24 Aralık 2011 Cumartesi

Can sıkıntısı

Ozanköy

Canım sıkılıyor, aslında. Hayatımdaki en baskın gerçek bu, bu günlerde. Yazı yazıp kitap okumak dışında bir şey yaptığım yok. Bir de yürümek.
Kendime ne öğütlemeliyim? Ne yapmalıyım? Nereye gitmeliyim? Kimlerle olmalıyım? Hayatımı değiştirmeli miyim? Bunları düşünüp duruyorum.
Bugün yağmur yağdı. Nazik bir Akdeniz yağmuru. Damlalar penceremin önündeki dut ağacının üzerine düştü, sararmış yaprakları yere düşürdü. Yer yaprak dolu. Çok susadıktan sonra içilen su gibi bitkileri ferahlattığını hissediyorum yağmurun. Neredeyse tebessüm ediyorlar. Kahkaha atıyorlar, hatta. Bahçede her taraf yemyeşil. Papatyalar açtı. Nergisler açmaya başladı. Yakında siklamenler de açmaya başlar.
Dutun yaprakları dökülüyor, yenidünya çiçek açıyor. Saklım şeklinde, kahverengi beyaz çiçekler. Yanına yaklaşınca arı vızıltılarını duydum. Demetler arı kaynıyor. Arısız bir tane bulup burnumu içine soktum. Hoş, şaşırtıcı derecede ağır bir koku. Yenidünya çiçeğinden yapılmış parfüm var mı acaba?
Uzun, gizleyen ağaçlar, çiçekler, otlar, kuşlar, gece çıkan salyangozlar, yarasalar, baykuşlar, bulut ve yağmur ve denizin uzaktan gelen sesi... Bunların arasında rahatım. Yargılamıyorlar, yarışmıyorlar, istemiyorlar, tartışmıyorlar. Olduklarından başka bir şey olmak, değişmek gibi bir sorunları yok. “Sen de bizim gibi ol” diyorlar.

Dün sabah görüntüyü içerek yürürken otların arasında bir kıpırtı gördüm. Yaklaşınca serçeden biraz daha iri, karnı kahverengi benekli bir kuş gördüm. Bir kanadı kırık gibiydi. Uçamıyordu. Boyundan uzun otların arasında bir patika açarak uzaklaşmaya çalışıyordu. Eğilip onu avucuma almak istedim ama can havliyle kendini kesik dalların meydana getirdiği tepeciğin altına attı ve gözden kayboldu. Bir an orada durdum. Sonra onu orada, hayatla ölüm arasında, bırakıp gittim. Belki dalların altında birkaç gün geçirirse kanadı kendiliğinden düzelir. Uçar gider.
Öğleden sonra E.’ye gittim. Mobilyalar, resimler, ufak tefek şeylerle kalabalık küçük bir odada ben çay içtim, o şarap içti. Kapalı kapının arkasındaki radyodan piyano sesi geliyordu.
Gitmek üzere kalktığımda “Annemi görmek istiyor musun” diye sordu E. Annesi 104 yaşındaydı. Birkaç ay öncesine kadar oldukça hareketli olan kadın artık saatlerinin çoğunu yatakta geçiriyordu.
“Olur.”

O önde ben arkada merdivenleri çıktık. Oda kapısı açıktı. Beyaz çarşafların üstünde, beyaz bir yorganın altında, başı beyaz bir yastığın üzerinde, beyaz saçlı bir kadın yatıyordu. Düz, kısa saçları arkaya doğru taranmış ve bantla tutturulmuştu. Uslu, küçük bir kız çocuğuna benziyordu. E. eline dokununca gözlerini açtı. “Bak sana kimi getirdim, anne” dedi. “Onu hatırladın mı?”
“Bir gün size gelmiştik ve bahçeniz tamamen karlar altındaydı, bembeyazdı” dedi kadın gülümseyerek, tam açık olmayan göz kapaklarının arasından bana bakarak.
Bir an durdu. “How does one die?” diye sordu yavaş yavaş konuşarak. Kelimeler sanki diline ağır geliyordu. “Nasıl ölebilirim?” Yüzüme baktı. Benden cevap bekler gibi idi. Ona ölümün kapısını açacak bir büyü, bir anahtar vermemi bekliyordu sanki.
İnsan anı değil yorgunluk da biriktiriyor, yaşadıkça. Beyin unutarak yükünü hafifletiyor ama vücut yorgunluğu biriktir babam birikiyor. Gövde insanı taşırken insan gövdesini taşır hale geliyor.
Akşam trafiği kımıldanmaya başlarken, karanlıkta, acele etmeden eve döndüm.
Şu anda gece. Ve çok sessiz. Ateşin çıtırtıları var sadece, ısınınca çıtırdayan ahşap tavan ve mutfakta küçük buzul sesleri çıkartarak çalışan buzdolabı.