10 Aralık 2011 Cumartesi

Gene mi geldin?

Londra
Birlikte uyandık. Çekili panjurdan içeri sızan zayıf ışık, alçak, kurşuni bulutların şehrin üzerine çadır kurduğunu haber veriyordu.
Konuşmadan, gerinip yayılarak yatakta istediğimiz kadar kalma özgürlüğünün tadını çıkardık.
“Burada hiç kuş sesi yok” dedi.
Gözlüklerime uzandım. Saçma ama, nedense gözlüklerim gözümde olmadığı zaman iyi duymadığımı sanırım. Kulak verdim. Bahçeli evlerin, eski, uzun ağaçların bulunduğu, caddelerden uzakta bir sokakta idik ama kuş sesi duyulmuyordu.
“İstanbul’da olsaydık hiç olmazsa martıları duyardık” dedi.
Bir süre konuşmadı. Aklı gerilere, çocukluğuna gitti.
“Hiçbir yerde teyzemin evinin arkasındaki bahçedeki kadar kuş sesi duymadım” dedi.
Şehrin bir tepesinde, fındık ve meyve ağaçlarıyla dolu, Karadeniz’e bakan, bol yağmur alan bir bahçe. Bittiği yerde taş bir Rum evi var, artık içinde Rumların yaşamadığı.

Dört beş yaşlarındaydı. Yürüyerek teyzesinin evine giderdi. Kapıyı Fadime nine açardı. Ağzında hiç diş yok. Saçları incecik, incecik örgülü. Her bir örgünün ucuna değişik renkte basma ve pazen bez bağlanmış, kurdele şeklinde. Yemenisini açtığında görürdü.
Hep “Gene mi geldin?” diye sorardı.
“Evet.”
“Niye geldin? Seni davet eden oldu mu?”
“Burası benim teyzemin evi. Seni davet eden oldu mu?”
Fadime ninenin ona şaka yollu takıldığını bilirdi ama gene de bu sorgulamadan rahatsız olurdu.
Susuyor. Kim bilir aklından ne geçiyor. Fadime nine, teyzesi, ev, bahçe, kuşlar hepsi yok oldu.
Günler öğretmenin tahtaya yazdığı cümle veya formül gibi. O an için var. Çarçabuk siliniyor. Bir süre tahtada hâlâ belli belirsiz görünüyor, üzerine bir şey yazılıp o da silinince kayboluyor. Sonra bir gün, işte, sabahleyin uyanıyorsun ve karşında buluyorsun. Hafızanın süzgecinden geçip gelen her şeyin gerçek değil roman olduğunu bilerek.

Kahvaltından sonra evin yakınındaki küçük parkta dolaşıp hava alıyoruz. Anneler, çocuklar, köpekler... Tek başına oturan yaşlılar... Acelemiz yok. Metroyla şehir merkezine iniyoruz. Covent Garden’da dolaşıyoruz.
Karnımız acıkınca modern görünüşlü bir Hint lokantasından içeri giriyoruz. Masaların çoğu boş. Asık suratlı genç kız menüleri uzatıyor.
Yemeğini ısmarladıktan sonra kalkıp ellerini yıkamaya gidiyor. Palto, çanta, şapka ve kaşkolden bir yığın bırakıyor karşımdaki koltukta. Gözlerime izliyorum onu. Merdivenlerden iniyor. Yüzünde bir tebessüm var. Uzun zamandan beri beraber olmamıza rağmen güzelliği hâlâ beni şaşırtıyor. Sadece dış güzellik değil onunki. İçindeki güzelliğin aydınlattığı bir güzellik. Güzelliklerin en az bulunanı.
“Aşağıda iken yukarı çıktığımda aradan üç yüz yıl geçmiş olduğunu gördüğümü düşündüm” diyor geri dönünce. “Paltom, şapkam, kaşkolüm yok olmuş. Dışarıda uçan arabalar var.”
Belki her şeyden uzaklaşmak istediği için böyle düşünüyor.
Başka bir hayat yaşamayı aklından geçirmeyen biri var mı yeryüzünde?
“O bir şişe, ben içindeki su olsam” diye düşünüyorum. Ama ona bunu söylemiyorum.
Hesabı ödüyor. Kalkıyoruz, peynir almaya gidiyoruz.