17 Kasım 2011 Perşembe

Orman vasfını kaybetmiş toprak nasıl gene orman olur?

Suni gübrenin babası, John Bennet Lawes adlı bir İngilizdir. Asında Lawes için suni gübrenin amcası demek belki daha doğru olur. Çünkü bazı maddeleri toprağa katmanın verimi artırdığını ilk Justus von Leibig isimli bir Alman keşfetti. Ama Leibig ne buluşunun patentini aldı ne de ticari olarak geliştirdi.
Lawes ise Leibig’in önerdiği maddeleri (ezilmiş kemikti bunlar) kendi topraklarında kullanıp olumu sonuç alınca, 1841’de dünyanın ilk suni gübre fabrikasını kurarak çarçabuk zengin oldu.
Lawes’ın Londra’nın kuzeyindeki Hertforshire eyaletinde ailesinden kalan toprakları vardı. Burada bir laboratuvar kurdu ve toprak verimini yapay maddelerle artırmanın başka yöntemlerini de keşfetti.
Aynı yerde dünyanın ilk deneme çiftliğini kurdu. Arazisini iki parsele ayırdı. Birine beyaz şalgam diğerine buğday ekti. Parselleri 22 parçaya böldü ve her birinde yeni gübre bileşimleri kullandı.

Azot ve fosfatın faydalarını ortaya çıkardı ama bir sonuç bunlardan fazla ilgisini çekti: Azot bitkileri azdırıyordu. Ama azot kullanan tarlalarda bitki çeşitliliği azalıyordu. Azotla gübrelenmiş parsellerde sadece üç tür bitki büyürken gübrelenmemiş olanlarda yabani ot, baklagil, vesaire türünden elli bitki vardı.
Suni gübre verimi artırıyor, ama doğanın çeşitliliğini azaltıyordu.
Lawes başını kaşıyıp yeni bir deneye girişti.
1882’de, üzerinde buğday bulunan 2,000 metre karelik bir alanı çitlerle çevirtti ve doğal haline bıraktı.
Buğdaylar yeşerdi, sarardı ve yere döküldü. Bir sene sonra aynı şey oldu ama artık buğday toprağa gelen yabani otlar ve sarmaşıklarla rekabet halindeydi. Dört yıl sonra sadece üç sap buğday çıktı. Yabani
ot çeşitleri arttı, kır çiçekleri ve yabani
orkideler görüldü.
Beşinci yılda buğday tamamen yok oldu. Tarım başlamadan önce çevrede saltanat süren bitki örtüsü tarlaya yeniden
hükümran oldu.
On yıl geçtikten sonra bitki örtüsü daha da zenginleşti. Fındık, alıç, dişbudak, meşe fidanları boy gösterdi.

Romalılardan beri buğday ekimi için kullanılan toprak kendi halinde bırakıldıktan sonra doğal haline avdet etti, ormana dönüştü.
1915’te fındık, alıç, dişbudak ve meşeye on başka ağaç türü katıldı. 1938’de tarlanın çevresinde söğüt ağaçları belirdi. Daha sonra bunlar yerlerini Bektaşi üzümü ve porsuk ağaçlarına bırakmaya başladılar.
Lawes’in başlattığı deney devam ediyor. Ama sonuç çoktan belli: Toprak doğal haline bırakıldığında, kendiliğinden, tarımdan önceki haline avdet eder. Rüzgârın getirdiği, sellerin emanet ettiği, kuşların bıraktığı, hayvan postuna takılıp seyahat eden tohumlar; suların berrak ve temiz aktığı, havanın baldan tatlı koktuğu cenneti geri getirir.
Orman vasfını kaybetmiş hazine arazileri veya 2B konusunun yeniden gündeme gelmesi aklıma getirdi bunları.
Nasıl saçı kesilen insan, insan olma vasfını kaybetmezse, ağaçları kesilen, yakılan orman da orman olma vasfını kaybetmez.
Yapılacak en iyi şey, satmak değil, Lawes’in yaptığı gibi, hiçbir şey yapmamaktır.

12 Kasım 2011 Cumartesi

Rüyaların imal edildiği yer

“Pencereden bakınca baraj kapaklarını açmış olduklarını gördüm” diye anlattı.
“Önümden nehir gibi su akıyordu. Suyun kenarından aslanlar, filler, gergedanlar, maymunlar, ceylanlar, zürafalar geçiyordu. Kedi hayvanları görünce heyecanlandı. Kucağımdan ağaca atladı ve kayboldu. Akan su pencerenin pervazını ıslatmaya başladı. Eve su dolacak, dedim. Annem merak etme, ne yaptıklarını biliyorlar dedi. Bir bez al pervazı sil. Dışarı çıkıp kediyi bulmalıyım, onu parçalayacaklar diye düşündüm.”
Günümüz, çoğu zaman, bana gördüğü rüyayı anlatmasıyla başlardı. Hemen hemen her gece rüya görürdü. Rüyaları beni şaşırtacak kadar uzun ve ayrıntılıydı. “Geceleyin ikinci bir hayat yaşıyorsun sen” derdim ona.
Rüyalarını dinlemekten ne kadar zevk aldığımı bilirdi. Bu nedenle, başlangıçta bazen, “Acaba beni eğlendirmek için uyduruyor mu” diye düşünürdüm. Artık düşünmüyorum. Bir defasında, birkaç hafta sonra ona bir rüyasını hatırlattığımda ilk anlattığı gibi anlattı. Uydurmadığını bundan anladım.
Hafızanın doğru ile doğru olmayanı hatırlama gücü eşit değildir. İnsanlar doğru söylemediklerinde, genellikle, üstünden biraz zaman geçtikten sonra uydurduklarını ayrıntılarıyla hatırlamazlar. Daha değişik anlatırlar. Hafıza, nedense, gerçeği hatırlar ama uydurulanları o kadar iyi hatırlamaz. Polisler bunu bildikleri içindir ki suçlulara tekrar tekrar aynı soruları sorarlar. Doğruyu mu söylüyor yoksa yalan mı söylüyor, anlamak için.
Yataktan kalktı ve perdeyi çekti. Çerçeveyi bir ağaç doldurdu. Apartman binalarla çevrili idi ama bu yalnız ağaç tam pencerenin önünde durarak yeşil bir yerde olduğu izlenimi veriyordu insana.
Aynanın önünde saçlarını taramaya başladı.
“Sence ne anlama geliyor?” diye sordu. “Bence hiçbir anlama gelmiyor.”
“Bence bu rüya sana ait değil” dedim.
“Ne demek istiyorsun?”
“Rüyaların imal edildiği bir yer var. Herkese o gece göreceği rüyayı getiriyorlar. O gece bazı kuryeler sarhoş olmuş. Sana yanlışlıkla başkasının rüyasını bırakmışlar.” Bilmiyorum farkında mısınız. Rüya görmeye uyanıkken başlar insan. Rüya, köprü gibi, insanı uyanıklıktan uykuya götürür. Dikkat ederseniz farkına varacaksınız.
Uykuya yaklaştıkça düşüncelerimizi meydana getiren resimler ve kelimeler kontrolden çıkar, şekil değiştirir, her biri bir yana dağılır. Kitaplıktan düşen bir sözlüğün açılıp içindeki harflerin, halının üzerine dağıldığını düşünün. Rüyalar bu harflerin yeniden bir araya gelmesi, uyanıklıkta var olmayan kelimeler meydana getirmesidir.
Esrarengiz uyku dilinin kelimeleri, hem anladığımız, hem anlamadığımız...
Ondan ayrı olduğum günlerde en çok özlediğim şeylerden biri rüyalarıdır.

11 Kasım 2011 Cuma

Şehirlerarası yemek tarif servisi

Ozanköy
Şehirlerarası yemek tarif servisi mi, diye sordum? “Evet” dedi telefona çıkan kadın. “Bekâr erkeklere telefonda yemek tarifleri veriyoruz. Çok küçük bir ücrete” Güldü. “Para kazanmak için her fırsattan faydalanmalıyım artık.”
Tamam, dedim. Borcuma ilave et.
“Bugün ne pişirmeyi düşünüyorsun?”
Bahçede artık küçük bir bostan vardı. Karpuz, kavun, biber, domates, salatalık, nane, maydanoz ve bir sıra mor beyaz patlıcan.
Büyümelerini hayretle izliyorum. Pazardan alındıklarında kalem gibi ince ve ufaktılar veya tohum olarak ekildiler. Gözlerimin önünde küçük bir mucize meydana geldi. Yıllardır, sadece manavlarda gördüğüm sebzeler, kararlı ve emin bir biçimde büyüdü, çiçek açtı ve süratle ürün vermeye başladı.

Birkaç günde bir koparttığım salatalık ve biberler çoktan unuttuğum, taze, yumuşak ve kokulu tatları geri getiriyor. Mor beyaz patlıcanlarım oldu.
Bugün patlıcan karnıyarık yapacağım, dedim. İlk defa.
“Patlıcanları pijama şeklinde soy” dedi telefondaki ses. “Isınmış yağda kızart. Sonra cerrah titizliği ile tek yüzünü hastanın karnını açar gibi dikey aç. İki başını bırak. Bir başka tavaya da kıymayı koy, üç soğan (soğanı ikiye böl, yarım ay şekline üstten kes), bir iki yeşil biber, iki üç domates, karabiber, tuz, baharat. Kıyma pişince karnıyarığın içine doldur. Sonra dolu patlıcanları yayvan tencereye koy. Üstlerine birer halka domates koy. Maydanoz koy. En üstüne yarım su bardağı sıcak su koy. Çok kısık ateşte on 15 dakika pişir. Çok kolay.”
Üff, dedim. Hep böyle söylüyorsun. Çok karışık. Sen gelip yapsana.
Güldü. “Evlendirme servisimiz de var” dedi. “Telefonda güzel patlıcan karnıyarık tarifi yapan, kumral, ela gözlü, beyaz tenli, bir elli sekiz boyunda bir kadın var. Şu anda seninle konuşuyor. Onunla evlenmeni tavsiye ediyoruz.”

Ondan aldığım yemek tariflerini yazıp bir dosyada saklıyorum. Bahçeye çıkıp patlıcan topladım. Dediği tarife uyup pişirdim. Soğumasını bekledim ve oturup yedim. Telefon çaldı.
“Nasıl oldu yemeğin?” diye sordu.
Dediğin her şeyi yaptım, ama, seninki kadar lezzetli olmadı, dedim. Hiçbir zaman yemeklerim seninkiler kadar lezzetli olmuyor. Nedenini keşfettim. Öğrenmek istiyor musun? Tek başına yendikleri için. Yani lezzetsiz olmalarının lezzetle ilgisi yok. Yalnız yaşamanın en kötü tarafı tek başına yemek yemek.
“Evlendirme servisimiz dokuz ile beş arasında açıktır” dedi. “Mesai saatleri dışında ararsan mesaj bırak. Sana geri döneceğiz.”
Ve hain bir kahkahayla telefonu kapattı.
Balkona çıktım. Cinsini bilmediğim bir arı, pergolayı kaplayan yaseminde, bir çiçekten diğerine dolaşıyordu. Başı bazı çiçeklerin içinde diğerlerinden daha uzun zaman kalıyordu. Bir ara önüne pembe bir zakkum çiçeği çıktı. Ona yüz vermeyerek beyaz yaseminlere döndü. Sonra arılığına başka yerlerde devam etmek üzere gözümden kayboldu.
Yalnız yemek yemekle bir sorunu varmış gibi görünmüyordu.

10 Kasım 2011 Perşembe

Kırmızı devden önce tufan

Dünyanın 4,5 milyar yıl yaşında olduğu tahmin ediliyor. Kalan ömrü muhtemelen yedi milyar civarındadır.
Dünyanın ömrünü belirleyen, bütün canlıların enerjisiyle beslendiği güneştir. Güneş yedi-sekiz milyar yıl sonra soğumaya başlayacak ve “kırmızı dev” diye tarif edilen bir yıldız haline gelecek.
Bu süreçte dünya üzerinde yaşanılmaz bir şekilde ısınacak. Okyanuslar kaynayıp uçacak. Dünya, başlangıçta olduğu gibi, erimiş bir top haline gelecek. Çevresi dünyayı yutacak biçimde genişleyecek olan güneşin içinde kaybolacak. Yoktan var olduğu gibi, vardan yok olacak.
Aklımızın kavrayamayacağı kadar çok vaktimiz var daha, kâinatın bu bahçesinde.
Ama “Yaşadığımız yerlere iyi bakmalıyız, her şeyi idareli kullanmalıyız, çünkü bu topraklarda daha milyarlarca yıl yaşayacağız” şeklinde düşünen bir tek kişi var mı?

Milyarlarca yılı bir tarafa bırakın. “Türkiye’ye iyi bakmalıyız, her şeyi idareli kullanmalıyız, çünkü bu topraklarda en az bin yıl daha yaşamalıyız” diyen biliyor musunuz?
Vardır ama sayıları, herhalde, Meclis’te bir milletvekili çıkartacak kadar değil.
Başbakan’ın vizyonu 2023’ten ilerisine uzanmıyor. O tarihte Türkiye dünyanın ilk on ekonomisi arasına girecekmiş. Sonra ne olacak? O amaca ulaşmak için ne kadar kaynak harcanacak, kaç bitki ve hayvan türü yok olacak, ne kadar pislik yaratılacak, geriye ne kalacak?
İnsan sonsuz kâinatta, kısa vadeli, “benden sonra tufan” bir yaratıktır.
“Sınırsız büyüme” hastalığı çekiyor. Bu bir Batı hastalığıdır. Bilimsel gelişmenin getirdiği buluşlar ve ekonomik faaliyetin birleşmesinden meydana gelen ilginç bir hastalıktır bu. Hastalığı taşıyana değil çevresine zarar verir.

Bugünlerde sınırsız kalkınma hastalığını en ağır şekli ile Çin, Brezilya, Arjantin, Türkiye gibi ülkeler geçiriyor.
Oysa sınırsız büyüme yoktur. Sınırsız büyüyeceğim deyip, sınırlı kaynakları, sınır tanımayan bir hızla tüketmek vardır.
Gerçek kabul edilen ama yalan olan inançlar egemen hayatımızda ve globalleşme ile birlikte bunlar bütün dünyaya egemen oldu.
İnsan hayatını, kendini dünyaya göre değil dünyayı kendine göre ayarlamak üzerine kurdu. Öğrendikçe yıkıcılığı artıyor.
James Watt buhardan güç elde edince her şey daha hızlı ve kolay olmaya başladı. Kol gücünün yerini makineler almaya başladı. Bugün elinizde yeteri kadar testere makinesi ve buldozer olsun Türkiye’nin bütün ormanlarını birkaç ayda kesebilirsiniz.
Ama, bir şeyi yapmaya muktedir olmak ille de o şeyi yapmak gerektiği anlamına gelmez. Bunu da anlamıyoruz. Onun için bu bahçede günlerimiz sayılıdır.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Kurtarmasına kurtarayım da...

Gün doğmadan önceki o saatleri dün gibi hatırlıyorum. Sabaha yakındı. Ankara’da, Başbakanlığın önündeki merdivenlerde bekleşen gazeteci gurubu arasındaydım. Önce Amerikan Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in özel temsilcisi Joseph Sisco koşarak indi merdivenlerden, ağır gövdesinden beklenmeyen bir süratle. Hiçbir şey söylemeden Amerikan Büyükelçiliği’nin bekleyen arabasına bindi ve hızla ayrıldı. Saniyeler sonra korumalarına Başbakan’ın dışarı çıkmakta olduğunu haber veren ziller çaldı. Başbakan Bülent Ecevit koşar adımlarla merdivenlerden indi ve o da bize konuşmadan arabasına bindi. Araba burnunu Çankaya istikametine çevirdi, sonra sağa döndü.
“Genelkurmay’a gidiyor” diye bağırdı bir gazeteci ve herkes o tarafa doğru koşmaya başladı. Olduğum yerde, Başbakanlığın merdivenlerinde kaldım. Yanı başımda Ecevit’in ardından merdivenlerden inen danışmanı Ahmet Yücekök duruyordu. Az önce gazeteci ve polis kaynayan yerde ikimizden başka kimse kalmamıştı.
Yücekök’ün yüzü bembeyazdı ve burnundan soluyordu.
“Ne oluyor?” diye sordum.
“Çıkıyoruz” dedi.
“Nereye?” dedim, herhalde hayatımda sorduğum en aptalca soruyu sorarak.
“Nereye olacak?” dedi Yücekök.
Koşarak (o zamanlar hem Ecevit hem de ben koşabiliyorduk) Büyük Ankara Otel’ine gittim. Otelde uyuyanlar arasında bir sürü yabancı gazeteci vardı. Bunlardan biri o zamanlar muhabirliğini yaptığım BBC’nin Londra’dan yolladığı haberci idi. Asansörle bulunduğu kata çıkıp odasının kapısını yumrukladım. Pijamalarının içerisinde kapıyı açıp uykulu gözlerle yüzüme baktı. “Hemen Londra’ya telefon yazdır” dedim. “Türkiye adaya çıkıyor.”
Muhabir bir süre düşündükten sonra yüzüme baktı. “Yapamam” dedi. “Savaş çıkmadan savaş çıkıyor diye haber veremem. Çıkartma olmazsa beni işten atarlar.” “Olacak. Telefonu bağlat haberi ben vereyim.” “Olmaz. Ben Londra’yı arayıp hazırlıklı olmalarını söyleyeceğim.”
Boş koridorda açık bekleyen asansöre binip aşağıya indim ve yavaş yavaş geri, Başbakanlığa doğru yürümeye başladım. Sokaklar bomboştu. Gün ağarıyordu. Hayatımın en büyük haberini yakalamıştım ama haybeye gitmişti. Ama umurumda değildi. Mutluydum. Başımı mavi temmuz gökyüzüne çevirdim, Kıbrıs’ı bombalamak üzere kalkacak uçaklar Ankara’nın üzerinden uçup adaya öyle gidecekmiş gibi.
Başbakanlığın önünde Ecevit kalabalık bir haberci gurubuna çıkartmanın başladığını açıklıyordu. Yaklaştım. Bir ara göz göze geldik. Gözlerinin içi gülüyordu. Gözleri ile bana “senin adanı kurtarmaya gidiyorum” dedi. Ortalık aydınlandı. Ecevit ayrıldı, haberciler bürolarına doğru yola koyuldular. Başında tablası bir simitçi geçiyordu. Dışişleri Bakanlığı’nın birinci kat pencerelerinden biri açıldı. Biri simitçiye para attı. “Bana bir simit.” Başımı kaldırdım. Dışişleri Bakanı Güneş yüzünden eksik olmayan alaycı gülümseyişi ile pencereden sarkmış simitçinin kendine simit atmasını bekliyordu.
Aradan otuz yedi yıl geçti.
Son günlerde adada şöyle bir hikâye duydum. Kıbrıslı Türkler İsmet İnönü’ye gidip “Paşam, bizi kurtar!” diye yalvarmışlar. İnönü, uzun bir sessizlikten sonra, “Kurtarmasına kurtarayım da” demiş, “Ondan sonra bizden sizi kim kurtaracak?”
“Acaba öyle mi dedi” diye düşünmeye başladım, Kıbrıslı Türkler ve Rum liderler sonu gelmeyen görüşmelerinin sonuncusu için New York’ta toplanırken. Bence şöyle demiştir: “Kurtarmasına kurtarayım da, ondan sonra bizi sizden kim kurtaracak?”