8 Ekim 2011 Cumartesi

Sırtüstü yüzerken yükseklerde

Ozanköy
Sırtüstü yüzerken yükseklerde, çok yükseklerde doğuya doğru göç eden bir kuş sürüsü gördüm.
O kadar yükseklerdeydiler ki, teker teker seçilmiyordu, kuşların bir bütün olarak meydana getirdiği siyah şekil görünüyordu. Önce kaş, sonra sıra oldular.
Nasıldı orada olmak? Zor ve zahmetli miydi, kolay ve keyifli mi? Arkada bıraktıkları yerin özlemi içinde miydiler, varacakları yer için sabırsızlanıyorlar mıydılar?
Etrafında bir uçak olmadan oralarda olmak nasıl bir şeydi?
Göze kaçmış bir kirpik gibi oldular gökyüzünde, o kadar küçük. Hani bazen inatla bir uçağı seyredersiniz uzaklaştıkça görülmesi zor olur ve öyle bir an gelir ki, bilirsiniz, gözünüzü ayırırsanız onu bir daha bulamayacaksınız. Yüzerken bir ara gözüme su kaçınca başımı çevirdim ve tekrar aynı yere baktığımda onları göremedim. Ama biliyorum, nedense o kıpır kıpır uzaklaşan yay veya çizgi hiç aklımdan çıkmayacak. Sanki yolculukları dünyanın başka bir yerine değil kainata idi.
Daha birkaç hafta önce kalabalık ve gürültülü olan plajda bir ben varım, bir de kayaların üzerinde oturan siyah saçlı, genç kadın. Her gün bu saatlerde yaşlı bir adamla buraya geliyor. Konuşmadan yan yana yürüyorlar. Sonra, ikiye ayrılan nehir gibi kadın oturacağı, adam denize gireceği yere yürüyor. Aynı arabadan çıktıklarını görmeseniz birbirlerini tanımıyor sanırsınız.

Kadın hep siyah giyiyor. Çantası var. Oturunca içinden bir kitap ve yiyecek bir şey çıkartıyor. Bazen bir elma, bazen çatalla yediği bir şey. Adam siyah mayo giyiyor. Maskesini takıp denize dalıyor ve koyun diğer ucuna kadar yüzüp geri dönüyor. Sudan çıkınca kadının yanına gidiyor. Kadın kalkıyor, konuşmadan yan yana arabalarına yürüyorlar.
Baba kız değil de sevgili veya karı koca olduklarını düşündürüyor bana bu sessizlikleri. Çok yakın olmaktan doğan, tenin tene değmiş olduğu, sakin bir sessizlik onlarınki, sanki.
Deniz serinlemeye başladı. Geceleyin pencereden gelen hava üşütüyor. Güneş daha geç doğuyor. Yorganı çıkarmalıyım ama sandığın içinde olduğu, kapağı açmak için üzerindeki her şeyi kaldırmam gerektiği için üşeniyorum.
Sabahleyin ve akşam üstlerinde bu aylara mahsus bir sessizlik var. Sanki yaz gürültülü idi ve şirretliği ile sindirdiği sessizlik meydanı boş bulunca ortaya çıktı. İlk yağmuru yiyince ortaya çıkan otlar gibi.
Bahçemde yaşayan yaratıkların arasına iki tilki katıldı. Galiba küpün yanındaki sarı yaseminin altında yaşıyorlar. Geçen gün bir tanesini gördüm. Kuyruğu yere paralel, yirmi metre kadar yanımdan geçti, tenezzül edip başını bana çevirmeden.
Bahçede yavrulayacaklar mı yoksa daha güvenli bir yere mi gidecekler?
Eve vardığımda güneş çoktan batmış oluyor. Kapıda miyavlayarak kedi karşılıyor beni. Mamasını veriyorum sonra karanlıkta, bahçedeki duşun altında yıkanıyorum. Yakında su altına girilemeyecek kadar soğuk olacak.
Geceleyin küçük bir yarasa mutfak penceresinden içeri girip salonda bir ileri bir geri uçmaya başlıyor. Çıkış yolu bulamıyor, diye düşünüyorum. Bahçeye açılan kapıları açıyorum ama dışarı çıkmak yerine salonda uçmaya devam ediyor. Siyah ipeğe sarılı, gerilmiş yayla ok gibi. Az sonra kayboluyor. Kapıları kapatıp yatak odama çıktığımda orada bir duvardan diğer duvara uçmakta olduğunu görüyorum.
Bütün pencereleri açıp ışığı söndürüyorum ama odada uçmaya devam ediyor.
“Keyfin bilir” diyorum. “Uç istediğin kadar. Ben yatıyorum.”