7 Ekim 2011 Cuma

Sessiz bir çaresizlik için yaşamayı reddeden kadın

Birkaç haftadan beri bir kadınla mailleşiyorum.
“Yıllarca antidepresanlarla yaşadım, ki yaşım sadece 29” diye yazdı ilk mailinde. “Mutsuzluk hastalığına tutulmuştum, halen çok iyi hissettiğimi söylemem. Bazıları, natürel olarak depresif doğuyor. Ben bunlardan biriyim. Sisteme entegre olamayanlardan.”
Kronik can sıkıntısından mustarip idi. Keşke, Serdar Ortaç dinlemekten keyif alabilse, saçlarına röfle yaptırsa, maço bir sevgilisi olsa, İngiliz aksanıyla Türkçe konuşmaya çalışan ve yerli dizi seyreden biri olabilse.
Ama bunlardan hiçbiri olamaz biliyor. O, herkes nehirle akarken kıyıda tek başına duranlardan. TV yerine hayatında başka şeyler var. Bukowski -Pis Moruğun Notları- Leonard Cohen, kırmızı şarap ve sigara.
Bir gün çok uluslu şirketteki iyi pozisyonunu bıraktı, ceketini alıp çıktı. Kalsın istediler, maaş pazarlığı yaptılar. “Umurumda değil, gidiyorum” diye yazdı. “İyi eğitimli, şehirli, hırslı, aç gözlü insanlardan kaçıyorum.”
Ama yine mutsuz. “Her an sıkıntıdan infilak edebilirim” diye yazıyor bir gün. Bir başka gün “Bugüne yine mutsuz uyandım.” Ve bir başka gün: “Her zamanki gibiyim, cinnet öncesi denilebilecek bir ruh hali.”
Tanımadan, onun hakkında endişelenmeye başlıyorum.
Bir gün “Sırt çantamı hazırlıyorum” diyor, nokta yerine tebessüm koyarak. Tayland’a gitmekten söz ediyor. İnsanlar hep kaçmaktan bahseder ama kaçmaz, diye düşünüyorum.
Ama o kaçıyor. Mailler Tayland’da küçük bir köyden gelmeye başlıyor ve sanki başka bir insandan.
Yeni insanlarla tanışıyor, ayaküstü. İstediği kitapları okuyabiliyor, güzel ve ucuz bira içebiliyor, ormanda koşuya çıkıyor, yüzüyor. Trafik yok ve “en önemlisi, sonradan görme, aç gözlü, kendini ya da çocuğunu dünyanın merkezi sanan salaklar” yok.
“Med ve cezir burada çok belirgin” diye yazıyor. “Hangisini daha çok sevdiğime henüz karar veremedim. Birinde sakinlik ve huşunun getirdiği asude bir huzur var, diğerinde bir tutku. Suyun kayaları dövmesi, üzerindeki köpükler, dalgaların sesi.”

İnce belli, siyah saçlı, müşteri arayan kadınları izliyor. Bazen, işe çıkamamış olanlarla sabaha kadar içki içip, dans ediyor. Mick Jagger dinliyor. Hemingway’in Güneş de Doğar’ını okuyor.
“Bir şekilde sevemiyorum Hemingway’i. Karakterler nedense bana çok tuzu kuru geliyor. Belki benim hayatım daha zor olduğu için, gerçek hayat zormuş gibi geliyor bana. Paris’e gidip, Montparnesse’de caddeye bakan bir ev kiralamak, oradan boğa yarışları için İspanya’ya gitmek diye bir gerçek yok bence, belirli bir azınlığın dışındaki insanlar için.”
Tanımadığım, yüzün şeklinin nasıl olduğunu bilmediğim bu insan için mutlu oluyorum. Ona saygı duyuyorum, başına buyruk olduğu, bırakıp kaçabildiği için. Ya orada kalır diye ümit ediyorum ya, dönerse, İstanbul’dan götürdüklerini orada bırakmış olarak döner.