30 Temmuz 2011 Cumartesi

Bukalemun

Hastanede işimin çarçabuk sona ereceğini sandım, ama öyle olmadı. Doktorum mesanemin ultrason görüntüsünün alınmasını istemişti*. İstanbul’da oturduğum apartmanın önünde yeni açılan hastaneye gittim.
Bodrum katındaki resepsiyonist paramı aldıktan sonra “Görüntünün iyi olması için bol su içmeniz lazım,” dedi. “Sebilimiz orada. İyice sıkışınca gelin.”
Baş aşağı duran su bidonunu başına dikildim, plastik bardağı doldurup doldurup içmeye başladım. Normal koşullarda biri “su” dese tuvalete koşmam gerekir. Ama hastanede bir maraton koşucusu gibi sağlamım. Art arda yirmi bardak kadar su içtim. Midem bulandı. Sıkışmadım.
Benden başka hasta yoktu. Elimde bardak sebilin önünde dizili koltuklardan birine oturdum. Duvarda sessiz bir televizyon ekranı vardı. Ama film göstermiyordu. Hastane ürünü reklamı yapıyordu.
“Hasta olmadan hasta olma riskinizi öğrenebilirisiniz.” Neden? Deli miyim?
“Ellerinizdeki lekelerden şikâyetçi misiniz?” “Yüzünüzdeki kırışıklıklar moralinizi bozuyor mu?”

Kalkıyorum, elimde su bardağı, resepsiyona gidiyorum.
Üç kişi olduk. Bir koltukta iyi giyimli, yaşlı bir karı koca oturuyor. Hiç konuşmuyorlar. Koltuğunun ucuna ilişmesinden hastanın erkek olduğunu tahmin ediyorum.
“Normal koşullarda biri su dese tuvalete koşarım,” diyorum resepsiyondaki kıza. “Şimdi tık yok.”
“Bütün hastalarımız öyle diyor. Biraz yürüyün. Çabuklaştırır.”
Yürümeye başlıyorum. Ekranın talepleri bitmiyor. “Babalar Günü’nde babanıza check-up paketi hediye edin.”
Yaşlı çift, oturdukları yerden ekran görünmediği için, beni izliyor.
“Her üç kadından birinin idrar kaçırma sorunu olduğu görülüyor.” Tanrım! Bu doğru olabilir mi?
Genç bir kadın katıldı yaşlı çifte. Hararetle bir şey anlatıyor.
“Kansere karşı yalnız değilsiniz.”
Evet. Biliyorum. Yanına muhakkak ölümü alır, yolda sohbet etsinler de canı sıkılmasın diye.
Kurtuluş yok. Televizyon ekranlarından. Reklamlardan. Müzik olmayan müzikten. Hastane herhangi bir alışveriş merkezi gibi mal satıyor ve mallarının reklamını yapıyor. Taktiği de korkutmak.

“Yaklaşık yüz bebekten birinin doğumsal kalp hastalığı olduğunu biliyor musunuz?” “Çocuğunuzun kalp sağlığından emin misiniz?”
Nasıl emin olabilirsiniz ki? Koşun, kapıp onu getirin. Binlerce lira ödeyin. Ultrason, emar, sintigrafi, röntgen. “Gözünüz aydın. Bir şeyi yok. Ama belli olmaz, altı ay sonra gene gelin, emin olalım. Size randevu yazsınlar.”
Ne kadar çok hastaneye giderseniz ölme riskinizin o kadar arttığını biliyor muydunuz?
Tıp herhangi bir endüstri gibi bir endüstridir. Hastane de fabrika. Tedavi de ürün. Hastalar da müşteri. Ciro da ciro.
Bardağa su akıtıyorum. Koridorda bir aşağı bir yukarı yürüyorum. Başka binalara bakan bir bina. Tanımadık insanlar. Beyaz duvarlar. Ses geçirmeyen camlar. Tanrım canımı hastanede alma. Ormanda al. Cesedim bulunmasın. Kurda kuşa yem olayım. Kemiklerimi yapraklar örtsün.
Ormanda, sık yaprakların koyu gölgelerinin üstünde yürüyeceğim. Vücudum, bukalemun gibi, gölgelerin rengini alacak. Çok geçmeden gölgelerden ayırt edilemez hale geleceğim. Yerde kaybolacağım.
*Temiz çıktı.