpınma, boğuşma sesi duydum. Kalkıp sese doğru yürüyünce çöreklenmiş bir yılan gördüm. Bir tarla faresi yutuyordu. Fare sağa sola dönerek kurtulmaya çalışıyordu ama bu imkânsızdı. Sadece ön ayakları ve başı dışarıda kalmıştı. Yılan yavaş yutkunmalarla yutmaya devam ediyordu. Başını çevirip yılana bakıp duruyordu farecik.
Kedi Limon, yılanın önünde oturmuş, benim gibi, besin zincirinin bu gaddar işleyişini izliyordu. Yılan fareyi öldürürken, o da yılanı öldürmeye çalışıyordu. Duyduğum ses kedinin tırnaklarına hedef olmamaya çalışan yılanın kuru yapraklarda çıkardığı sesti.
Limon, karnında kocaman bir fare bulunduğu için hızlı hareket edemeyen yılanı eninde sonunda öldürecekti.
Bağırarak onu oradan kaçırdım ve yerime döndüm. Farenin, bataklığa düşen insan gibi yılanın ağzında yavaş yavaş kayboluşunu izlemek istemiyordum.
Demek istediğim bu işte. Kayıp dediğin farenin uğradığı. Bununla karşılaştırınca, sahip olduğun şeyler... İçinde birkaç gece geçirdiğin bir otel odası gibi. Ama, belki, bunu anlamak için kuyruğu biraz hayat denilen yılana kaptırmak gerek.

20 Ekim 2012 Cumartesi

Türkiye sıra değil kitledir

Türk Hava Yolları’nın havaalanındaki bilet gişesinin önünde bir kişi vardı. Arkasında kuyruğa girdim.
Az sonra aralarında konuşan iki erkek, telaşla geldi. Ceketli kravatlı olanın elinde bir e-bilet vardı. Diğeri, asık suratlı ve hödük tavırlı olanı, onun refakatçisi olmalıydı. Kravatlı olanı solumda ve biraz arkamda durdu. Hödük, gişede işini görmekte olan kişinin sağında, benim önümde mevzilendi.
Bu şekilde bir kütle meydana getirdik.
Eğer bir veya birkaç kişi daha gelirse, kimin kimin arkasında olduğunu bilemeyecekleri için kendilerini rastgele kütleye ekleyecekler. Sıraya girme kültürü veya eğilimine sahip olsalar bile, sıraya giremeyecekler çünkü kimin arkasında duracaklarını bilemeyecekler. Çünkü sıra yok. Kütle var.
Onlardan sonra gelenler de sıraya giremeyecekleri için kütle büyüyecek. Kütle ile birlikte kargaşa da büyüyecek.
Bu olgu bir hipotez oluşturuyor: Genel bir kural olarak, bir mal veya hizmetin sıra ile satıldığı mekanlarda Türkler sıra meydana getirmez, kütle meydana getirir.
“Sıra kültürü olmaması”, terbiyesizlik, saygısızlık veya hödüklüğün bu olguda baş rol oynamadığını sanıyorum. Her ne kadar bunlar kişi bazında etkili olsa da.
Bence esas neden güvensizliktir.
Kişi, sıraya girerse, verilen mal ve hizmetin sıraya göre verileceğine, adil bir şekilde dağıtılacağına güvenmediği için sıraya girmek istemez. Ya gişedeki kayırmacılık yapacaktır, diye düşür. Ya birileri sırayı bozacaktır.
En iyisi, mümkün olduğu kadar gişeye yakın bir yerde durmak, hem gişedekini hem de sıradakileri denetlemektir.
Gişeye yakın olmanın ek bir avantajı da var. Memurla göz teması kurup “İşimiz çok acil, bi zahmet...” falan denebilir. Bu şekilde bir başkasının yapacağı veya yapmayı düşündüğü kesin olan şeyi yapmak için stratejik avantaj elde edilir.
Bir de, kütle yaparsan sıranın kimde olduğu kesin olmaz. Bir numara ile daha önce gelenlerin önüne geçilebilir.
Türkiye, yeryüzünde, insanların birbirine en az güvendiği üç ülkeden biridir. Türkiye’de insanların yaklaşık onda biri genelde insanlara güvenebileceğini söylerken, İskandinav ülkelerinde bu oran yüzde 80’ler civarındadır.
Bu bilgi de ikinci bir hipotezin oluşmasına yol açıyor:
Sıra düzen demektir. Kitle kargaşa demektir. Türkiye’de insanlar birbirine güvenmedikleri, haklarına saygı duyulacağına inanmadıkları için sıraya girmek istemez. Sıraya girmemek, yani düzen yerine kargaşayı seçmek, yaygın bir eğilimdir. Birçok alanda, değişik şekillerde tezahür eder.
Bu nedenle, Türkiye bir sıra değil bir kitledir.
Bu nedenle trafiği, mahkemeleri, eğitimi, değişik mezhep ve ırklara mensup kişilerin arasındaki ilişkileri düşünün, Türkiye’ye düzen değil kargaşa hakimdir.
Bilmiyorum bana katılıyor musunuz?
NOT: Ölü Mcbook ve ebediyen kaybetmek. Bu konudaki yazımı çarşamba günü okuyabilirsiniz.

19 Ekim 2012 Cuma

Bilgisayarın (hıçkırma!) ölümü

Apple dizüstü bilgisayarım pazar günü yavaşlamaya başladı.
Pazartesi yavaşlamaya devam etti.
Salı günü “Sana doyum olmaz,” deyip öbür dünyaya göç etti. Kucağımda öldü derler ya. Aynen öyle oldu.
Ölüm şu şekilde meydana geldi. Ekran siyah oldu. Üzerinde beyaz hurufatla, Einstein’ın E=mc2 formülünün açılımını andıran kelimeler ve sayılar belirdi. Feci bir şeylerin olmakta olduğunu veya olmuş olduğunu anlamak için Steve Jobs olmaya gerek yoktu. Ekranın sağ üst başından başlayıp düşen bir uçak gibi aşağıya akan kelime ve rakamlardan ilkinin “panic” (panik) olması ne olup bittiğini gayet güzel anlatıyordu.
Ekranın ortasında da bir kutu belirdi. Kutuda, beş-altı dilde, güç düğmesine basıp bilgisayarı kapat, aynı düğmeye basıp aç komutu bulunuyordu. Bilgisayarı, herhangi bir sonuç almadan, epey açıp kapadım. Sonra, kadere boyun eğdim. Felek, en sevgili sevgiliden bile fazla kucağımda vakit geçiren 13 inçlik McBook’umdan beni ayırmıştı. Beraberliğimizin daha ilk yılı bile (hıçkırma!) dolmadan.
Bir virüse mi kurban gitmişti? Bir saldırıya mı? Bir imalat hatasına mı?
Ertesi gün, yani çarşamba, cesedi çantaya koyup otopsi için Apple hastası bir arkadaşımın önerdiği Apple dükkanına gittim. Çantayı açıp maktulü masanın üzerine uzattım. Güç düğmesine dokundum. Siyah sayfa yeniden açıldı.
“Tamam,” dedi bilgisayarcı böyle sayfaları çok görmüş bir insan edasıyla. “Hard disk’te bir sorun var. Bırakın, açıp baktıktan sonra size haber vereceğim.”
Uzun etmeyeyim. Hard disk, benim de tahmin ettiğim gibi, vefat etmiş. Yenisi ile değiştirilecekmiş. Bu arada hafızasındaki yazıları kurtarmaya çalışacaklarmış. Kurtarıp kurtarmayacaklarını yarın (cuma) öğreneceğim.
Ümitli miyim? Hayır? Neden? Çünkü ümitli olmamak kişiliğimin temel taşlarından biridir. Hatta temel taşı. Çekin o taşı, beni ümitli yapın, kişiliğim benim MacBook Pro gibi kucağınızda can verir. İyimser bir Metin Münir. Brrrr. Düşünemiyorum.
İyi de bütün bunları size neden anlatıyorum?
Aynı anda dört-beş, bazen altı-yedi köşe yazısı yazarım. Çünkü yazı günüm geldiğinde, Veresiye Veren Adam gibi, “Tanrım bugün ne yazayım,” diye başımı kaşımak istemem. Yazılar değişik bitmişlik düzeyindedir. Yazı günü gelince bunlardan birini seçer, sonsuz defa gözden geçirir, 'Send' düğmesine basarım.
Bilgisayarımın, daha dün annemizin kollarında yaşarken bugün mort olacağı aklıma gelmediği için bu yazıları yedeklemek de aklıma gelmedi, ne yazık ki.
Dünyada bir insanın yapabileceği çook sıkıcı şey var. Bu sıkıcı şeyler arasında en sıkıcı olanı yazıp bitirdiğin bir yazıyı yeniden yazmaktır. Bugün yayımlanmak için yazdığım yazı mevta olmuş hard diskin karanlıklarında kayıp bir ruh gibi dolaşırken onun yerine bu yazıyı yazdım.
Yarın ne olur? Açık konuşmak gerekirse, hiçbir fikrim yok. Ya hard diskteki hafıza kurtarılır ve depoladığım yazılarıma geri dönerim. Ya da... Bilemiyorum artık. Yarın hep birlikte öğreneceğiz.

13 Ekim 2012 Cumartesi

Ve ölümün hükmü geçmeyecek

Geçenlerde yazmaya hazırlandığım bir yazı için araştırma yaparken Dylan Thomas’ın uzun zamandan beri okumadığım bir şiiri çıktı karşıma.
İçki bağımlılığı yüzünden otuz dokuz yaşında (1914 – 1953) ölen Galli şairin en ünlü iki şiirinden biri idi karşılaştığım.
"Do not go gentle into that good night - O güzel geceye tatlı tatlı teslim etme kendini.” Ya da ona benzer bir şey.
Şiiri, yaşlı, ölümün eşiğinde olan babası için yazmıştı. Ölüme direnmesini, isyan etmesini, karşı durmasını istiyordu. O güzel geceye efendi efendi teslim olmamalıydı.
Şiiri yazdıktan iki sene sonra kendi teslim olacağını nereden bilebilirdi.
Uzun zamandan beri okumadığım şiiri susuz kalmış gibi okudum. Sonra bundan da daha çok sevdiğim, belki de Dylan’ın en ünlü şiiri olan And Death Shall Have no Dominion’unu okudum. Ve Ölümün Hükmü Geçmeyecek.

 ... Dirseklerinde ve ayaklarında yıldızlar olacak;
Delirmiş olsalar bile akıllanacaklar, 
Denizin dibine batmış olsalar bile çıkacaklar, 
Aşıklar kaybolsa bile aşk kaybolmayacak; 
Ve ölümün hükmü geçmeyecek.
 
Dylan’ın şiirlerini anlamak, analiz etmek İngilizler için bile zordur. Bilinmeyen veya sadece edebiyat akademisyenlerin çözdüğü veya tahmin edebileceği atıflar içerirler. Ve tam olarak anlaşılması belki de olanaksız deyimler, cümleler.
Sorulabilse, üzerinden yıllar geçtikten sonra, belki o bile ne demek istediğini tam hatırlamayacaktır. “Ne demek istemişim,” diye kendine soracaktır.
Bunlar şiirlerin güzelliğinden bir şey götürmez, ama. Bir şeyi tam anlamıyla sevmek, tam anlamıyla anlamaya bağlı olsaydı hiçbir kadına (veya erkeğe) aşık olunamazdı.
Zaten, dünyada tam anlamıyla anlaşılabilen ne var?
Şiiri anlamaya çalışırken yaptığım araştırma sırasında ilginç bir site keşfettim. Sitede, Thomas'ın şiirinin İngilizce orijinali, ve Talat Halman, Bülent Ecevit, Ülkü Tamer, Şehnaz Tahir, Vehbi Taşar, Recep Nas, Öykü Didem Aydın tarafından yapılan çevirileri vardı.* Okuyunca, bütün çevrilerin eksikler, yanlışlar, orijinalinde olmayan anlam yükleriyle dolu olduğunu gördüm.
Nasıl olmasın? Batı kültüründe doğmamış, dini Hıristiyan olmayan, İncili iyi bilmeyen kim, bu şiirde, başlık dahil bir çok şeyin o kutsal kitaptan alındığını bilebilirdi? Eskiden beri şiirin çevrilemez olduğunu düşünürüm. İlle de çevrilecekse, en pratik yöntem kafiyeleri falan unutup düz çeviri yapmaktır. Ve bu işi yabancı dili mükemmel olanlara bırakmak.
Demek istediğim, yazılışından nerdeyse 80 yıl sonra bu şaheser hala çevirmenini arıyor.
Çok isterdim ama bu, herhalde, ben olmayacağım.
Ve ben, zamanı geldiğinde, o güzel geceye tantana koparmadan teslim etmek niyetindeyim kendimi. Tatlı tatlı veya başka türlü.
*http://yorumokuyorum.blogcu.com/dylan-thomas-and-death-shall-have-no-dominion-ey-olum/6999964

6 Ekim 2012 Cumartesi

Hafif olması gereken yüreğim ağır

OZANKÖY
Anayoldan, artık pek kullanılmayan eski sahil yoluna sapmamış olsaydık küçük beyaz balıkçılları göremeyecektik.
Küçük bir koyda, karaya yakın, koyu, cilalı kayaların üzerinde oturuyorlardı. Dokuz on tane vardılar. Hemen arabayı durdurdum ve motoru söndürdüm. Tedirgin, kalkar gibi olan kuşlar yerlerine döndü. Yüzlerini ufka çevirdiler ve insanların becermesi artık mümkün olmayan bir sabırla, kıpırdamadan durdular. Benim göremediğim şeyler görüyorlar, benim düşünmediğim şeyler düşünüyorlardı. Ama ne?
Bugün birbirimizi anlamıyoruz ama, belki, öldükten sonra, ruhlarımız aynı dili konuşacak ve onlarla sohbet edip kainatın bu sulak bahçesinde küçük beyaz bir balıkçıl olmanın nasıl bir şey olduğunu öğrenebileceğim.
İnce bacaklı, kar beyazı bu mucize yaratıkları seyretmek harika bir şeydi. Nasıl bu kadar güzel olunabiliyordu? Ve neden?
“Çok şanslıyız,” dedim yanımda oturan arkadaşıma. Ekledim: “Kuşlar insandan korkarlar ama arabadan korkmazlar. Nedense.”
Onun, İstanbul’daki evinin mutfağında, bir muhabbet kuşu var. “Başımı, burnumu neredeyse tellere değecek kadar yaklaştırıyorum, kaçmıyor,” dedi. “Ellerimi uzattım mı kafesin en arkasına kaçıp panik sesleri çıkartıyor.”
Bir süre balıkçılları izleyip kuşların esrarengizliğini düşündük. Sonra motoru çalıştırdım, kalkıp uzaklaştılar, yola devam ettik.
Onları görmek otomobildeki keyfi yükseltti, gölgeleri kaldırdı, en son kaybolan şeyin ümit olduğunu hatırlattı.
Yanımdaki kadın çok eski bir arkadaşımdı. Kocasını birkaç yıl önce El Kaide’nin yaptığı bir suikastta kaybetti. Yaşgünü armağanı olarak onu Karpaz’da küçük bir motele götürüyordum.
Bulutlu bir gündü. Uzaklardan gök gürültüsü geliyordu. Bir yerlere son baharın ilk yağmuru düşüyor olmalıydı. Bir ara çiseledi ama arabanın camlarını kirletmekten başka bir iş başaramadı. Yaz gitmeye çalışıyor gidemiyor, sonbahar gelmeye çalışıyor gelemiyordu.
Az sonra sahilde kum zambaklarının çiçek açmış olduğunu fark ettim.
“Görüyor musun,” dedim, orasını işaret ederek.
“Evet,” dedi. “Her taraf çöp dolu. İğrenç.”
“Çöpleri değil. Çiçekleri görüyor musun?”
Bir süre baktı. “Evet, şimdi gördüm. Ama neden bu kadar çok çöp var?”
“Burada oturan Türkler kuzey Ak Deniz’in en pis insanlarıdır. Burası Kuzey Kıbrıs Çöp Cumhuriyeti’dir. Lütfen, neden diye sorma. Günümü berbat etme.”
Çok geçmeden azalmış, yorulmuş, yıldırılmış ama hala güzelliğini kaybetmemiş yerlere geldik. Sonra Balalan’ın yanından burunun güney kısmına geçtik ve kıyıdaki motele vardık.
Arkadaşım odasına çekildi. Mayomu giyip denize girdim. Gene çiseliyordu. Yüzerken, denizin üstünde, bulutların önünde, bir gökkuşağı belirdi. Gireni, çıkanı olmayan bir kapı. Az sonra ona paralel bir gökkuşağı daha çıktı. İlk defa ikiz gökkuşağı gördüm.
Deniz, tepeler, gökyüzü, bulutlar, gökkuşağı, esintideki hoş koku... Dünya nasıl bu kadar güzel olabiliyordu? Bu güzellik nasıl bu kadar az fark edilebiliyordu? Nasıl bu kadar büyük bir umursamazlıkla tahrip ediliyordu?
***
Hafif olması gereken yüreğim ağır çünkü kat ettiğim yol anılarla dolu. Denizden su ile birlikte onun da sesi geldi. Kumlardan çiçeklerle beraber o da çıktı. Yolun sağında uzayan dağ birlikte yürüdüğümüz ve bir gün yürümeyi düşündüğümüz patikalarla dolu. Yağmurlar düştüğünde Kantara kalesine giden yolda açacak olan siklamenler birçok defa bizi beraber gördü. Susuz bir derenin ikiye böldüğü, ekin dolu vadiye bakan tepedeki laleler her ilkbaharda geleceğimizi bilir.
Hafif olması gereken yüreğim ağır.

30 Eylül 2012 Pazar

Karanlık günler için aydınlık sözler

  •  Tanrının, ümidi yarattığı gün ile ilkbaharı yarattığı gün muhtemelen aynıdır. Bern Williams
  •  Bahçe bahçıvanın ektiğinden fazla şeyler verir. İspanyol atasözü 
  •  Bahçeme buyurmaz mısınız? Güllerim sizi görsün istiyorum. Richard Sheridan 
  •  Sevilen yaşlı bir adam çiçek açmış bir kıştır. Edgar Z. Friedenberg 
  •  Harcamaktan keyif aldığınız zaman boşa harcanmış zaman değildir. Bertrand Russell 
  •  Bir çocuğun şarkı öğrenmekten daha kolay öğrendiği bir şey var mı? Anonim 
  •  Çocuklar gülümsemeyi anne babalarından öğrenir. Shinichi Suzuki 
  •  Eninde sonunda, kazananlar, kazanacağına inananlardır. Richard Bach 
  •  Öğretme sanatı, genç akıllarda var olan doğal merakı, bilahare tatmin etmek amacıyla, uyandırmaktır. Anatole France 
  • Birinci en iyi meslek şarkı yapmaktır, ikinci en iyi meslek söylemek. Hilaire Belloc 
  • İncelenmemiş hayat yaşamaya değmez. Sokrat 
  • İnsan, çoğu zaman, kaderi ile yüzleşmemek için yolunu değiştiğinde kaderi ile burun buruna gelir. Fransız Atasözü 
  • İyi yürekli olmak insanları hak ettiklerinden fazla sevmektir. Joseph Joubert 
  • Ağaç dikmek kendinde başkalarını da sevmek demektir. Thomas Fuller 
  • Eğitimin amacı boş bir kafanın yerine açık bir dimağ koymaktır. Malcolm Forbes 
  • İnsan aletlerinin aleti oldu. Henry David Thoreau 
  • Ne kadar uzun yaşarsan yaşa, yaşlanma. Albert Einstein 
  • Çok erken yaşlanırız, çok geç akıllanırız. Pennsylvania atasözü 
  • Bilgeliğe üç yoldan ulaşabiliriz: (1) Düşünerek. Ki en asili budur. (2) Taklit ederek. Ki en kolayı budur. (3) Tecrübeyle. Ki en acısı budur. Anonim 
  • Düşünülebilen her şey açık düşünülebilir. Söylenebilen her şey açık söylenebilir. Ludwig Wittgenstein 
  • Bir şey söylemek istediğin için yazmazsın. Söyleyecek bir şeyin olduğu için yazarsın. F. Scott Fitzgerald 
  • Eğer çukurda isen kazmaya devam etme. Will Rogers 
  • Keşfin önündeki en büyük engel cehalet değildir. Biliyorum sanmaktır. Daniel J. Boorstin 
  • Akıl yakılacak bir ateştir, doldurulacak bir kap değil. Plutark 
  • Akıl, düşündüğünde, kendi kendine konuşmaktadır. Plato 
  • Düşünmek en zor iştir. Bu mesaiye girişen çok az kişi olması bu yüzdendir. Henry Ford 
  • “Yapılamaz,” diyen yapmaya çalışana mani olmasın. Çin atasözü 
  • Yalanla kedi arasındaki fark kedinin sadece dokuz canı olmasıdır. Mark Twain 
  • Özgürlük iktidarı paylaşmaktır. Çiçero 
  • Eğer dürüstseniz geriye kalan hiçbir şey önemli değildir. Eğer dürüst değilseniz geriye kalan hiçbir şey önemli değildir. Alan Simpson

22 Eylül 2012 Cumartesi

Azat bezat, beni gözet

Ozanköy
Gün batımına doğru denize girdim, her zaman yüzdüğüm yere kadar açıldım.
Ayaklarımı çırparak olduğum yerde dönerken ve halime şükrederken, bir kuş, birkaç metre ileride, suyun üzerine indi ve kalktı. Serçeden küçük, karnının altında sarı, mat çizgileri olan bir kuştu. Balık mı avlıyordu?
Buralarda bazen gördüğüm, çılgın mavili yalıçapkınlarından değildi. Balık avlayamayacak kadar küçüktü, sanki. Gene suyun üzerine indi, kalkmaya çalıştı, birkaç santim yükseldikten sonra oturdu ve az durduktan sonra çırpınmaya başladı. Kanatları ıslanmış ve kalkamıyor olabilirdi. Belki uçuş acemisi bir yavruydu. Boğulabilirdi.

Yüzüp avucumu suya daldırdım ve kaldırıp onu avucuma aldım. Suya atladı. İkinci denemede başardım. Parmaklarımın ucunda durdu. Sağ ayağını baş parmağımla işaret parmağım arasında hafifçe sıkıştırdım. Ama, sanki, onu kurtarmaya çalıştığımı anlamış gibi, çırpınmayı bıraktı. Hareket etmeden, hafif ve sıcak, ellerini arkasına kavuşturmuş kaşif bir kaptan gibi, yüzü karaya dönük, avucumun içinde durdu. Kayalıklara doğru yüzdüm. Oradan genç bir çift suya iniyordu. Suyun üzerindeki elimde kuş olduğunu gördüler.
“Yardım edeyim mi?” diye bağırdı adam.
“Evet!”
Hızla bana yüzdü. Kuşu ona verdim. Avcunda kuş, kayalığa çıktı. Yerden havlusunu aldı. “Kurulamaya çalışıyorum,” diye bağırdı. Havluyu çadır gibi yapıp kuşu altına yerleştirdi. Denize geri döndü. Konuşmaya başladık. Koya yakın oturuyorlarmış.
“Rejim yapıyoruz,” dedi kadın. “Biraz da yüzelim dedik.”
Ana yol üzerindeki bir dükkanda petshop çalıştırıyorlarmış.
“Eve gidinceye kadar kanatları kurur. Onu avluda serbest bırakırız,” dedi adam.
“Yarın dükkana gelip rapor alırım.”
Eve gidince doğacı dostum Süha Umar’ı aradım. Kuşu tarif edince “İskete,” dedi. “Üç cinsi var. Seninki küçük iskete olmalı. Göçmendir ama kışı senin oralarda geçiriyor da olabilir.”
Cinsi ne olursa olsun, bir kuşu ölümden kurtarmıştık.

Amerikalıların uzaya fırlattığı “Voyager Bir” adlı uydu, 34 yıldan beri, güneş sisteminin dışına çıkıp yıldızlararası alana girmek için yolculuk yapıyor. Bugüne kadar 18 milyar kilometreden fazla yol kat etti. Bir tek kuşa rastlamadı. Belki de rastlaması için kainatın sınırına (öyle bir sınır varsa) kadar gidip buraya geri dönmesi gerekir.
Kimilerine göre kainat hayat kaynıyor. Ama kaynıyor olsa bile, yıldızlar ve yıldızların içinde döndüğü karanlıklarla karşılaştırıldığında, hayat kozmostaki en ender şeydir. Her canlı değerlidir.


Ertesi gün kuşun götürüldüğü petshop’a uğradım. “Dün eve geldiğimizde karanlıktı. Onu bir kafese koyduk. Bugün bırakacağız,” dedi plajdaki kadın.
Aklıma eski günler geldi. Çocukluğumda, kuş veya başka bir yaratık yakaladığımızda, büyükler bunun günah olduğunu, onları serbest bırakmamız gerektiğini söylerlerdi. “‘Azat, bezat, cennet yolunda beni gözet,’ de, bırak gitsin.”
Suyu içilebilen dereler, kuş dolu gökler, zehirsiz meyveler ve hormonsuz sebzeler gibi bu söz de kayboldu.
Benim için değil, ama.

15 Eylül 2012 Cumartesi

Zeki kadın, estetikli kadın

Bir süre önce “Zeki erkek, seksi mi?” başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu yazının, çoktan çöp tenekelerinde kaybolduğunu sanırken, 48 yaşında olduğunu söyleyen bir kadından şöyle bir not aldım:
“Bir erkeği en çekici kılan özelliğin (zeka) olduğunu düşünürüm. Kadınla erkek arasındaki gizemli ilişkiyi daha çok üreme, soyun devamı gibi nedenlerle açıklayan sosyal Darwinizm’e göre zeki erkek aynı zamanda sağlıklı, genleri güçlü erkektir. Zeki erkeği tercihte kadın için pragmatik bir yön olabilir.
Her ne olursa olsun, zeka ve bilgiye, hayatı öğrenmeye, yorumlamaya ilişkin merak, sanırım, en belirleyici ve temel etken, kadının erkeği tercihinde.”
Ve sordu: “Peki, zeki kadının durumu ne dolaylardadır?”
Bu soruya şu cevabı verdim:
“Zeki kadınla birlikte olmak harikadır. Aptal (ve cahil) bir kadınla olmak cehennemdir. Ama, açık konuşmak gerekirse, kadının sadece zeki olması yetmez, biraz da güzel ve kadınsı olmalı. Nasıl kadın çocuğuna bakacak zeki, güçlü, eve ekmek getiren bir erkek isterse, erkek de ona güzel ve sağlıklı çocuk verecek, geniş kalçalı, iri göğüslü bir kadın ister. Doğa tuzağını böyle kurdu.”
Sonra, şimdi hatırlayamadığım bir nedenle, konu estetik ameliyata geçti.
“Çok küçük göğüsleri olan bir kız arkadaşım vardı,” diye yazdım. “Bir gün onu iri memelerle gördüm. Neden yaptın, diye sordum. ‘Bir odaya girdiğimde herkes bana baksın istiyorum,’ dedi. Benim için, onu seksi yapan küçük göğüsleriydi oysa ve olduğu gibi olması. Çarpıcı bir güzellikte olmasa bile, benim için çok güzeldi. Bir tipti. Bunu anlamadı. Benim için çok çekici olan gözlüklerini de attı. Başka taraflarını da düzelttirdi.
Dün denizde bir kadın gördüm ve bu uzun zamandır düşündüğüm bir şeyin yeniden aklımın ön tarafına geçmesine neden oldu.
Hiç kimse fizik olarak mükemmel değildir ve hatta olmamalıdır. Doğada mükemmellik yoktur. Bu kadın tombuldu. Bacakları kalındı. Küçük bir göbeği vardı. Göğüsleri de küçüktü. Ama benim için müthiş seksi idi.
Herkes birileri için çekicidir
Güzel olmakla çekici olmak arasında fark var. Kim için kimin çekici olduğu da hiç çözülmeyecek bir muammadır. Her erkekte çekici bir kadın, her kadında çekici bir erkek şablonu var bence ve bu herkes için değişiktir. Bu nedenle, herkes, birileri için çekicidir: Çirkin de çekicidir, şişman da, yaşlı da.”
Okuyucumun cevabı şu oldu:
“Kendilerini estetiğin donukluğuna ve sahteliğine bırakan kadınlar (ya da erkekler) aslında onları özgün ve tekil yapan bir şeylerden sonsuza kadar vazgeçiyorlar.
Matematiksel bir şekilde açıklayabileceğimiz, ölçülere oturtabileceğimiz bir şey değil, çekicilik.
Dergilerdeki manken kızların görünüşünün ideal olduğu anlayışına kapılan her insan, muhtemelen bir yerlerinin eksik ya da çirkin olduğunu düşünüyordur. İronik bir şekilde, aynı anda bu özellikler, biraz göbek, ufak göğüsler, büyükçe bir ağız, bir başkasına bilinmez bir şekilde çekici gelecek.
Yüzde yüz mükemmelliğe izin vermeyen doğa da sanırım benzer bir şeyleri söylüyor bize: Mükemmellikte sanki eksik bir şeyler var, başı sonu belli olan, biraz sıkıcı.
Sanırım Proust’tu, klasik anlamda güzel kadınların hayal gücü eksik erkeklere bırakılması gerektiğini söyleyen.”
Ne diyorsunuz?

8 Eylül 2012 Cumartesi

Eylül

Akşamüzeri batmakta olan güneşin bahçeye uzattığı gölgelerden anlıyorum mevsimin değişmekte olduğunu.
 
Güneş, iki gölge arasında upuzun yatıyor, uykuda, canlı bir yaratık gibi. Çok geçmeden gölgeler yorgan gibi üstünü örtecek, sonra hepsinin üzerine de karanlık serilecek.
 
Bir sessizlik var. Sonbahar, nedense, hep sessiz gelir.
 
Günler kısalıyor.
 
Ağustosböceklerinin ötüşü kesildi. Serçeler saçakların altındaki yuvalarına dönüyor. Turistler kuzeye, kuşlar güneye göçtü. Arı kuşlarının, kırlangıçların seslerini duymuyorum artık.
 
Geceleyin dağdan gelip perdeleri içeri üfleyen rüzgar serin.
 
Av mevsimi açıldı.
 
İrisler topraktan dışarı çıkmaya başladı. Portakallar, limonlar, mandalinalar koyu yeşil, hızlı hızlı su topluyor.
 
“Abdullah, kazana odun doldur, ateşi de hazırla,” diyeceğim günler yaklaşıyor.
 
Bitki çayları. Fangrili çorba günleri. Kaşmir çorap geceleri. Sandıktan çıkan yorgan. İlk kazak. Geceleyin üşüyerek uyanmak ve kalkıp, ilk defa, pencereleri açmak yerine kapatmak.
 
Yakında, kucağımda bilgisayar yazı yazarken veya çay yaparken, düşen yaprakların süpürülmesinin sesini duyacağım.
 
Uzun geceler için yeni kitaplar ve DVD’ler ısmarlamalıyım.
 
Salonu boyattım, resimlerin yerini değişirdim. Alt katın yola bakan ve hep kapalı olan panjurları artık gece gündüz hep açık. Işık odaları genişletti.
 
Acaba ilk yağmur ne zaman yağacak? Acaba geçen seneki kadar çok yağmur olacak mı? Kuyu gene su dolacak mı? Bitkiler, sessiz çığlıklar atarak, hareket etmeden dans edecek mi?
 
Bin sene yaşasam yağmurun arkasından patlayan yeşilliğin, çam iğnelerinin ucuna dizilen yağmur damlalarının, süratle büyüyüp açılan çiçeklerin, toprak kokusunun, anemonların ve siklamenlerin, koparılmaya hazır mandalina ve yafa portakallarının güzelliğine doyamam.
 
Neden dünya bu kadar güzel iken bu kadar mutsuzluk var? Neden bu düzen böyle kuruldu? Çünkü kaynaklar kıt ve doğa en güçlünün tarafını tutuyor. Doğanın kitabında hak, hukuk, eşitlik, mutluluk yok. Üremek ve çoğalmak var. Bilinmesi mümkün olmayan bir nedenle, kainatın bu gezegeni, canlıların içinde hapis olduğu bu bostan, hep yeşil, güzel ve dolu olmalı.
 
Akşamüzeri, ilk defa, denizde benden başka kimse yoktu. Süt mavisi gökyüzünün altında su uyuyordu. İçeri açılınca boş limandan açılan bir balıkçı teknesi gördüm. Uzaktaki bir kotra suyun üzerinde unutulmuş beyaz bir bone gibi duruyordu. Karşıdan büyük başlı bir kuşa benzeyen büyük, kül renkli bir bulut belirdi. İzlerken, kim bilir hangi fizik kuralının etkisiyle, dağıldı, küçük parçalara bölündü.
 
Sonra, sahile yaklaşırken yirmilerinde, küçük bikinili, tombul bir kadının sağımdaki kayalardan usulca suya girdiğini gördüm. Küçük bir göbeği vardı. Kayalardan denize kolay girilen yeri bilememesinden buraya ilk defa geldiğini anladım. Yavaş yavaş, sırtüstü yüzerek yanımdan geçerken suda olmaktan ne kadar büyük haz duyduğunu gördüm yüzünde. Belki de bütün gün çalışmıştı. Eve gider gitmez, günü atmak ve serinlemek için, mayosunu giymiş buraya gelmişti.
 
Eve döndüğümde karanlık olmuştu. Elektrikler kesikti. “Bir mum yakmak karanlığa küfretmekten iyidir,” sözünü hatırlayarak bir mum yaktım ve ışığında duş alıp, ertesi sabah yaşamaya da ölmeye de hazır, erkenden yattım

1 Eylül 2012 Cumartesi

Susma arkadaşı

Köşe yazarı olmanın en güzel taraflarından biri (benim için, hiç olmazsa) tanımadığınız kişilerden aldığınız maillerdir. Kim olduğunu, nerede oturduğunu, ne iş yaptığını, kaç yaşında olduğunu, neye benzediğini, hatta cinsiyetini veya adını bile bilmediğiniz kişiler size yazar. Bazen birkaç cümle, bazen uzun. Bazen bir sürprizle* birlikte.
Mesajlar bazen gününüze bir ışık topu gibi düşerler, bazen bir havan topu gibi. Bazen birkaç mektupluk, bazen yıllar süren yeni bir gökyüzü arkadaşınız olur.
 
En iyi arkadaşlarımdan biri beş yıldan beri mailleştiğim profesör bir kadındır. Onu sadece bir defa, birkaç saatliğine gördüm. En sık mailleştiğim kişidir. Eminim arkadaşlığımız hayat boyu sürecek.

Geçenlerde aldığım bir mektupta bir kadın, “Sizin ruhunuz duymasa da siz benim susma arkadaşımsınız” diye yazdı.
 
Daha önce duymadığım ‘susma arkadaşı” tanımlaması ilgimi çekti. Ne demek istediğini sordum.
 
Şöyle cevapladı:
“Susma arkadaşı, kendinizi konuşmak zorunda hissetmediğiniz, konuşmadan ve bundan da rahatsız olmadan saatlerce vakit geçirebileceğiniz kişi. Birlikte, ama yalnız, bir anlamda. Birinin hemen yanınızda var olduğunu bilmek, hiçbir şey beklememek ve hiçbir konuda zorunluluk hissetmemek. (Böyle)... bir arkadaşım vardı. Hemcinsim. Bir araya geldiğimizde hiç konuşma ihtiyacı hissetmeden saatlerce zaman geçirebiliyorduk. Birimiz kitap okurken diğerimiz aylak aylak pencereden dışarıyı seyredebiliyordu. Birimiz televizyon izlerken diğerimiz başka bir şeyle uğraşabiliyor ve bundan da rahatsızlık duymuyorduk. Çok uzun yıllara dayanan arkadaşlığımız da yoktu. Konuşmak istense konuşacak tonla konu da bulunabilirdi.”

Susma arkadaşı olduklarında bekar ve 28-29 yaşında imişler. Sonra evlenmişler, ayrı kentlerde yaşamaya başlamışlar ve susma arkadaşlıkları sona ermiş. Hâlâ bir araya geliyorlarmış ama artık buluştuklarında birbirlerine söyleyecek çok şey biriktiği için susmuyorlarmış.
 
“Konuşmayacak bir arkadaşı özlüyor muyum? Evet hem de çok özlüyorum. Özetle böyle. Öğleden sonraları çalışırken, sizden bağımsız bir hışırtı duyarsanız şaşırmayın, ben de oralarda bir yerde kitap okuyorumdur, sessizce.”
 
Susma arkadaşlığı, ‘söz gümüşse sukut altındır’ın bir türü olmalı. Sadece özel, derin, arkadaşlıklar buna izin verir sanıyorum. Bunun özlenmesini anlıyorum.
Ama hayatının büyük bir bölümü zaten suskunluk içinde geçiren biri olarak benim özlediğim susarak değil konuşarak birarada olmalardır.
 
Bir kelimenin doğru kullanıp kullanılmadığını sormak. Bir olayı tartışmak. Yeni çıkan bir filmi veya kitabı haber vermek. Tatil planları yapmak. Ne yemek pişirileceğini, hangi koya veya dağ yoluna gideceğini tartışmak. İltifat etmek.
 
Eş, yoldaş veya arkadaş olma durumunun kalitesini (ve ömrünü) belirleyen en önemli şeylerden biri konuşmadır. Konuşma biter, beraberlik biter. Yerini ‘susma arkadaşlığı’ almazsa, tabii.
*(http://www.guardian.co.uk/music/musicblog/video/2012/aug/29/bob-dylan-duquesne-whistle)

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Bob Dylan: Zincirle gökyüzüne bağlı olmayan kuş

Eğer kapı insan olsaydı Bob Dylan’ın sesiyle gıcırdardı. Ama, gıcırtı mıcırtı, Dylan eşsizdir. Pop şarkıcılarının en uzun nefeslisi, şarkı yazarlarının en üretkeni odur. Kimse onun kadar çok unutulmaz şarkı yazmadı. Beatles’lar bile. Yetmiş bir yaşında ama devamlı turnede. “Sonu Olmayan Turlar” diye bilinen bu turneler herhalde öldüğünde sona erecek; çünkü, kendi sözleri ile, “... gerçekten mutlu olduğum tek yer sahnedir.”

Benim için klasik müzikte Mozart ne ise hafif müzikte de Bob Dylan odur. Yeri doldurulamaz, tek, eşsiz.

Dylan “Hiç kimse özgür değildir, kuşlar bile zincirle gökyüzüne bağlıdır” diyor ama, kendi, kendi koyduğu bu kuralın istisnasıdır. Çünkü onu eşsiz yapan, diğer bütün şarkıcılardan ayıran özgür ve özgün olmasıdır.

O, içinde sadece kendinin bulunduğu bir sınıftadır. All Along the Watchtower, Jokerman, Blind Willi Mctell, Lily Rosemary and the Jack of Hearts, Ring Them Bells, Mississippi, Dignity, Artur McBride, Workingman’s Blues, Red River Shore ve büyüleyici Mr Tambourine Man... Bu şarkıları kaç defa dinledim bilmiyorum.

Dylan, 1960’larda, ABD, Vietnam savaşı ve zencilerin özgürlük mücadelesi ile çalkalanırken, New York’a gitti. Çocukluğundan beri gitar çalıyordu. Ağız armonikasını da öğrendi. Blues’tan başlayarak Amerikan halk müziğini adeta ezberledi. Fransız, çocuk dahi Rimbaud ve İrlandalı Dylan Thomas’ın şiirlerinden etkilendi.

New York’ta, Greenwhich Village çevresinde, her gitarlı şarkıcının sahneye çıkabildiği kulüpler vardı. Tek kural şuydu: Seni dinlemek için susmazlarsa bir daha çıkamazsın.

Oralarda, başkalarının bestelediği halk şarkılarını okuyarak dikkat çekti. İlk uzun çalarında (1962), ikisi hariç, başka bestecilerin şarkıları vardı. Bir yıl sonra çıkan The Freewheelin, Bob Dylan’ın gitar ve ağız armonikasının eşliğinde kendi bestelerini okudu. Blowing in the Wind, Tambourine Man, A Hard Rain’s A-Gonna Fall, Don’t Think Twice, It’s All Right gibi şarkılarla birden bire dünyanın en popüler şarkıcıları arasına girdi.

Katıldığı açık hava protesto konserlerinde gençler ona doymuyor, ondan başkasını dinlemek istemiyordu.

Değişmekte olan çağın, zenci-beyaz protestocuların sembolü haline geldi. Ama kısa zamanda bu rolü reddederek yol değiştirdi. Gitar ve armonikayı bırakıp orkestra eşliğinde çalmaya başladı. Yuhalandı ama inat etti. Protesto şarkılarını kenara itip bin bir başka konuda şarkı yazmaya ve söylemeye başladı. Kendini, dar bir alana hapsedilmiş, protesto edecek bir şeyi kalmamış bir protesto şarkıcısı olmaktan kurtardı. İnsan olmanın acılarını ve tatlılarını yaşayan herkesin sesi haline geldi.

Bütün zamanların en güzel pop şarkısı addedilen 1965 tarihli Like A Rolling Stone bu çağın ilk ürünlerinden biridir.

Dylan neredeyse tamamen kendi yazdığı şiirlerden bestelediği şarkıları okuyor. Her CD’sinde muhakkak birkaç unutulmaz şarkı var. Onu tanımayanlar için belki de en iyi başlangıç, uzun bir dönemi kapsayan, Dylan adlı üç CD’lik kırmızı albümdür.* Albümde, ilk bestesi olan Song To Woody dahil, elli bir parça var.

Gelecek ay çıkacak Tempest adlı CD’sini sabırsızlıkla bekliyorum.
* Veya: Bob Dylan/Tell Tale Signs/ Rare and Unrelased 1989-2006.

24 Ağustos 2012 Cuma

Bayramın son günü: İlk bakışta aşk

Bazen insan ilk bakışta bir eve veya araziye de aşık olabilir. Olmalıdır da. Bu günlerde ev almak isteyen birkaç arkadaşıma verdiğim öğüt bu: Aşık olmazsan satın alma. İnsanın hayatının büyük bir bölümünü geçireceği yer, dönmek istediği, içinde bulunmaktan mutluluk duyduğu bir yer olmalı. Odaları, dışarıyı içeri getiren pencereleri, resimli ve fotoğraflı duvarları, yemeklerin pişirilip yendiği mutfağı, müzik ve film dolu salonuyla insana huzur ve zevk vermeli. Sevilmeyen ev ağır bir yüktür. Bitli bir palto gibi sırtında taşır onu. Aynen sevilmeyen bir vücut gibi.

İnsan aşık olmalı satın alacağı eve ve mümkünse, ev de ona aşık olmalı.

Yirmi seneyi geçti. Güneşli bir nisan sabahıydı. Geriye kalan tek menteşesinin üzerine yıkılmış, yağmurların eskitip gümüş para rengi verdiği bir kapıyı itip bir bahçeden içeri girdim. İncirin yanına kadar yürüdüm. Hava kokulu, ışık Akdeniz parlağı idi. Çevresinde beş on koyun, beyaz gömlekli bir çoban karşıma çıktı. Bir koyunun üzerinde bir güvercin duruyor, koyun nereye giderse onunla gidiyordu. İlk defa böyle bir şey görüyordum. Altı dönümlük toprağın sağ tarafı boydan boya servilerden bir duvardı. Arazinin sonuna kadar yürümeden kararımı verdim. “Alıyorum,” dedim beni oraya götüren kadına.

İlk bakışta aşık olmuştum ve aşkım o gün bu gündür azalmadan devam ediyor. Bu güne kadar beni sokakta bırakmadı. Her zaman yatağına aldı. Suyuyla yıkadı. Şömineleriyle ısıttı, pencereleriyle dışarının kokusunu içeri getirdi, manzaralar gösterdi. Kokum kokusuna, tozum tozuna karıştı.

Arkadaşım bu evi ve dönümlerini ne kadar çok sevdiğimi bildiği için bir gün bana “Sen burayı ne satabilirsin, ne bırakabilirsin, ne de başka yerde yaşayabilirsin” dedi.

Ona bunun doğru olmadığını söyledim. Bana inanmadı. Tapusu bende ama, ta başından beri, bu yer bana bir sahiplenme duygusu vermedi.

Hayat bir bulma ve kaybetme sürecidir.

İnsan bir şeye ne kadar bağlanırsa o şeyi kaybettiğinde hissettiği acı o kadar büyük olur. Bu nedenle, Zen ustalarının öğütlediği gibi (yoksa bunu ben mi uydurdum) insan sevmeli ama bağlanmamalı. Sevdiği insansa, onu serbest bırakmalı. Hiç kaybetmemenin yolu, hiç sahiplenmemektir.

Mala, paraya, şana şöhrete, nesnelere bağlanmak ise onları kaybetme korkusu içinde yaşamaktır. Her şey ödünçtür. Dinginlik veya dinginliğin başlangıcı, belki de, bu temel gerçeği kabul etmekle başlar.

İnsan her şeyin kiracısı olabilir ama hiçbir şeyin mal sahibi olamaz. Sadece giderken yanımızda götürebileceklerimiz gerçekten bize aittir. Onlar da bizimle geliyor mu, ya da biz bir yerlere gidiyor muyuz? Tanrı bilir

23 Ağustos 2012 Perşembe

İsimleri isimlendirmek

Lale, sümbül, çiğdem gibi “soğanlı” çiçeklerin vatanı yazların uzun, sıcak ve yağmursuz olduğu yerlerdir. Soğan, hem tohumdur, hem bitkinin yaşamını sürdürmek için besin depoladığı ambar, hem de yazın içinde uyuduğu yer. Sonbaharda, toprak ıslanıp soğuyunca, günler kısalınca, soğan uyanır, kök ve yaprak büyütmeye başlar. Bir gün yaprakların arasından, bir sapın ucunda, muhteşem bir çiçek çıkar. Anadolu’dan başlayıp, Azerbaycan ve İran’ı geçtikten sonra Orta Asya bölgesinde ta Çin hududuna kadar uzanan bölge soğanlı bitki cennetidir. En büyük bitki zenginliği, açık ara, bizdedir. Avrupa, soğanlı çiçekleri, Türklerin İstanbul’u fethinden sonra, oraya yolladığı elçiler aracılığıyla tanımaya başladı.
 
Fatih’in Topkapı sarayında çalışan, bostanlarını eken ve şehrin meydanlarını çiçeklendiren 920 bahçıvanı vardı. Bu bahçelerdeki fazlalıklar, düzenli olarak, şehrin çiçek pazarlarında satılırdı. Bu bahçelerin sultanı lale ve sümbüldü. Çinileri, tabakları, sultanların giysilerini süsleyen lale çiçek aşığı Osmanlı hanedanının sembolü oldu.

Sultan II Selim, 1571’de, bu günlerde Suriye’de yerle bir edilmekte olan Azzaz’a ferman yollayarak 50.000 lale soğanı gönderilmesini emretti. Maraş dağlarından “50.000 beyaz, 50.000 gök mavisi” sümbülün sökülüp İstanbul’a yollanmasına dair Sultan III Murad imzalı bir ferman var.

Batılı elçiler, Taşkent, Semerkant, Buhara Türkmenistan, Baku ve Erivan üzerinden İstanbul’a gelen zambak, çiğdem, lale, sümbül, iris, düğün çiçeği, fritillari gibi batıda bilinmeyen çiçekleri Avrupa’ya yollamaya başladı. Ardından tüccarlar geldi.

15. Yüzyıl ortası ile 16. Yüzyıl ortası arasındaki yıllarda, Doğu’dan Batı’ya yollanan soğanlı çiçek miktarı bu tarihten önceki 2.000 yıl içinde yollananlardan yirmi misli fazladır.

Bu bilgilere bayramda karıştırmaya başladığım The Naming of Names (İsimleri İsimlendirmek) adlı kitapta rastladım. Yazarı Tulip (Lale) adlı kitaptan tanıdığım Anne Pavord.

The Naming of Names, bitkilere isim verme, cinslere ayırmanın tarihi olarak tarif edilebilir. Yüzyıllar boyunca batının en klas beyinleri bu işle uğraştı. Orta Asya’dan Batı’ya giden çiçek kervanı, yüzyıllar boyunca, çakılların üzerinden akan dere gibi, iz bırakmadan üzerimizden geçip gitti ve yükünü Batıya indirdi. Ne ilmini merak ettik, ne ticaretini yaptık ve ne de tarımını.

Biz şimdi bu çiçekleri ki çoğunun doğru dürüst Türkçe adı bile yoktur Hollanda’dan alıyoruz. Hollanda, Lale Devri diye bir devrin yaşadığı ülkemizi bir mevsim sonra çiçek vermeyen hibrit soğanlarla oyalıyor.

Türkiye söylemekten muhtemelen bıktırdığım gibi bitki zenginliği açısından dünyanın en zengin on ülkesinden biridir. Süratle yok olmakta olan bu servetin envanterini bile yapamadık. Yok oluşa en büyük katkıyı yapan da onu korumakla yükümlü politikacılar ve bürokratlardır. İstanbul Belediyesi Türkiye’nin kendi yerli lalelerini bulup çoğaltacağına hibrid lalelerle sokakları süslüyor.

Bu, sınıf ve bölge tanımayan cehaletin, meraksızlığın, ilgisizliğin, duyarsızlığın ve zevksizliğin sebebi ne?

Uyanış ne zaman?