23 Temmuz 2011 Cumartesi

Satın alıyorum o halde varım

Berberde saçlarımı kestiriyorum. Son gelişimden bu yana önünde tıraş olunan aynaların arasına küçük, yassı, dizüstü bilgisayarlarınkini andıran televizyon ekranları yerleştirmişler. Görüntüler şaşırtıcı derecede berrak. Bir posta reklam gösteriyorlar. Ardından çoğumuzun hiçbir zaman bulunamayacağı yerlerden, görmeyeceğimiz manzaralar. Uçarken yakından çekilmiş kuşlar, sularda yürüyen flamingolar, suya ağ atan koyu derili balıkçılar, yavaş yavaş yürüyen filler, rüzgârda eğilen buğdaylar, ayak değmemiş kumlara vuran narin dalgalar.
Bulunduğunuz yerden daha güzel, havası daha temiz yerler. Doğaya yakın. Ayağınızın kumları, ılık suları tadabileceği sahiller. Biraz önce içinden geçerek geldiğiniz ve çok geçmeden içine geri döneceğiniz kalabalık, dar, sıkışık, sinirli pis, egzoz dumanlı, yerlere zıt yerler.
Niye bize bunları gösteriyorlar? Yumuşayıp satın alma havasına girelim diye mi?
“Telefon hattı üzerinden yayın yapıyor,” diyor berber gururla.
Sanki dünyaya tüketici olmak için geldik. Satın alıyorum o halde varım. Ne aldım deme, ne alacağım de. Kurda sormuşlar ensen niye kalın, kendi alışverişimi kendim yaparım demiş.

Yanımdaki koltuktaki adam tıraş olurken önemli bir sesle cep telefonundan birisine talimat veriyor. “Bize ekslusif bayilik versinler biz de mallarını satmak için iyi bir gayret sarf edelim de. Oldu mu? Öyle anlat.”
O da satıcı.
Berber, şampuan yaptıktan sonra, otların arasına düşürdüğü pırlanta yüzüğü bulmaya çalışan ama bulamayan birinin dikkati ve düş kırıklığıyla saçlarımı karıştırıp cildime bakıyor. Yüzünde karşılaştığı manzaranın mükemmellikten uzak olduğunu anlıyorum. Daha biraz önce altını temizlediği bebeğinin bezinde kaka bulan bir anne gibi yüzü buruşmuş.
“Evde hangi tür şampuan kullanıyorsunuz?”
Anlaşıldı. Bana şampuan satmak istiyor. Bu da yeni.
Hatırlamaya çalışıyorum. Vazgeçiyorum. Bir sürü şampuan var. Elime hangisi gelirse onunla. Hatırlamak ve söylemek zorunda mıyım? Omuzlarımı silkiyorum.
Bir yerden bir plastik şişe alıyor.
Elime tutuşturuyor. Üzerinde “Numune” yazıyor. “Size bunu tavsiye edeyim,” diyor. “Başınızın cildinde sivilceler var.
Bunun arkasını okuyun. Göreceksiniz.
Tam size göre.”
Arkasını okumadan şişeyi bankonun üzerine koyuyorum.
Kurtuluş yok.

Berberler artık salt berber olmaktan çıktı. Bir sürü zımbırtı satıyorlar. Bir ton da ekstra servisleri var. Masaj yapıyorlar. Tırnaklarınızı kesiyorlar. Manikür yapıyorlar. Cildinizdeki yağın meydana getirdiği siyah küçük noktaları temizliyorlar. Bir borunun içine kapatıp sahte güneş yanığı sahibi ediyorlar.
“Saçınızı boyamak istemez misiniz? Yeni boyalarla hiç belli olmuyor.”
Hayır, saçımı boyamak istemiyorum.
Gençseniz ne kullanırsanız kullanın hiçbir şey sizi yaşlı göstermez. Yaşlıysanız da ne kullanırsanız kullanın genç görünemezsiniz. Genç görünmeye çalışan yaşlı bir salak gibi görünebilirsiniz. Genç gibi, asla.
Ben hiç masraf etmeden salak gibi görünüyorum. Neden bir ton para ödeyip saçlarını boyamış bir salak gibi görüneyim?
“Kapat çeneni ve kes saçlarımı da defolup gideyim,” demek istiyorum, ama çocukcağızın şevkini kırmak istemiyorum. Sen hiçbir zaman büyük bir alıcı olamadın, bırak belki çocuk büyük bir satıcı olur, diyorum kendi kendime.
Grrrrrrr.