31 Ağustos 2011 Çarşamba

Et Ping Pong

OZANKÖY
Akdeniz sıcağı arabaların ve evlerin içine saklanarak ve öğle saatlerinde kaşlarını çatarak hükmünü devam ettirmeye çalışıyor ama artık saltanatının sonuna geldi. Dün gece ilk defa pencereden gelen esinti beni üşüttü. Bu sabah ilk defa ağustosböceklerinin sesini duymadım. Dünya yerini değiştiriyor, günler kısalıyor. Akşamüstü ormanda yürürken, birkaç hafta önce güneş olan yerler artık gölge. Çok geçmeden buralarda tişörtle yürüyemez olacağım. Ormanda, arabayı her zaman park ettiğim yere, karşı istikametten gelen iki araba ile beraber varıyorum. İçi kızlı erkekli genç insan dolu, iki küçük araba. Gürültüyle inip uçurumun başına kondurulmuş seyir platformuna koşuyorlar. Her iki arabada da pencereleri ve müziği sonuna kadar açık bıraktılar. Hayalimde, bastonumu kafalarında kırarak hızla oradan uzaklaşıyorum. Aklıma, radyoyu sonuna kadar açıp bütün konu komşuyu rahatsız ettiğim lise günlerim geliyor. Mahallenin en güzel kızına aşıktım. Dinlediğim müziği o da duysun, o anda benime aynı şeyleri hissetsin isterdim.

Gizli gizli, elden, mektuplar verip birbirimizi ne kadar sevdiğimizi yazardık. O zamanlar Lefkoşa’da aşklar öyle idi. “Mektupçuk aşkı.” Bir gün önüme çıktı ve “Beni başkasına veriyorlar” dedi. İkimiz de on altı yaşındaydık. Nişanlandılar. Adam evlerine taşındı. Bizde adet öyledir. Özel bir şirkette muhasebecilik yapan, ondan on beş yaş büyük, şişko bir adamdı. Et Ping Pong adını taktık ona, o zamanlar ayrılmaz üç arkadaş olan Erdal ve Göksel ve ben.
Birkaç gün sonra artık sevgilim olmayan sevgilimi sokakta gördüm. Yüzü ve vücut hareketleri değişmişti. Et Ping Pong’un onunla yattığını anladım. Kanlı Dere’nin Rum tarafındaki yakasında okaliptüs ağaçlı loş ve sakin bir yer vardı. Bazen bisiklete atlayıp tek başıma oraya gider saatlerce otururdum. Oraya gittim. Bisikleti ağaca dayadım. Yanına oturdum. Gece olup eve döndüğümde o bağdan azat olmuştum. Yazın gelin oldu ve mahalleden taşındı. Buna benzer sıcak bir günde.

Artık arabaların itici müziğini duymuyorum. Orman sükûnetini geri aldı. Durup güzellikleri ve sakinlikleriyle insanın içine ferahlık veren çamları seyrediyorum. Derin bir nefes alıp sakız yüklü havayı içime çekiyorum. Bir yerlerden, kısa süre sonra açılacak av mevsiminde katledilecek kekliklerin sesi geliyor. Ormanda da ağustos böcekleri azaldı. Yavrular toprağın altına indi. Gelecek haziranda yeryüzüne çıkacaklar ve şarkı söyleyerek eş çağıracaklar. Haziranın geldiğini nasıl anlıyorlar? En büyük aşklar sevgililerin kavuşmadığı aşklardır çünkü onlar hiç bitmez. Genç ölen insanlar gibi taze kalır.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Mutluluk öksüz müdür

Belleğin akıl ermez özellikleri var.  Yaşanan mutlukları kolay unutur. Mutsuzlukları ise mezara kadar saklar.
Hatırlamak istediklerini unutur, unutmak istediklerini hatırlar insan.  Mutsuluk yanağa konan bir öpücük gibidir. İz bırakmaz. Mutsuzluk yanağa atılan bir jilet.
Elem kaynar su gibi yakar ve iz bırakır. Sevinç uçarken havuzdan su içen kırlangıç gibidir. Mutsuzluk kişiliğe şekil veren olduğu için mi demir atıyor akla?
Bir çocuk. Annesi onu şehirdeki anneannesine bırakıp köye kocasının yanına dönüyor, ağlamalarına ve çığlıklarına kulak asmadan. Çocuğa hiçbir açıklama yapılmadı. Neden sürgün edildi, anlamıyor. Oda oda dolaşıyor. Balkondan üzerine incir dalları sarkan şadırvana, kapısından hiç kimsenin girmediği boş camiye bakıyor. Şen çığlıklarla uçan, istedikleri yere gidebilen kırlangıçları seyrediyor. Çok geçmeden gece olacak, boş odalar, koridorlar korkunç şeylerle dolacak. 
Daha bilmiyor. Bu günleri ve geceleri ölünceye kadar taşıyacağını, her çocuğun dağarcığında böyle yirmi dört saatler olduğunu.
Bir çocuk. Karanlıkta yalnız kalmak ona dehşet veriyor ama yalvarmalarına rağmen annesi lambayı söndürecek, geceye babasıyla baş başa devam etmek için. Ardından kapıyı kapatıp karanlık odada onu yalnız bırakacak. Her gece aynı rüyayı görecek. Saçları dik, parmakları et değil bıçak olan katil, dolabın üstünden aşağı atlayacak. Tam yorganı kaldıracakken uyanacak. Bir çocuk. Geceleyin, gemi şeklindeki binanın teras katındaki odada yalnız bıraktılar onu, uyusun diye. Büyük pencereler perdesiz. Tenha sokaktan araba geçiyor ve pencere şekil değiştirip odada ışık şeklinde dolaşıp kayboluyor. Karanlık, olmayan şeylerle dolu.
Bir çocuk. Babasının tokadının geleceğini hissedip ağlamaya başlıyor ama tokat bir süper tanker gibi, kontrol edilmesi mümkün değil ve yüzünde patlıyor. Tokadın içinde bir de parmaktaki altın nikâh yüzüğü var ve onun verdiği sızı avucun geriye kalanının verdiğinden daha büyük ve unutulmaz. Tınnn diye bir ses çıkarıyor.
Bir çocuk. Bir yakını bir onu kıstırıyor ve cinsel amaçları için kullanıyor. Çocuk ne olduğunu tam olarak anlamıyor ama olmaması gereken bir şeyin olmakta olduğunu anlıyor. İçindeki meyveler olgunlaşmadan çürüyüp yere düşüyor. Ömür boyu ruhunun sathında onların ağırlığını hissediyor.
Mutluluk yolcu, mutsuzluk hancıdır.
'Mutluluk öksüzdür' diyor, Yehuda Amichai.
Atalarından asla bir şey öğrenmez, ve varis bırakmadan ölür.
Elemin ise eski ananeleri var, gözden göze, yürekten yüreğe devredilen.

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Bir bulutu anlamak

Doğanın sergilediği güzelliklerin en “halka açık” olanı bulutlardır. Ağaçların arasında bulunmak için ormana gitmek gerek. Deniz için denize yakın bir yerde olmak lazım. Bulutları seyretmek için gökyüzüne çıkmaya veya başka bir yere yolculuk yapmaya gerek yok. Herhangi bir yerde başınızı kaldırın veya pencereden dışarı bakın, yeter.
Ressam Constable, “Hiçbir şeyi görmeyiz, onu iyice anlamadan” der.
Bulut sudur ama bardakta duran suya benzemez çünkü onu meydana getiren su zerrecikleri çok küçüktür. Her metre küp bulutta, her biri bir milimetrenin birkaç binde biri kadar küçük, on milyar su zerreciği bulunur. Buluta opak, beyaz rengini veren bu minik zerrelerin her birinin düzeyine vuran ışığın her bir tarafa saçılmasıdır.

Hindu ve Budist inancına göre kümülüs veya diğer adıyla küme bulutlar fillerin ruhsal akrabalarıdır. Bu nedenle Hindistan’da filler kutsal tutulur, gökyüzündeki akrabalarını yağmur halinde yeryüzüne çağırıp Hindistan’ın kurak yazından sonra bereket getirsinler diye.
Sanskrit yaradılış mitlerine göre, zamanın başlangıcında yaratılan filler beyazdı. Uçmak için kanatları vardı. İstedikleri zaman şekil değiştirebiliyorlardı ve yağmur yağdırma güçleri vardı.
Bulutlar tüy kadar hafifmiş gibi görünür ama orta boy bir kümülüs bulutu sekiz yüz fil ağırlığındadır. Bir Asya fili 2,5 tondur. Ortalama bir kümülüs bulutu da 2,000 ton.
Bu kadar su nasıl göğe yükselir? Güneş ışınlarıyla.
Güneş yeri ısıtmaya başlayınca termal adı verilen akımlar meydana gelmeye başlar. Bu akımlar gökyüzüne yükselir ve yükselirken yerdeki nemi yukarı taşır. Kümülüs bulutları meydana getirir. Uçak bu bulutlarının içinde geçerken hissedilen hafif sarsıntının nedeni havanın, bu şekilde, akımlar halinde aşağıdan yukarı doğru çıkmasıdır.

Kümülüsler “bugün hava kapalı” dedirten, semayı tamamen kaplayan bulutlardan değil, münferittir. Teker teker olmalarının nedeni şudur: Dünyanın sathında her yer güneşin ışığını eşit derecede emmez. Daha iyi emen yerler bulut yapar -örneğin, asfalt, ekin kaplı topraktan daha etkin bir şekilde güneş ışığını emer.
Güneşli bir günde küçük bir adanın etrafında dolaşanlar adanın üzerinde bulut görürler. Bunun nedeni adanın onu çevreleyen sudan daha fazla güneş emme yeteneğine sahip olmasıdır.
Güney denizlerinin yerlileri çok uzaktayken adaların veya atollerin varlığını bu kümülüs bulutlardan anlamakta ustadırlar. Bulutları deniz feneri gibi kullanırlar.
Demek ki, her kümülüsün altında ona termalleriyle hayat veren bir alan var. Her biri ayrı bir alandan doğduğu için her kümülüs münferit bir buluttur. Diğer bulutlardan onu ayıran en önemli özelliklerden biri budur.
Zaman gelir rüzgâr onu alanından koparır. Kümülüs kendi içine döne döne, doğduğu yerden yavaş yavaş uzaklaşır.
Kümülüse güzel hava bulutu denir çünkü güneşli havalarda meydana gelirler ve yağmur yağdırmazlar.
The Cloud Spotter’s Guide Gavin Pretor-Pinney. Yukarıdaki bulut bilgilerinin çoğunu bu kitaptan aldım.

18 Ağustos 2011 Perşembe

Panik atak hastalık mı, ruh hali mi?

Havva (bu onun gerçek adı değil) ilk panik nöbetine yeni satın aldığı evine taşındığı gece tutuldu.
“Taşınmak istemiyordum” diye anlattı. “Kiralık bir katta oturuyordum ve mutluydum. Odalardan, pencerelerimden görünen manzaradan memnundum. Ama bir gün gelip kira ödeyemeyecek duruma düşmekten korkuyordum. Onun için kelepir bir ev bulunca satın aldım ve taşındım. Ama evden nefret ettim. Köyün ortasında, diğer evlerin arasında, içe dönük bir evdi.”
Geceleyin aniden uyanmış. Şiddetli bir endişe hissediyormuş. Nefes almakta zorlanıyormuş. “Boğuluyorum sandım” diye anlatıyor.
Birkaç saat sürmüş bu durum. Sonra yatışmış ve yeniden uykuya dalmış.
O günden beri birkaç ayda bir panik atakları yaşıyor.
Havva yalnız yaşayan bir kadın. Yaşayan tek akrabası kız kardeşi, o da başka bir ülkede yaşıyor. Eve taşındığında ellilerinde idi. Aradan sekiz sene geçti.
“Gündüzün o kadar büyük sorun değil” diyor. “Etraf aydınlık, ortalıkta insanlar var, kendini meşgul edecek şeyler buluyorsun. En kötüsü geceler. Yatakta uzanmış şunu bunu düşündüğün anlar.”

Evine, hâlâ çok sevmese de, alıştı. Şimdiki panik nöbetlerinin nedeni gelecek korkusu, parasız kalma endişesi. Mevsimsel, düzenli gelir getirmeyen bir işi var. Ya hiç iş gelmezse? Kendine bakmaya aciz hale gelecek kadar yaşlanırsa?
“Bankada biraz param var ama...” cümlesinin sonunu getirmiyor.
Sorununu çok güzel tarif ediyor. “Paniğe dönüşen had safhada endişe. Bir ruh hali. Bir çığırından çıkma durumu.”
Duraklıyor. Ona, içinde elma suyu ikram ettiğim bardağının dibini inceliyor.
Bir defa doktora gitmiş bu şikâyetle, o da babası öldüğü zaman. Sürekli ağlıyormuş. Doktor ona antidepresan yazmış. Bir süre kullandıktan sonra bırakmış.
“İlaç kendimi iyi hissetmemi sağlamadı” dedi. “Kendimi donuk ve inik hissettim. Beni yavaşlattı. Duygularımı bastırdı ama ortadan kaldırmadı.”
Havva doktora gitse ona büyük bir olasılıkla gene ilaç yazılacak. Çünkü onu sınıflandıracaklar. Birkaç defadan fazla panik nöbeti geçirdiği ve yeni atakların korkusu içinde yaşadığı için “durumu kronikleşmiş” diyecekler. Sizinki, diyecekler, panik atak değildir. Panik bozukluğudur.
Gelsin hap.
Ama gerçek şu. Her ne kadar adına hastalık dense ve hapı olsa da panik atak bir hastalık değildir. Amerikan Psikiyatri Derneği (APA) tarafından yapılmış bir hastalık tarifidir.

Panik atak denilen şey insanın, endişelerinin, onu kündeye getirip gırtlağını sıkmasına izin vermesidir. Herkesin başına gelebilir. Yeryüzüne bunu geçirecek ilaç yoktur.
Panik atağın hastalık olmadığının bir kanıtı daha var.
“Bir yerden eline bir milyon dolar geçse gene panik atak yaşar mısın?” diye sordum Havva’ya. Uzun uzun düşündü. “O halde, gelecek endişesi ile ilgili panik atak yaşamam söz konusu olmaz” dedi kelimelerini dikkatle seçerek.
Bir milyon dolar panik atağı tedavi eder ama kanseri edemez. Çünkü biri gerçek bir hastalıktır, diğeri değildir. Ona psikiyatristin hapı değil psikoloğun koltuğu gerekir. Çünkü hap tedavi değildir. Aşırı endişe içinde olan kişinin ihtiyacı olan sempati, güven ve anlayışın yerine geçmez, olgunlaştırmaz.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Hayattaki en lüks şey

Bir gün bir arkadaşımla kırlarda yürüyordum. Bana sordu. “Hayatta en lüks şey nedir, biliyor musun?”
Hayır dedim. Nedir?
“Sabahleyin istediğin zaman yataktan kalkmak.”
Düşündüm. Daha lüks bir şey bulamadım.
Söylediği bir hayat tarzının özeti idi, aslında.
Özgür olacak kadar para veya keyif sahibi olmak, işe gitmemek veya istediğin zaman gitmek, hayatını başkalarının keyfine göre düzenlemek zorunda olmamak. Bu gibi şeylerin bahşettiği bir lükstü yataktan istediğin zaman kalkmak.
Tanışıklığımız eskiye gitmiyordu. Bildiğim kadarıyla babasından kalan bir gayrimenkul işini büyütmüştü. Arazileri, kira getiren malları vardı.
“Bana bir milyon ver hayatım değişmez” demişti bir gün.
Tutumluydu. Gösterişsiz bir hayat sürüyordu. Arabası, cep telefonu eski idi. Çok eski. “İşimi görmüyor mu? Niye değiştireyim?” diyordu.
Geçen gün Financial Times’ta Diego Della Valle ile bir söyleşi okudum. Della Valle’nin ailesinin geçen yüzyılın başlarında İtalya’nın kuzeyinde kurduğu ayakkabı fabrikası bugün dünyanın en büyük lüks giyim şirketlerinden biri oldu. Adı Tods.

Düz ve rahat ayakkabıları ile ünlü Tods’un en ünlü ürünleri, altında sıra sıra yuvarlak çıkıntılar bulunan gommini ayakkabıları ve D-bag çantalarıdır. Şirketin yıllık cirosu 800 milyon euro.
Muhabir sordu: Bu kadar zengin bir işadamının arzu edip ve elde edemediği bir şey kalmış olabilir mi?
“Daha çok serbest zaman” diye cevapladı Della Valle. “‘Bugün hiçbir şey yapmıyorum. Bazı dostları arayacağım. Sergi dolaşacağım’ diyebilmek. Şimdi bunun tam tersini yapıyorum. Varış. Havaalanı. Şoför. Otel. Toplantı. Dönüş.”
Elli yedi yaşında Della Valle. Daha genç sayılır. İnsanlar, özellikle zenginler, artık çok uzun yaşıyor.
“Eğer zenginseniz ölmenize bile izin yok” diyen Rahmi Koç değil miydi?
İstanbul’un pahalı hastanelerinde yıllarca hayat destek sistemlerine bağlı bitkisel hayat sürenler var.
Ama insan ne kadar zengin olursa olsun, belli bir yaştan sonra hayat kalitesi bozulur. Ömür uzundur ama sağlık kısadır. İnsan vücudu -kemikleri, organları, beyni- yüz sene yaşamak üzere dizayn edilmedi.
Boş zaman zenginlerin sahip olmadığı tek lükstür. Ya da elde edebilecekleri en zor lüks. İnsanın parası arttıkça boş zamanı azalır. Kendini para kazanmanın rutinine teslim eder. Amaç daha çok para mı, daha çok boş zaman mı idi unutur.
Orta birde, İngilizce dersinde, W. H. Davies adlı bir şairin Leisure (Boş Zaman) adlı bir şiirini ezberlemiştim. Şiirin sadece birkaç satırı aklımda kaldı ama verdiği ders hiç aklımdan çıkmadı.
“Yoksuldur bu hayat eğer sadece varsa tasa / durup güzellikleri seyredecek zaman yoksa/”

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Yaşayan bütün şeylerin Everest’i

İnsan ömrü ile ağaç ömrü farklıdır. İnsan ömrü (“üç yirmi ve bir on”) bir ağacın hayatının bütün evrelerine şahit olamayacak kadar kısadır.
Ağaçlar ise yeryüzünün en uzun ömürlü organizmaları arasındadır. İnsanın baltayla ormana girmesinden önce bakir ormanlarda altı bin yıl yaşayan ağaçlar vardı. Bakir, insan tarafından rahatsız edilmemiş ormanlara verilen isimdir.
Bu ormanlardan biri Kaliforniya’da idi. 1850’lere altın bulununca o yöne beyaz insan akını başladı. Altın ararken bunların karşısına bin kilometre karelik bakir bir kızılağaç ormanı çıktı.
Kızılağaç veya sekoya (Sequoia sempervirens) yaşayan bütün şeylerin Everest’idir. Uzunluğu 180 metreyi bulur.
Şu tarif bu ağaçların ne kadar yüksek olduğunu belki daha iyi anlatır: Kızılağaçların en uzunlarından birinin yere en yakın olan dalının 45 metre yükseklikte olduğu ölçüldü. Dalın uzunluğu 45 metre, çapı neredeyse iki metre idi. Yani, en büyük karaağaçtan daha büyüktü.
Her şey o kadar yavaş büyür ki kızılağaç ormanında zaman geçmez gibi görünür.

Tohumdan dokuz metre yüksekliğe ulaşması yirmi yıl alır. Büyük bir ağaç olması için 600 yıl gerekir. Kızılağaç 800 yaşına vardığında, yani gençliği sona erdiğinde, maksimum uzunluğuna ulaşır, otuz katlı bir bina yüksekliğine erişir.
Yaprakları yedi sene yaşadıktan sonra dökülür. Yaprakları dokuz yılda dökülen ağaçlar da vardır.
Bazı ağaçların kökleri havuç şeklinde yerin derinliklerine iner ve çıpa gibi toprağa “demir atar.” Kızılağaç’ın kökleri ise lahmacun gibi yassı ve yuvarlaktır ve yaklaşık doksan metrelik bir alanı kaplar. Derinliği iki metre civarındadır. Ağaçlar dip dibe olduğu için kökler birbirine öyle bir geçer ki ormanda yerin altı bir keçe gibidir.
Para eden hiçbir ağaç ayakta kalmaz.
Kızılağaç ormanlarında kızılderililer ve onların ataları ağaç kesmeden 11,000 yıl yaşamışlardı. Beyazlar gelince görülmemiş bir ağaç katliamı başladı. Kereste şirketleri, ormanın yüzde doksan altısını, clearcutting yöntemiyle, kısa bir sürede kestirdi. Clearcutting, istisnasız bütün ağaçların, tıraş edilir gibi kesilmesi yöntemidir.
Bir yerlerde beş oduncunun çapı 30 küsur metre olan bir ağacı üç haftada kestiği yazıyor. İnsan hırs ve açgözlülüğünün iyi bir örneği.
Bir grup zengin Amerikalı 1918’de 70,000 hektar civarında kızılağaç ormanı satın alıp Kaliforniya eyaletine bağışladı, yoksa arkada bir tane kalmayacaktı.
Bazıları için Tanrı’ya giden yol ormandan geçer. Bazıları için paraya.
Bazıları da Tanrı’ya gider gibi yapıp paraya gider.

11 Ağustos 2011 Perşembe

Akbabaların başı neden kel?

Batılılarla aramızda birçok fark var ama en önemlisi meraktır. Örneğin, bizde kimse tüyü merak etmez. Tüy nasıl gelişti? Kuşlar neden tüylüdür? Akbabaların başında neden tüy yoktur? Tüyler kuşları nasıl sıcak tutar ve ıslanmalarını önler?
İlk tüylere, günümüzden yaklaşık 200 milyon yıl önce hüküm süren ve sürüngenler devri olarak bilinen Jura Çağı’nda rastlandı.
Tüyler baykuşların ses çıkarmadan uçmalarını, penguenlerin kar altında kuru kalmalarını, yalıçapkını kuşunun üzerine güneş vurmuş deniz gibi parlamasını sağlarlar.
Mühendislere göre, tüy yeryüzündeki en etkin yalıtım malzemesidir.
Yerde bir kuş tüyü görüp de eline almamış, hafifliğine şaşmamış, parmaklarını üzerinde gezdirmemiş insan var mıdır, acaba?
Geçenlerde kitaplar arasında dolaşırken Thor Hanson adlı bir biyologun bu konuda 352 sayfalık bir kitabının çıkmış olduğunu gördüm.
Bırakın araştırıp bu konuda böyle bir kitap yazmayı okuyacak kaç kişi tanıyorsunuz?
İcatların anası meraktır.
İlerlemek kalkınmaktan zordur. En ileri ülkeler en meraklı insanların ülkesi olduğuna göre ülkemizde meraklı insanların sayısını artırmak için bir şeyler yapmak lazım. Ama ne?

Kolay bir iş değil. Özgün düşünmenin, değişik olmanın, kafa tutmanın, yaratıcılığın teşvik edilmediği okullarda yetişiyor çocuklarımız. İtibar gören, itaat ve disiplin, ezber ve baş eğmedir. Aytışma, dik başlılık, yaratıcılık, sürüden ayrılış değil.
Bu tür bir eğitim sisteminden meraklı çıkmak bir mucizedir.
İşin ilginci, merak denilen şeyin bir merak mesleği olan gazetecilikte bile az bulunmasıdır.
Örneğin:
Afşin Elbistan’da, geçen şubat ayında, açık madende, toprak kaymasının meydana getirdiği korkunç bir kaza oldu. On bir kişi öldü. Yıkıntı 35-40 metre yüksekliğinde, yaklaşık 1,5 kilometre kare alana yayıldı. Bunun meydana getirdiği elli milyon metreküp taş toprağın altında hâlâ dokuz kişi yatıyor.
Hiçbir medeni ülkede olması mümkün olmayan bu kaza nasıl meydana geldi? Sorumluları kimdir? Cezalarını görecekler mi?
Kim merak ediyor medyada bunları?

Türkiye-Suriye hududunu mayınlardan temizleme ihalesine ne oldu? Bu ihaleyi NATO’ya bağlı, NAMSA adlı bu konuda uzman bir kuruluş yapacaktı ama devre dışı bırakıldı. Neden?
Yüz milyon dolara, denizde sismik araştırma yapılacak bir gemi ısmarlandı. Yüz milyon dolar çok değil mi?
Antidepresan ilaç satışları son beş yılda %65 arttı. Depresyon salgını mı var?
Genetiği değiştirilmiş ürünlere ithalat kapılarının açılmasının sonuçları ne oldu?
Türkiye’de basının sorunu genellikle bir özgürlük sorunu olarak sunulur.
Bu yanlış değildir ama doğru da değildir. Basının esas sorunu özgürlük değil profesyonellik eksikliğidir.
Akbabaların başı neden keldir sorusuna gelince. Leş ile beslenen akbabalar karınlarını doyururken başlarını leşin gövdesine sokarlar. Başları tüylü olsaydı kirlenip mikrop yuvası olacak, hastalıklara neden olacaktı. Kel baş akbaba için temizlik ve hastalıktan bağışık olmak demektir.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Orman banyosu

Ozanköy
Birkaç günden beri her gün yüzmek yerine her gün yürüyorum. Deniz pis ve ılık.
Havanın serinlemesi için akşamüstünü bekliyorum. Evimden arabayla yirmi dakika uzaklıktaki bir dağ yoluna gidiyorum ve rastgele bir yere park edip yürümeye başlıyorum. Bir buçuk saat kadar yürüyorum. Döndüğümde güneş batmış, karanlık basmaya başlamış oluyor.
Güneşin battığı haberini ağustos böceklerinden alıyorum. Susuyorlar. Hepsi, binlerce olmalı, art arda, eş çağırmak için çıkardıkları sesleri durduruyor. Sanki de en tepede bir yerlerde güneşin denizin ufuk çizgisine indiğini, çıplak gözle bakılabilir hale geldiğini ve battığını izlemesi için gözcü diktiler.
Belki diktiler. Aşina ama hiç veya az bildiğimiz canlıların donanımlarında, kâinatı dolduran zekâdan aktarılmış mucizevi özellikler, yetenekler, sezgiler var.
Günün kendimi en iyi hissettiğim zamanı ormanda yürüdüğüm anlardır. İlk adımlarımı atamaz hissediyorum, ormanda yürümenin bana iyi geldiğini. Ana yoldan ormana dönen tenha yola girmemle başlıyor hatta bu duygu.
Pencereyi indiriyorum. Ormanın eşsiz kokusu içeri doluyor. Güneş, ağaçları limon gibi sıkıp çıkardığı kokularını ormanın üstüne serpti sanki.
Bu yürüyüş anların günün en iyi anları olması diğer saatleri sevmediğim şeyleri yaparak geçirdiğim anlamına gelmiyor. Sevmeden yapmadığım bir şey yok. Hayatım basit, tenha, temiz, gürültüsüz, acelesiz, düzenli, mütevazı.
Ormanda kendimi iyi hissetmek, bana, kışın, eldivenli elin üşümemesi gibi doğal geldiği için esenliğimin nedenini analiz etmek aklıma gelmedi. Meğer bu konuda bilimsel araştırmalar varmış.

İlklerinden biri 1985’te bir hastanede yapıldı ve beni hiç şaşırtmayan bir gerçeği ortaya çıkardı: Pencereleri doğal bir manzaraya bakan ameliyat geçirmiş hastalar, odaları duvarlara bakanlardan daha çabuk taburcu oluyor. Daha az ağrı kesiciye ihtiyaç duyuyor.
Daha sonra yapılan birçok araştırmanın ortak sonucu doğada geçirilen zamanın insan sağlığına iyi geldiğidir.
Japonya’da koru gezintilerine shinrin-yoku deniyor- Orman Banyosu.
Aynı kişiler üzerinde, ormanda ve şehirde yapılan tansiyon ölçümleri Orman Banyosu yapanların tansiyonunda kayda değer düşüş olduğunu gösterdi. Şehirde yapılan yürüyüş ile ormanda yapılan yürüyüşten sonra alınan idrar örneklerinin ikincisinde çok daha az stres hormonu bulundu. Kalp atışlarında yavaşlama oldu. Olumlu duygular çoğaldı, olumsuz duygular azaldı. Hastalık önleyici bazı hormonlarda yükselme görüldü.
Bu incelemeleri yapan bilim adamlarına göre olumluluklar, muhtemelen, bitkilerin bakteri ve mantarlara karşı korunmak için çıkardıkları bazı bileşimlerin nefes yoluyla insana geçmesinden kaynaklanıyor.
Kuş sesleri duyuyorum. Dönüş yolunda göçmen kuşlar sanıyorum önce. Ama sessiz ormanın üstünde döne döne, hiçbir zaman birbirlerinden fazla ayrılmadan, garkk garkk öterek uçanlar kartal. On üç tane. İlk defa bu kadar büyük bir grup görüyorum. İkisi kanat dokunduracak kadar yaklaşıyor birbirine, sonra uzaklaşıyor. Biri diğerini kovalayıp üzerine konuyor, birkaç dakika böyle uçuyorlar.
Görünmez oluncaya kadar seyrediyorum onları. Ve içimde isimsiz bir minnet duygusu, yürümeye devam ediyorum, doğanın enerjisini, dinginliğini, güzelliğini, sonsuzluğunu soluyarak.