29 Ekim 2011 Cumartesi

Camlar ve kuşlar

Ozanköy
Bu sabah mutfak kapısını açınca karşıma iki serçe çıktı. Evin saçaklarındaki yuvalarda yaşayan serçelerden, bunlar. Şömine bacasından aşağı düşmüşler, kapılar ve pencereler kapalı olduğu için kaçamamışlar. Beni görünce telaş içinde uçuşup kendilerini camlara vurmaya başladılar.
Camı görmüyorlardı. Camdan bakıldığında görülen manzarayı görüyorlardı: Yasemini, limon ağacını, akasyayı ve diğer kuşları.
Pencereleri açtım. Cikcikler içinde, art arda uçup gittiler. Mutfak bankosunun üzerinde, seramik bir saksının içinde, bahçedeki kuş yemliklerine koyduğum kenevir tohumları var. Baktım, ben yokken, bunların tadına bakmışlar. Tohumların kabukları duruyordu saksının çevresinde, titiz ve zevkli bir ev kadınının yemek masasına serpiştirdiği gül yaprakları gibi.
Kuşların camlarla sorunu var. Çünkü camı değil camda dış dünyanın aksini görürler, gökyüzünü, bulutları, ağaçları ve dosdoğru onlara doğru uçar. Cama çarpan kuş ya hemen ya da birkaç saat içinde beyin hasarından veya iç kanamadan ölür.

Bunu önlemenin en etkin yolu pencerelerin önüne ağ germektir.
Bir tahmine göre sadece ABD’de yılda 900 milyon kuş bu şekilde ölmekte.
Güney Amerika, Kuzey Amerika, Avrupa, Çin, Hindistan, Avustralya ve Afrika’nın her birinde yılda bu şekilde bir milyar kuş öldüğünü varsaysak bu yılda yedi milyar kuş eder.
Dünyada her an uçan, konan, oynayan, yem arayan, yuva yapan, çiftleşen 400 milyar kuş olduğunu okudum geçen gün bir kitapta. Eğer her yıl bunların yedi milyarı cam katliamına kurban giderse demek ki altmış seneden az bir zamanda dünyada hiç kuş kalmayabilir.
Tabii bu sakat bir hesap. Her yıl milyarlarca kuş ölüyorsa, milyarlarca da doğuyordur.
Ama gidişatın kuşların aleyhine olduğu kesin. Onları sadece camlar öldürmüyor.

Her yıl kediler tarafından avlanan kuş sayısı 500 milyon ile bir milyar arasında tahmin ediliyor. Böcek ve haşere ilaçlarından ölenlerin sayısının yetmiş milyonu aştığı hesaplanıyor.
İki yüz milyon kuş elektrik tellerine, altmış milyona yakın kuş arabalara, seksen bin kuş uçaklara çarparak ölüyor.
Bu verdiğim rakamlar Amerika Birleşik Devletleri’ne ait. Bütün dünyayı hesaplayacak olsak acaba rakam ne olur?
Uzun vadede kuşlar için en büyük tehlike bütün bunlar değil yaşam alanlarının yok olmasıdır. Bu yüzden birçok kuş nesli tamamen yok oldu, birçoğu da tehlike içinde.
Altmış yılda hiç kuş kalmayacak hesabı abartılı belki ama ne kadar abartılı acaba?
Bazen Beşparmaklar’da dolaşırken ne kadar az kuş olduğu beni şaşırtır. Durup kulak veririm ama hiçbir ses duymam. Ne bir kanat çırpışı, ne bir ötüş. Büyük bir sessizlik.
Bazen birkaç sıska keklik ve yabani güvercin kaçar. Daireler çizen birkaç şahin ve kartal görürüm. Kırlangıç bile yok, diye hayıflanırım. Çocukluğumda burada uçan kuş sürüleri, kayalardaki kartal yuvaları ne oldu?
Eğer kuşlar tamamen kaybolursa geride bıraktıkları sessizlik dayanılmaz olacak.

22 Ekim 2011 Cumartesi

Eğer cennet varsa kapısına vardığımda...

Dünyanın en usta klasik piyanistlerinden Mitsuoko Uchida, Financial Times’a konuşuyor:
“Eğer cennet varsa ve kapısına vardığımda bana ‘nesin’ diye sorarlarsa Hıristiyan değilim ‘Müzisyen’ diyeceğim” diyor. İyi fikir. Bana sorarlarsa, ki benim sorgulanmam herhalde cehennemin kapısında olacaktır, ben de “Gazeteci” diyeceğim.
Nasıl bir gazeteci diye sorarlarsa da şöyle diyeceğim: Diğerleri Türkiyelileri değil Türkiye’yi kurtarmaya çalışıyorlardı. Ben onlardan değildim.
Bazıları için tekrar olacak ama öykümü özetlemeliyim: Rumlar tarafından pasaportum iptal edilip adadan kovulduğum için Ankara’da fakülteyi bitirdikten sonra Kıbrıs’a dönemedim. Diplomat olacakken tesadüfen gazeteci oldum.
Ama “Her tesadüf bir randevudur.” Benim randevum Daily News gazetesinde Nick Ludington ile idi. Gazeteci olmak isteyen herhangi bir insanın karşılaşabileceği en iyi öğretmendi Nick. Öğrenilmesi gereken her şeyi bana öğretti. İnsanın böyle ustalara borcu hiçbir zaman ödenemez.
Şanslı olduğum bir ikinci şey daha vardı. İngilizce biliyordum. Bu da bana kendimi açık ve yalın ifade etme yeteneği verdi. Az bilinen gerçeklerden biri, nasıl düşündüğümüz ve kendimizi ifade ettiğimizin dilimizle yakından ilgili olduğudur.
Sonunda gazeteci olmam daha iyi oldu. İyi bir diplomat olamayacak kadar dik başlı ve otoriteye saygısızım. Hak hukuk beni çıkardan daha çok ilgilendiriyor, insanlar da ülkelerden.

Bu nedenle Türkiye’nin değil, Türklerin tarafında oldum hep ve Kürtlerin ve Alevilerin ve azınlıkların...
Hükümetlerin değil hükmedilenlerin gazetecisi olmaya çalıştım. Bir işe yaradı mı? Yarasın, yaramasın. İnsan elinden gelenden fazlasını yapamaz. Balık bilmezse...
İyi müzisyenle kötüsü nasıl ayırt edilir, diye soruyor Financial Times.
“Gerçekten önemli olan insanın müziği kendinde fazla sevmesidir” diyor Uchida.
“Söyleyecek bir şeyiniz varsa, başarı arkadan gelir. Bazı insanlara başarı söyleyecek çok az şeyleri olmasına rağmen geliyor. Hayatta bir gelişigüzellik var ve bunu da kabul etmek durumundayız.”
İnsan gazeteciliği kendinden fazla sevebilir mi? Sanmam. Gazetecilik mükemmel yapılması mümkün olmayan bir iştir ve yazı hiçbir zaman müziğe ulaşamaz.
Uchida kendi işinin de mükemmel yapılamayacağını söylüyor. “Mükemmeliyet diye bir şey yok” diyor. “İnsan çalışır ve eğer şanslı ise her gün yeni bir şey keşfeder.” Ama bunu mütevazı olduğu için söylediğini sanıyorum. Onu birkaç defa mükemmel parçaları mükemmel çalarken izledim.
Aslında, diplomat veya gazeteci, benim ana mesleğim değişmeyecekti: Öğrenmek. Sırf, kolay bir meslek olduğu, bana çok boş vakit bırakacağı için (veya o zaman, bırakacağını sandığım için) diplomat olmak istemiştim. Kissinger olmak için değil.
Doyumsuz bir öğrenme iştahına sahibim. Bunun için bu köşede konudan konuya atlıyorum. Bugün hiperaktivite ve dikkat bozukluğu, yarın Freud’un kokainmanlığı, öbür gün depresyon, daha sonra köpeklerle ilgili son bilimsel araştırmalar...
Köpeklerden açılmışken... Köpeklerin koku alma yeteneğinin insanlarınkinden on bin ile yüz bin misli büyük olduğunu biliyor muydunuz? Özel eğitilmiş köpekler, tıbbi aletlerin seçemeyeceği kadar başlangıç noktasında olan kanserleri burunları ile tespit edebilir. Gazetecilerin koku alma yeteneği de ünlüdür. Ama bugüne kadar burnu ile kanser teşhisi koyan gazeteci duymadım.

15 Ekim 2011 Cumartesi

Anlaşılmamış mutsuzluklar

Fırtına bulutlu elleriyle uçağı tutmuş sallıyor, sallıyor, ‘seni yere çalayım mı mı mı, çalayım mı?’ diye soruyor. İki bebek ağlıyor. Onların dışında Bodrum-İstanbul uçağında yolcular sessiz. Yanımda oturan genç turist başını öne eğmiş, dudakları kıpır, gözleri kapalı. Elini yanında oturan kız arkadaşının kucağına koymuş o da iki avucunun arasına almış sıkıyor.
Ağlayan bebekler ikiz, üç-dört aylık, arka arkaya iki koridor koltuğunda, biri annesinin diğeri bakıcısının kucağında yatıyor. Bodrum arkada kaldı. Dün bu vakitlerde Lale ile birlikteydik. Epey zamandır tanıdığım ama üç-dört yılda bir, sadece iş tesadüfleri dolayısıyla bir araya geldiğim genç bir kadın.
Otelin iskelesinden ayaklarımızı denize sarkıtıp konuştuk. “Böyle neşeli olduğuma bakma” dedi. “Büyük dertlerim var. Alışveriş hastasıyım ben. Gülme! Bu da bir hastalık. Kanser gibi.” Kendini tutamıyor, parası olmadığı halde durmadan alışveriş yapıyor. “Sen var ya, Sabancı’yla evlensen, kesin onu da batırırsın” diyormuş kız kardeşleri.
“Gidiyorum bir koltuk beğeniyorum. Kızım koltuğu ne yapacaksın? İhtiyacın yok. Evde koltuğu koyacak yerin yok, lan!” Durup yüzüme bakıyor. Ne diyorsun bu işe, diye sorar gibi. “Koltuğu alıp eve gidiyorum.” Alacağı primi çoktan harcadı. Bütün kredi kartları borç yüklü. Ailesi illallah getirdi. Annesinden geçen gün dört yüz lira borç istemiş, vermemiş. “Dört yüz lira! Vermedi! Düşünebiliyor musun?”
Ankara’ya döndükten sonra psikiyatriste gitmeyi düşünüyordu. Daha doğrusu yeniden gitmeyi. Sekiz bin metrenin üstündeyiz ama hâlâ bulutların içindeyiz. Uçak durmaksızın sallanıyor.

Bebeklerin ikisi de sustu. Uyuyorlar. Uzanıp bakıyorum. Kendi çocuklarım bebekken birlikte uçuşlarımızı hatırlıyorum, o küçük yük geliyor aklıma ve koku.
Psikolog Sedat Topçu’nun Medyadan Psikolojiye Çeşitlemeler kitabını okumaya çalışıyorum. “Ruhsal sorunlar, anlaşılmamış insan mutsuzluk belirtileridir” diye yazıyor.
Ben Lale’den önce havaalanına gidecektim çünkü değişik zamanlarda, değişik yönlere uçacaktık. Israrla beni geçirmek istedi. Tam otelin kapısından çıkıyorduk ki arkamızdan bir adam koştu.
“Toka almıştınız” dedi, kırık bir tebessümle. “Ben ayrılmıyorum” dedi Lale. Adamın yüzündeki ifade rahatladı. Dükkânına geri döndü. “Konuşma. Boş ver” dedi, bir şey söylemeye hazırlandığımı görünce. Anlaşılmamış insan mutsuzlukları... Ne kendimiz, ne eşimiz dostumuz ne doktorumuz tarafından anlaşılmamış.
Bütün ruhsal sorunlar anlaşılmamış mutsuzluklarımızdan kaynaklanıyor olabilir mi? Buna inanabilirim. Araba çarpıyor, kemiklerimiz kırılıyor, mutsuzluk çarpıyor, benliğimiz kırılıyor. Geriye dönüp o mutsuzlukları bulsak, anlasak acaba bizi salıverirler mi? O yolculuk nereye, kiminle yapacak? “Beni ilaca başlatmak istiyor” demişti. “Lityum tozu. Kabul etmemiştim ama, galiba bu defa deneyeceğim.”
Dükkânların önünden geçerken kendini tutamayıp içeri girmek ilaçla önlenebilir mi?
“Üff. Hem de nasıl” dedi. “Sonuçtan beni de haberdar et” dedim. Uçak, yere çakılacak gibi sarsıla sarsıla alçaldı ve inanılmaz bir yumuşaklıkla kondu.
Bebekler uyandı, mırıl mırıl sesler çıkarmaya başladı. Yolcular ayağa kalkmaya başladı. Başını çevirip onlara bakanların yüzünü bir tebessüm kapladı.
Bilmiyorum, farkında mısınız. İki şeyi görmek hemen hemen herkesin yüzüne tebessüm getiriyor. Çocuk ve para. Dağılıyoruz, herkes bir yöne gidiyor. Dış hatlar terminaline doğru yürümeye başlıyorum. Beni eve götürecek uçağın kalkmasına dört saat var.
Buna benzer diğer yazılar için: http://pazaryazilari.blogspot.com/
Bütün yazılar için: milliyet.com.tr

13 Ekim 2011 Perşembe

Tuzu nasıl bilirdiniz?

Gerçek bildiklerimizin ne kadarı gerçekten gerçek?
İsviçre’de yer altındaki dev tünelde kâinatın nasıl meydana geldiğini deneylerle öğrenmeye çalışan bilim adamları ışıktan hızlı parçacıklar keşfetti.
Oysa Albert Einstein (1879-1955) Özel Görelilik Kuramı ile bize, hiçbir şeyin ışıktan hızlı hareket etmesinin mümkün olmadığını öğretmişti. Tanrı kendi kurallarına uymak zorunda olduğu için o da ışıktan hızlı seyahat edemezdi, Einstein’e göre.
Her yerde hazır ve nazır olamazdı.
Ama acaba Tanrı’nın kuralları bilinebilir mi?
Cenevre Parçacık Araştırma Laboratuvarı CERN’de yapılan buluşun kabul görmesi için birçok defa tekrarlanması gerekir. Ama sonucun aynı çıkmaması için bir neden yok. Bu olması halinde neredeyse yüz yıldır inanılan büyük bir gerçeğin doğru olmadığını ya da her koşul altında doğru olmadığı anlaşılacak.
Dünyanın kâinatın merkezinin olmadığının anlaşılması gibi.
Fizikte Einstein ne ise psikiyatride de Sigmund Freud (1856-1939) odur. Freud, şuuraltı ve cinsellik gibi şeyler etrafında şekillendirdiği kuramlarıyla, ruh ve akıl hastalıklarına çare bulduğunu iddia etti. Hasta ve psikanalistinin kurduğu diyalog sayesinde bu hastalıkları tedavi etmeye çalıştı.
Freud’un kuramları hiçbir zaman kanıtlanmadı. Onun “psikanalisttik kuramı bir aldatmaca ve sözde bilimselliğin abideleşmiş bir örneğidir” diye yazıyor psikolog Sedat Topçu.
Buna rağmen, Türkiye dahil birçok ülkede hâlâ Freud kuramları gerçek kabul edilmekte ve uygulanmaktadır.
Olmayan bir cennet vaat eden Karl Marx (1818-1883) komünizminin Sovyetler Birliği yıkılıncaya kadar sayısız insana hayatı cehennem ederek uygulandığı gibi.

Milyonlarca insanın derdi olan depresyonun, beyindeki kimyasal bir dengesizlikten kaynaklandığı da yaygın olarak kabul gören ama hiçbir zaman kanıtlanmamış bir kuramdır. Aslında, yarım yüzyıldır bu kuramın doğru olmadığına işaret eden tonlarca araştırma yapıldı. Ama, psikiyatristler dahil birçok insan, hâlâ kimyevi dengesizlik tahtının önünde eğilmeye devam ediyor.
Tuz, 1904’ten bu yana tansiyonu yükselten ve ölüme kadar giden hastalıkları azdıran bir madde olarak biliniyor. Doğru mu? Olmayabilir.
Amerikan Hipertansiyon dergisinde kısa bir süre önce yayımlanan bir araştırmaya göre alınan tuz miktarını azaltmak normal ve yüksek tansiyonlu kişilerde kalp krizi, inme ve ölüm riskini azaltmıyor. Başka araştırmalar da bu bulguyu destekliyor.
Yakında Gobi çölünde, içinde dinozor yumurtaları bulunan bir uçan daire kalıntısı bulunur da Charles Darwin’in (1809-1882) evrim teorisi de çöp tenekesine atılırsa hiç şaşmayacağım.
Ta Sokrat öncesi feylesoflardan bu yana düşünce tarihi doğru kabul edilip daha sonra başka “doğrulara” yerini bırakan kuramlar ve açıklamalarla doludur.
İnsanın keşfettiği “gerçekler” insan gibi geçicidir ve belki hep böyle olacak. Hep gölgelerin gölgesi olarak yaşayacağız.

OKUYUCULARA NOT:
http://www.metinmunir.com/ adlı site bana ait değildir. Buradaki yazılar ya tamamen uydurmadır, “Şizofreni psikiyatrinin uydurma hastalıklarından biridir” adlı yazı gibi, ya da yazılarımın saçmalaştırılmış şeklidir. Vikipedi’deki biyografim de bu siteyi kuran kişiler tarafından yalan yanlış bilgilerle dolduruldu.

8 Ekim 2011 Cumartesi

Sırtüstü yüzerken yükseklerde

Ozanköy
Sırtüstü yüzerken yükseklerde, çok yükseklerde doğuya doğru göç eden bir kuş sürüsü gördüm.
O kadar yükseklerdeydiler ki, teker teker seçilmiyordu, kuşların bir bütün olarak meydana getirdiği siyah şekil görünüyordu. Önce kaş, sonra sıra oldular.
Nasıldı orada olmak? Zor ve zahmetli miydi, kolay ve keyifli mi? Arkada bıraktıkları yerin özlemi içinde miydiler, varacakları yer için sabırsızlanıyorlar mıydılar?
Etrafında bir uçak olmadan oralarda olmak nasıl bir şeydi?
Göze kaçmış bir kirpik gibi oldular gökyüzünde, o kadar küçük. Hani bazen inatla bir uçağı seyredersiniz uzaklaştıkça görülmesi zor olur ve öyle bir an gelir ki, bilirsiniz, gözünüzü ayırırsanız onu bir daha bulamayacaksınız. Yüzerken bir ara gözüme su kaçınca başımı çevirdim ve tekrar aynı yere baktığımda onları göremedim. Ama biliyorum, nedense o kıpır kıpır uzaklaşan yay veya çizgi hiç aklımdan çıkmayacak. Sanki yolculukları dünyanın başka bir yerine değil kainata idi.
Daha birkaç hafta önce kalabalık ve gürültülü olan plajda bir ben varım, bir de kayaların üzerinde oturan siyah saçlı, genç kadın. Her gün bu saatlerde yaşlı bir adamla buraya geliyor. Konuşmadan yan yana yürüyorlar. Sonra, ikiye ayrılan nehir gibi kadın oturacağı, adam denize gireceği yere yürüyor. Aynı arabadan çıktıklarını görmeseniz birbirlerini tanımıyor sanırsınız.

Kadın hep siyah giyiyor. Çantası var. Oturunca içinden bir kitap ve yiyecek bir şey çıkartıyor. Bazen bir elma, bazen çatalla yediği bir şey. Adam siyah mayo giyiyor. Maskesini takıp denize dalıyor ve koyun diğer ucuna kadar yüzüp geri dönüyor. Sudan çıkınca kadının yanına gidiyor. Kadın kalkıyor, konuşmadan yan yana arabalarına yürüyorlar.
Baba kız değil de sevgili veya karı koca olduklarını düşündürüyor bana bu sessizlikleri. Çok yakın olmaktan doğan, tenin tene değmiş olduğu, sakin bir sessizlik onlarınki, sanki.
Deniz serinlemeye başladı. Geceleyin pencereden gelen hava üşütüyor. Güneş daha geç doğuyor. Yorganı çıkarmalıyım ama sandığın içinde olduğu, kapağı açmak için üzerindeki her şeyi kaldırmam gerektiği için üşeniyorum.
Sabahleyin ve akşam üstlerinde bu aylara mahsus bir sessizlik var. Sanki yaz gürültülü idi ve şirretliği ile sindirdiği sessizlik meydanı boş bulunca ortaya çıktı. İlk yağmuru yiyince ortaya çıkan otlar gibi.
Bahçemde yaşayan yaratıkların arasına iki tilki katıldı. Galiba küpün yanındaki sarı yaseminin altında yaşıyorlar. Geçen gün bir tanesini gördüm. Kuyruğu yere paralel, yirmi metre kadar yanımdan geçti, tenezzül edip başını bana çevirmeden.
Bahçede yavrulayacaklar mı yoksa daha güvenli bir yere mi gidecekler?
Eve vardığımda güneş çoktan batmış oluyor. Kapıda miyavlayarak kedi karşılıyor beni. Mamasını veriyorum sonra karanlıkta, bahçedeki duşun altında yıkanıyorum. Yakında su altına girilemeyecek kadar soğuk olacak.
Geceleyin küçük bir yarasa mutfak penceresinden içeri girip salonda bir ileri bir geri uçmaya başlıyor. Çıkış yolu bulamıyor, diye düşünüyorum. Bahçeye açılan kapıları açıyorum ama dışarı çıkmak yerine salonda uçmaya devam ediyor. Siyah ipeğe sarılı, gerilmiş yayla ok gibi. Az sonra kayboluyor. Kapıları kapatıp yatak odama çıktığımda orada bir duvardan diğer duvara uçmakta olduğunu görüyorum.
Bütün pencereleri açıp ışığı söndürüyorum ama odada uçmaya devam ediyor.
“Keyfin bilir” diyorum. “Uç istediğin kadar. Ben yatıyorum.”

7 Ekim 2011 Cuma

Sessiz bir çaresizlik için yaşamayı reddeden kadın

Birkaç haftadan beri bir kadınla mailleşiyorum.
“Yıllarca antidepresanlarla yaşadım, ki yaşım sadece 29” diye yazdı ilk mailinde. “Mutsuzluk hastalığına tutulmuştum, halen çok iyi hissettiğimi söylemem. Bazıları, natürel olarak depresif doğuyor. Ben bunlardan biriyim. Sisteme entegre olamayanlardan.”
Kronik can sıkıntısından mustarip idi. Keşke, Serdar Ortaç dinlemekten keyif alabilse, saçlarına röfle yaptırsa, maço bir sevgilisi olsa, İngiliz aksanıyla Türkçe konuşmaya çalışan ve yerli dizi seyreden biri olabilse.
Ama bunlardan hiçbiri olamaz biliyor. O, herkes nehirle akarken kıyıda tek başına duranlardan. TV yerine hayatında başka şeyler var. Bukowski -Pis Moruğun Notları- Leonard Cohen, kırmızı şarap ve sigara.
Bir gün çok uluslu şirketteki iyi pozisyonunu bıraktı, ceketini alıp çıktı. Kalsın istediler, maaş pazarlığı yaptılar. “Umurumda değil, gidiyorum” diye yazdı. “İyi eğitimli, şehirli, hırslı, aç gözlü insanlardan kaçıyorum.”
Ama yine mutsuz. “Her an sıkıntıdan infilak edebilirim” diye yazıyor bir gün. Bir başka gün “Bugüne yine mutsuz uyandım.” Ve bir başka gün: “Her zamanki gibiyim, cinnet öncesi denilebilecek bir ruh hali.”
Tanımadan, onun hakkında endişelenmeye başlıyorum.
Bir gün “Sırt çantamı hazırlıyorum” diyor, nokta yerine tebessüm koyarak. Tayland’a gitmekten söz ediyor. İnsanlar hep kaçmaktan bahseder ama kaçmaz, diye düşünüyorum.
Ama o kaçıyor. Mailler Tayland’da küçük bir köyden gelmeye başlıyor ve sanki başka bir insandan.
Yeni insanlarla tanışıyor, ayaküstü. İstediği kitapları okuyabiliyor, güzel ve ucuz bira içebiliyor, ormanda koşuya çıkıyor, yüzüyor. Trafik yok ve “en önemlisi, sonradan görme, aç gözlü, kendini ya da çocuğunu dünyanın merkezi sanan salaklar” yok.
“Med ve cezir burada çok belirgin” diye yazıyor. “Hangisini daha çok sevdiğime henüz karar veremedim. Birinde sakinlik ve huşunun getirdiği asude bir huzur var, diğerinde bir tutku. Suyun kayaları dövmesi, üzerindeki köpükler, dalgaların sesi.”

İnce belli, siyah saçlı, müşteri arayan kadınları izliyor. Bazen, işe çıkamamış olanlarla sabaha kadar içki içip, dans ediyor. Mick Jagger dinliyor. Hemingway’in Güneş de Doğar’ını okuyor.
“Bir şekilde sevemiyorum Hemingway’i. Karakterler nedense bana çok tuzu kuru geliyor. Belki benim hayatım daha zor olduğu için, gerçek hayat zormuş gibi geliyor bana. Paris’e gidip, Montparnesse’de caddeye bakan bir ev kiralamak, oradan boğa yarışları için İspanya’ya gitmek diye bir gerçek yok bence, belirli bir azınlığın dışındaki insanlar için.”
Tanımadığım, yüzün şeklinin nasıl olduğunu bilmediğim bu insan için mutlu oluyorum. Ona saygı duyuyorum, başına buyruk olduğu, bırakıp kaçabildiği için. Ya orada kalır diye ümit ediyorum ya, dönerse, İstanbul’dan götürdüklerini orada bırakmış olarak döner.

6 Ekim 2011 Perşembe

Sessiz bir çaresizlik içinde yaşama, derim

Geçen gün tanımadığım bir okuyucudan şu maili aldım: “Yazılarını* okudukça hüzünleniyorum. Ama aslında içimdeki şeylerin bir yerlerine değdikleri için bunları bana hissettiriyorlar sanırım. Bazen yazdıklarından çıkardığım şu oluyor:
‘Bırak oğlum işi gücü, ayrıl fabrikadan, al eşini yanına, yürü git İtalya’ya, bir sene onun o çok istediği aşçılık eğitimini birlikte aldıktan sonra da ne halt edeceksen et.’
“Ama tedirginlerim ağır basıyor, telaşlarım artıyor, endişeler kaplıyor aklımı ya yapamazsak diye.
“Ben, acaba, yarın, çarkların arasında presten geçmiş birisi olarak, 50-60’lı yaşlarımda kendi kendime ağlanacak mıyım, acaba keşke istediklerimi yapmak için koştursaydım diye?
“Ne dersiniz?”
Beni biraz tanıyorsanız ona verdiğim cevabı tahmin etmişsinizdir:
“Evet ağlanacaksın. Garanti ediyorum. Bu nedenle, bırak işi gücü, al eşini yanına, İtalya’ya git yapmak istediğini yap.”

Doğa sevenlerin peygamberlerinden David Thoreau’nun belki de en ünlü sözü şudur: “İnsanların çoğu hayatlarını sessiz bir çaresizlik içinde geçirir.”
Çoğu insan hayatını bir yerde, bir iş yaparak geçirir ama gönlü başka bir yerde, başka bir uğraştadır. Birileriyle yaşar ama başka birileriyle yaşamak ister. Sıkılır. Mutsuzdur. Kendini kapana kapanmış hisseder. Çünkü hayatı, fotokopi makinesi gibi, aynı günleri basar.
Ama, bağlarını koparıp, hızla akan nehirden kendini kıyıya atamaz.
Kainatın kulağına fısıldadığı sesi dinlemek yerine, hayatını gittikçe daha sessiz ve çaresiz hale gelen, sessiz bir çaresizlik içinde yaşamayı seçer. Teslim olur.
Kimse böyle yapmamalı.
En temel ama en az bilinen gerçeklerden bir şudur: Hürüz. Her insan istediğini yapmakta, istediği yolu izlemekte hürdür. Kendini bağlıyor sandığı bağların hepsi (ülke, aile, inanç, iş) onun aklındadır.
Çok uluslu şirketler, hükümetler, fanatikler, ideologlar, vatan-millet-Sakarya’cılar, lobiciler, inanç imalatçıları, yalan haber fabrikatörleri, manipülasyoncular, reklamcılar, halkla ilişkilerciler, okullar, aileler birlikte çalışan duvar ustalarıdır. Gittikçe yükselen ve kalınlaşan bir duvar örerler insanın çevresine. Özden uzaklaştırırlar. Gökyüzünü göremez, kırlarda dolaşamaz, ayaklarını denize sarkıtamaz olur. Dünyası para kazanmak ve harcamaktan ibaret hale gelir. Hayatı yaşamaz, müşterisi olur.
Gerçek ise başkadır ve gizli değildir:
İnsan aklının kazığından başka hiçbir yere bağlı değildir.
Ve, kendinden başka kurtarıcısı yoktur.