31 Aralık 2011 Cumartesi

İsa hiç güldü mü?

İsa’nın hiç gülmediği söylenir. Bu doğru olabilir mi? Neden hiç gülmedi acaba?
Belki ona yüklenen görev çok ağır olduğu için. Belki Tanrı’ya o kadar yakın olmak mizaha yer bırakamayacak kadar ciddi bir şeydi.
Ne zaman ve nasıl öleceğini bilmek idam mahkûmu olmaya benzer. O da, herhangi bir suç işlememiş olmasına rağmen (iyi olmanın suç olmadığını farzedersek), ölüme mahkûmdu. İdam mahkûmları da gülmez.
Binlerce İsa heykeli, freski, ikonası, resmi falan var ama, hiçbirinde Hıristiyanların peygamberi gülmüyor. Hatta gülümsemiyor. Hepsinde, çarmıha gerilip çiviyle çakılarak ölüme terk edilmiş bir insanın ızdırabı veya başka herkesten gizli bir şeyi görüyor olmanın dingin ama hüzünlü huzuru var.
İncil’in Tanrı’sı güler ama onu güldüren neşe değil insanların halidir. Alay etmek, küçümsemek kahkahaları. Batı’da “Tanrı’yı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset” derler. O tür gülüşler.

Alaycı, küçük gören, kızgın bir Tanrı olduğu için mi acaba dünya olduğu gibi?
Eğer İsa hiç gülmediyse, hiç gülmeden yaşayıp ölen tek insan olabilir mi?
Ama hiç gülmemiş olsa bile sanıyorum gülümsüyordu. Onu sürekli tebessüm eden bir kişi olarak hayal edebiliyorum. Sahilde sürekli dalga sesi olması gibi onda da tebessüm vardı. Söylediklerini tebessüm etmeden söyleyebileceğini düşünemiyorum.
İnsandan doğan insan gülebilir ama “Tanrı’nın oğulu” için kısmet belki de sadece gözyaşıdır. Nitekim gözyaşı döktüğü, hüzünlü olduğu İncil’in birçok yerinde yazar hiçbir havarisi güldüğünden bahsetmez.

Yeryüzünde gülebilen tek yaratık insandır. Hayvanlar gülmez. Belki İsa da insan üstü veya insan kılığında bir başka canlı olduğu için hiç gülmedi. “Tam” insan değildi. Ama susuzluğu, yalnızlığı, umutsuzluğu ve çaresizliği ve ölümü tattığına göre kahkahayı tanımaması mümkün değildi. Belki senin benim gibi gülmeye muktedirdi de gülecek bir şey göremedi. Belki dünyayı inanılmaz derecede hüzünlü, insanlığı ümitsiz buldu. Onun için “hüzünlerin adamı” oldu.
Kiliseler de pek espri ve kahkaha yeri değil, belki oraları da “hüzünlerin yeri.” Camiler ve sinagoglar daha mı farklı?
İsa’nın doğum günü olan Noel ve Yeni Yıl düşündürttü bana bunları.
Yeni yılınız kutlu olsun.

30 Aralık 2011 Cuma

Dünya dükkân, hayat alışveriş kuyruğu

Ozanköy
Çağlayı işten attılar. Birkaç gün önce öğrendim. Kullandığım bir üründe sorun çıktığında ona telefon ederdim. Geçen gün aradığımda “Ben artık orada çalışmıyorum ama birisini arayacağım, sorununuzu halledecek” dedi.
Yeni anne olmuştu. O nedenle ayrıldı sandım. Ama hayır. Ayrılmamış. Çıkarmışlar. İşten durdurulan yedi kişiden biri imiş.
Keyfim kaçtı.
Çağla Türkiye’nin en kârlı şirketlerinden birinin KKTC bölümünde çalışıyordu. Geçen sene KKTC’nin vergi şampiyonu olmuşlardı. Bu sene, herhalde, gene olacaklardı.
O halde işten çıkarmalar şirket para kaybediyor diye değildi. Tam tersine. Şirket daha çok para kazansın, masrafı daha az, kârı daha çok görünsün diye idi. Zararı azaltmak değil kârı artırmaktı yöneticilerin amacı; sen yeme ben yiyeyim.

“Açgözlülük iyidir” felsefesinin icat edildiği ülke olan ABD’deki adı ile “down-sizing” yapılıyordu. “Ölçü küçültmesi”.
Yani, masrafları kısıp kârı artırmak için çalışanları, ehliyet ve sadakate bakmayarak, giyotine yollamak.
Kâr eden bir şirket işçi çıkardığında hesaplamadığı şeylerden biri geriye kalan çalışanların morali ve bunun şirketin performansı üzerindeki etkisidir.
“Canla başla çalışıyorum ve şirketim para kazanıyor ama gene de işim güvende değil. Lanet olsun böyle şirkete” demezler mi geride kalanlar?
Derler, muhtemelen, demesine de kimin umurunda?
Hissedarlar için kâr amacı bütün amaçların üstündedir.
Tamam da ne kadar kâr?
Olabildiği kadar çok. Her sene bir sene öncekinden fazla olmalı kâr, en azından. “Bu pratik olarak da matematik olarak da imkânsızdır” demeyin, boşuna nefes tüketmiş olursunuz.

Kâr söz konusu olduğunda, mantık değil açlık geçerlidir. İnsan paraya doymaz, onun için kâra da doymaz.
Yüz milyon dolar kâr ile doksan milyon veya yüz on milyon dolar kâr arasındaki fark nedir? Sanırım, bu soruyu soran hiçbir şey anlamamıştır.
İhtiyaçları sonsuz olan, gözü doymayan tek yaratıktır insan.
Dünyayı bir dükkân, hayatı bir alışveriş kuyruğu yapacak.
Kendine seçtiği misyon bu.
Çağla birisini aradı, o birisi beni aradı, sorunum çözüldü. Allah bilir, gelecek sene bu zamanlarda aramam gerekirse belki o da “Ben artık orada çalışmıyorum ama birisini arayacağım, sorununuzu halledecek” diyecek.

24 Aralık 2011 Cumartesi

Can sıkıntısı

Ozanköy

Canım sıkılıyor, aslında. Hayatımdaki en baskın gerçek bu, bu günlerde. Yazı yazıp kitap okumak dışında bir şey yaptığım yok. Bir de yürümek.
Kendime ne öğütlemeliyim? Ne yapmalıyım? Nereye gitmeliyim? Kimlerle olmalıyım? Hayatımı değiştirmeli miyim? Bunları düşünüp duruyorum.
Bugün yağmur yağdı. Nazik bir Akdeniz yağmuru. Damlalar penceremin önündeki dut ağacının üzerine düştü, sararmış yaprakları yere düşürdü. Yer yaprak dolu. Çok susadıktan sonra içilen su gibi bitkileri ferahlattığını hissediyorum yağmurun. Neredeyse tebessüm ediyorlar. Kahkaha atıyorlar, hatta. Bahçede her taraf yemyeşil. Papatyalar açtı. Nergisler açmaya başladı. Yakında siklamenler de açmaya başlar.
Dutun yaprakları dökülüyor, yenidünya çiçek açıyor. Saklım şeklinde, kahverengi beyaz çiçekler. Yanına yaklaşınca arı vızıltılarını duydum. Demetler arı kaynıyor. Arısız bir tane bulup burnumu içine soktum. Hoş, şaşırtıcı derecede ağır bir koku. Yenidünya çiçeğinden yapılmış parfüm var mı acaba?
Uzun, gizleyen ağaçlar, çiçekler, otlar, kuşlar, gece çıkan salyangozlar, yarasalar, baykuşlar, bulut ve yağmur ve denizin uzaktan gelen sesi... Bunların arasında rahatım. Yargılamıyorlar, yarışmıyorlar, istemiyorlar, tartışmıyorlar. Olduklarından başka bir şey olmak, değişmek gibi bir sorunları yok. “Sen de bizim gibi ol” diyorlar.

Dün sabah görüntüyü içerek yürürken otların arasında bir kıpırtı gördüm. Yaklaşınca serçeden biraz daha iri, karnı kahverengi benekli bir kuş gördüm. Bir kanadı kırık gibiydi. Uçamıyordu. Boyundan uzun otların arasında bir patika açarak uzaklaşmaya çalışıyordu. Eğilip onu avucuma almak istedim ama can havliyle kendini kesik dalların meydana getirdiği tepeciğin altına attı ve gözden kayboldu. Bir an orada durdum. Sonra onu orada, hayatla ölüm arasında, bırakıp gittim. Belki dalların altında birkaç gün geçirirse kanadı kendiliğinden düzelir. Uçar gider.
Öğleden sonra E.’ye gittim. Mobilyalar, resimler, ufak tefek şeylerle kalabalık küçük bir odada ben çay içtim, o şarap içti. Kapalı kapının arkasındaki radyodan piyano sesi geliyordu.
Gitmek üzere kalktığımda “Annemi görmek istiyor musun” diye sordu E. Annesi 104 yaşındaydı. Birkaç ay öncesine kadar oldukça hareketli olan kadın artık saatlerinin çoğunu yatakta geçiriyordu.
“Olur.”

O önde ben arkada merdivenleri çıktık. Oda kapısı açıktı. Beyaz çarşafların üstünde, beyaz bir yorganın altında, başı beyaz bir yastığın üzerinde, beyaz saçlı bir kadın yatıyordu. Düz, kısa saçları arkaya doğru taranmış ve bantla tutturulmuştu. Uslu, küçük bir kız çocuğuna benziyordu. E. eline dokununca gözlerini açtı. “Bak sana kimi getirdim, anne” dedi. “Onu hatırladın mı?”
“Bir gün size gelmiştik ve bahçeniz tamamen karlar altındaydı, bembeyazdı” dedi kadın gülümseyerek, tam açık olmayan göz kapaklarının arasından bana bakarak.
Bir an durdu. “How does one die?” diye sordu yavaş yavaş konuşarak. Kelimeler sanki diline ağır geliyordu. “Nasıl ölebilirim?” Yüzüme baktı. Benden cevap bekler gibi idi. Ona ölümün kapısını açacak bir büyü, bir anahtar vermemi bekliyordu sanki.
İnsan anı değil yorgunluk da biriktiriyor, yaşadıkça. Beyin unutarak yükünü hafifletiyor ama vücut yorgunluğu biriktir babam birikiyor. Gövde insanı taşırken insan gövdesini taşır hale geliyor.
Akşam trafiği kımıldanmaya başlarken, karanlıkta, acele etmeden eve döndüm.
Şu anda gece. Ve çok sessiz. Ateşin çıtırtıları var sadece, ısınınca çıtırdayan ahşap tavan ve mutfakta küçük buzul sesleri çıkartarak çalışan buzdolabı.

10 Aralık 2011 Cumartesi

Gene mi geldin?

Londra
Birlikte uyandık. Çekili panjurdan içeri sızan zayıf ışık, alçak, kurşuni bulutların şehrin üzerine çadır kurduğunu haber veriyordu.
Konuşmadan, gerinip yayılarak yatakta istediğimiz kadar kalma özgürlüğünün tadını çıkardık.
“Burada hiç kuş sesi yok” dedi.
Gözlüklerime uzandım. Saçma ama, nedense gözlüklerim gözümde olmadığı zaman iyi duymadığımı sanırım. Kulak verdim. Bahçeli evlerin, eski, uzun ağaçların bulunduğu, caddelerden uzakta bir sokakta idik ama kuş sesi duyulmuyordu.
“İstanbul’da olsaydık hiç olmazsa martıları duyardık” dedi.
Bir süre konuşmadı. Aklı gerilere, çocukluğuna gitti.
“Hiçbir yerde teyzemin evinin arkasındaki bahçedeki kadar kuş sesi duymadım” dedi.
Şehrin bir tepesinde, fındık ve meyve ağaçlarıyla dolu, Karadeniz’e bakan, bol yağmur alan bir bahçe. Bittiği yerde taş bir Rum evi var, artık içinde Rumların yaşamadığı.

Dört beş yaşlarındaydı. Yürüyerek teyzesinin evine giderdi. Kapıyı Fadime nine açardı. Ağzında hiç diş yok. Saçları incecik, incecik örgülü. Her bir örgünün ucuna değişik renkte basma ve pazen bez bağlanmış, kurdele şeklinde. Yemenisini açtığında görürdü.
Hep “Gene mi geldin?” diye sorardı.
“Evet.”
“Niye geldin? Seni davet eden oldu mu?”
“Burası benim teyzemin evi. Seni davet eden oldu mu?”
Fadime ninenin ona şaka yollu takıldığını bilirdi ama gene de bu sorgulamadan rahatsız olurdu.
Susuyor. Kim bilir aklından ne geçiyor. Fadime nine, teyzesi, ev, bahçe, kuşlar hepsi yok oldu.
Günler öğretmenin tahtaya yazdığı cümle veya formül gibi. O an için var. Çarçabuk siliniyor. Bir süre tahtada hâlâ belli belirsiz görünüyor, üzerine bir şey yazılıp o da silinince kayboluyor. Sonra bir gün, işte, sabahleyin uyanıyorsun ve karşında buluyorsun. Hafızanın süzgecinden geçip gelen her şeyin gerçek değil roman olduğunu bilerek.

Kahvaltından sonra evin yakınındaki küçük parkta dolaşıp hava alıyoruz. Anneler, çocuklar, köpekler... Tek başına oturan yaşlılar... Acelemiz yok. Metroyla şehir merkezine iniyoruz. Covent Garden’da dolaşıyoruz.
Karnımız acıkınca modern görünüşlü bir Hint lokantasından içeri giriyoruz. Masaların çoğu boş. Asık suratlı genç kız menüleri uzatıyor.
Yemeğini ısmarladıktan sonra kalkıp ellerini yıkamaya gidiyor. Palto, çanta, şapka ve kaşkolden bir yığın bırakıyor karşımdaki koltukta. Gözlerime izliyorum onu. Merdivenlerden iniyor. Yüzünde bir tebessüm var. Uzun zamandan beri beraber olmamıza rağmen güzelliği hâlâ beni şaşırtıyor. Sadece dış güzellik değil onunki. İçindeki güzelliğin aydınlattığı bir güzellik. Güzelliklerin en az bulunanı.
“Aşağıda iken yukarı çıktığımda aradan üç yüz yıl geçmiş olduğunu gördüğümü düşündüm” diyor geri dönünce. “Paltom, şapkam, kaşkolüm yok olmuş. Dışarıda uçan arabalar var.”
Belki her şeyden uzaklaşmak istediği için böyle düşünüyor.
Başka bir hayat yaşamayı aklından geçirmeyen biri var mı yeryüzünde?
“O bir şişe, ben içindeki su olsam” diye düşünüyorum. Ama ona bunu söylemiyorum.
Hesabı ödüyor. Kalkıyoruz, peynir almaya gidiyoruz.

3 Aralık 2011 Cumartesi

Kolay olacak

On yıl kadar önce idi. Kalp krizi geçirmiş, evde dinleniyordum. Bir gün bir arkadaşım aradı.
“Ablam reiki biliyor. İstersen seni ona götüreyim. İyi gelebilir” dedi.
Birkaç gün sonra, birlikte, ablasının Sarıyer’de babası ile birlikte yaşadığı eve gittik. Boğaz’a tepeden bakan iki katlı ev çardağı, çiçekleri, meyve ağaçları ve bostanı ile insana huzur veren bir yerdi. Çardağın altında çay içtik. O kadar sakin ve yavaştı, kaç yüz yıl öncesinin İstanbul’unda olabilirdik.
Abla hiç evlenememiş, orta yaşlarında bir kadındı. Beni evin ütü yapılan ve bahçedeki sebze ve otların kurutulduğu odaya çıkardı. Bir saat kadar reiki yaptı.
Kendimi çok daha iyi hissettim. Reiki’den mi, ortamın sükûnetinden mi, evden uzaklaşmış olmaktan mı, bilmiyorum. Belki her ikisinden.

Bir süre her hafta geldim. Sonra yaz geldi, işe geri dönme zamanı yaklaştı. Kendimi tedirgin hissetmeye başladım. Bunu anlamış olacak ki bir gün bana sakin olmamı söyledi. “Herkesle aranıza bir duvar olacak. Hayalinizde bir ev ve duvar görün. Duvar belinize kadar geliyor. Siz evle duvar arasındasınız. Her şey dışarıda oluyor.”
Ama hayatımı kazanmak için dışarı çıkmak zorundayım, dedim.
“Zor olur diye düşünürseniz zor olur. Kolay olacağını düşünün. O zaman kolay olacaktır.”
Çok basit görünen bu sözler aldığım hayat derslerinin en büyüklerinden biri oldu.
O zamanlar maaşım Üsküdar’daki HSBC şubesine yatıyordu. Şube kalabalık anayol üzerinde olduğu için hiçbir zaman önünde veya yanında park yeri bulamazdım. Başka arabaların hizasına veya uzaklarda bir yere park etmek zorunda kalırdım. Bu da beni illet ederdi. Yola stres içinde çıkar, sinir içinde geri dönerdim.

Bu defa “Kolay olacak” diye düşünerek yola çıktım. Bankanın tam kapısının önünde bir arabalık boş bir park yeri buldum. Ondan sonraki seferlerde hep kolay olacak diyerek yola çıktım ve, ya bankanın önünde ya da yanında boş yerler buldum. Bu dört beş defa devam etti. Sonra bir gün gene park yeri yoktu. Umursamadım.
Bankayı beş on metre geçince bir otopark tabelası gördüm. Köşeyi döndüm. Yirmi metre gittim. Boş otoparka girdim.
Otopark işareti hep ordaydı ama ben ters olduğum için aylarca onu görmemiştim.
O gün bu gündür, stresli veya zor durumlarla karşılaşmayı umduğum zamanlarda, havaalanı kuyruklarında, hastanede, köprüde, hep “Kolay olacak” diyorum ve hep kolay oluyor. Kolay olduğu için değil. “Kolay olacak” dedikten sonra, aklımı kolaya hazırladığım için, kolay da olsa zor da olsa bana kolay geldiği için.
Gözümüzde büyüttüğümüz şeyleri gözümüzde küçültebiliriz de. Negatif yerine pozitif enerji yaratmak elimizde.
Hayatı “olduğumuz gibi” gibi değil “olduğu gibi” görmek de.