25 Haziran 2011 Cumartesi

İyi yazmaya dair

İyi bir yazı birbirine ters iki unsurdan meydana gelir. Yazılanlardan ve silinenlerden.
Rodin’e “Nasıl heykel yapıyorsunuz?” diye sorulduğunda “Taşın gereksiz kısımlarını atıyorum geriye heykel kalıyor” demiş.
Rodin’in yaptığının “yazıcası” silmektir. İyi yazı gereksiz kelimeler atıldıktan sonra geriye kalandır.
Yazıda sadece söylenilmek istenen şeyi söylemek için gerekli kelimeler kalmalıdır. Yüz kelime ile anlatılan bir şey on kelime ile anlatılabiliyorsa, on kelimeyi tercih etmek gerekir. Eğer beş kelime aynı işi görmüyorsa, tabii.
Yazı bitirildikten sonra okunmalı, okunmalı, tekrar okunmalı ve gereksiz kelimeler, cümleler, paragraflar, sayfalar atılmalıdır. Editing denilen şey budur.
Kısaltılmak dolayısıyla daha iyi olmayacak yazı hemen hemen yoktur, en büyük yazarların kâinatında bile.

Zor anlaşılan şeylerin iyi veya derin olduğu çoğu zaman bir masal veya aldatmacadır. Dünyanın en iyi romancısı olarak bilinen Tolstoy (1828-1910) okunması en kolay yazarlardan biridir.
Soyut şiirlerin hemen hemen hepsi saçmadır, şarlatanlıktır. Anlaşılmamak üzere yazılmış bir şeyi anlamak mümkün olmadığına göre okumak anlamsızdır.
Bir şeyi anlaşılmamak üzere yazmak entelektüel ukalalıktan baka bir şey değildir.
Yazı olabildiğince yalın, anlaşılır, kısa olmalıdır- ne daha az ne daha fazla.
En karmaşık konular bile herkesin anlayabileceği şekilde yazılabilir.
Anlaşılması zor yazılar karışık bir kafanın yansımasıdır. Açık yazamayan ya açık düşünemiyordur ya da konusuna hâkim değildir. İnsan kendi anlamadığı şeyi başkalarına anlatamaz.
Uzun veya kısa, bir yazının iyi olduğunun kanıtı ilgiyle sonuna kadar okunabilir olmasıdır.
Söyleyecek ilginç bir şeyi, anlatacak özgün bir öyküsü olmayan iyi yazı yazamaz.

Çok iyi yazmak için çok okumak ve çok yazmak gerekir. Şampiyon yüzücü olmak için çok iyi yüzmek ve çok yüzmek gerektiği gibi.
İyi yazı bir tür dürüstlüktür.
Basit, karmaşıktan iyidir.
“Çalmak taklit etmekten iyidir.”
Basmakalıp sözler veya deyimler kullanmak kirli iç çamaşırı giymeye benzer. Şiddetle kaçınılmalıdır. Basmakalıp hayal gücü, yaratıcılığın azlığına işaret eder.
Yazmak kabul etmekten çok reddetmektir. Yazılan konuyla ilgili düşünceleri, onları yazmak için akla gelen kelimelerin kimini reddetmek, kimini kabul etmektir. Çok şeyi yazıya kabul ederseniz yazı kalabalıklaşır, ana düşünceler o kalabalığın içinde kaybolur.
Çok kelime ile yazılıp az şey anlatan yazılar içindeki fındıkların çoğunun boş olduğu bir sepet fındık gibidir.
“Söz çoğaldıkça anlam azalır/ Bunun kime yararı olur?” Tevrat’tan gelen bu sözler bu gerçeğin yüzlerce yıl önce bilindiğini gösteriyor.
İyi bir yazı açık pencereden dışarı bakmaya benzer, kötü yazı tozlu pencereden.

18 Haziran 2011 Cumartesi

Kirpi ne biliyor?

Ozanköy
Karanlık basınca ben içeri giriyorum, mahlûkat dışarı çıkıyor. Ama bu akşam arkadaşımla beraberim ve güneş battıktan sonra da bahçede oturup konuşmaya devam ediyoruz.
Bahçenin, arkadaşımın Sivrisinek Köşesi adını taktığı yerindeyiz. Dağlar göründüğü için burada oturmaktan hoşlanıyor. Galiba sivrisinekler de dağları görmekten hoşlananları ısırmaktan hoşlanıyor çünkü bu mevkide bahçenin diğer yerlerinden çok sivrisinek var ya da bize öyle geliyor.
Koltuklarımızın arasında duran masanın altında, küçük bir kovanın içinde, pek işe yaramadan sinek-savar bir mum yanıyor.
İlk çıkan daha tam karanlık olmadan beliren yarasalar oluyor. Dalışlar yaparak sinek yiyorlar. Yeryüzünde yaşayan 1240 kadar yarasa cinsinin yüzde yetmişi sinek ile besleniyor.
Karanlıkta tatarcık veya sivrisinek gibi minik yaratıkları nasıl görürler, derseniz yarasalar Ekolokasyon denilen “sesle yer belirleme” yöntemiyle “görür.”
Yarasa yankı yapma özelliği yüksek, ultrasonik, yani yüksek frekanslı bir ses çıkartır. Bu ses onun çevresindeki bütün cisimlere çarparak yankılanır. Beyinleri ve duyma organları, yollanan sesle yankılanan ses arasındaki farkı karşılaştırarak yarasanın çevresini ayrıntılı bir şekilde resmeder.

Bu “resim” sayesinde yarasa avını görür, yerini, hatta cinsini tespit eder. Sistem o kadar mükemmeldir ki yarasa av peşinde tekrar tekrar yüzünüzü yalarcasına geçer ama hiçbir zaman size (veya başka bir şeye) çarpmaz.
Bizi nasıl görüyorlar acaba? Dünyayı bu şekilde, ses olarak görmek nasıl bir şey?
Badem ağaçlarında ince ağızlı küçük testereler çalışmaya başlıyor. Bunlar da bademlerin içini yemeden önce tepelerini kemiren tarla fareleri. Göz önünde, kuş yemliğinden yer fıstığı yiyecek kadar da korkusuzlar.
Kedi Limon, farelere aldırmaksızın, boş bir bahçe koltuğunun yastığında uyuyor.
Farelerden sonra çığlıklar atarak dolaşan baykuşlar beliriyor. Bir tanesi farenin üzerinde bulunduğu dala konuyor ama dönüp bakmıyor bile.
Bir kanat sesi duyuyoruz. Bir beyaz baykuş, kanatları ölüm perisininki kadar uzun, geçip gidiyor, testerelerini aralıksız çalıştıran fareleri umursamadan. Hayatımda ilk defa görüyorum bu kuşu.
“Bunlar farelerle anlaşmaya varmışlar” diyor arkadaşım.
“Bu kedinin işine son vereceğim” diyorum.
“Hayıııır” diyor, kedilerle aşk yaşayan arkadaşım sesini incelterek.
Sanırım tilkiler gecenin geç saatlerinde, el ayak tamamen çekildikten sonra gelecek. Kaldılarsa, tabii. Eskiden geç saatlerde bağırışlarıyla uyanırdım.
İnsanlar için zararlı hayvan cinsine girdikleri için tilkiler Soğuk Savaş dönemindeki komünizm gibi, “her görüldüğü yerde” eziliyor. Yılın bu zamanlarında asfaltta gittikçe yassılaşan tilki cesetlerine rastlamak mümkün.
Bir arkadaşım, Tarım Bakanlığı’ndan emekli olan bir memura, “Sizin düşüncenize göre tilkiler zararlı mı” diye sormuş. Adam bir süre düşündükten sonra “Hayır” demiş. “Tilkiler bizden önce buralardaydı. İnsan zararlı.”
Bir kirpi irislerin arkasından çıkıp hızlı adımlarla bir kavis çizerek mersinin altında kayboluyor. Milattan Önce 645-680 yıllarında yaşayan Yunan şairi Arşilohus “Tilki birçok küçük şey bilir, kirpi bir tek büyük şey bilir” diye yazmıştı, ne olduğunu söylemeden.
Tilkinin bildiği birçok şey arasında kirpinin bildiği tek şey de var mıdır dersiniz?
Bir gece sabaha kadar oturup gece yaratıklarını izlemeliyim. Ama o gece bu gece değil.

16 Haziran 2011 Perşembe

Bir teselli ver

Önemli olaylar meydana geldiğinde, büyük kazanç ve kayıp dönemlerinde, günlük yorumlara değil eski kitaplara, zamana direnmiş bilgeliklere kulak vermek gerek. Ben böyle yaptım ve siyah ve beyaz Türklere, yüzlerce yıl öncesinden, Hazreti Süleyman’a atfedilen bazı mısralar getirdim.
Her şeyin mevsimi, göklerin altındaki her olayın zamanı vardır.
Doğmanın zamanı var, ölmenin zamanı var.
Dikmenin zamanı var, sökmenin zamanı var.
Öldürmenin zamanı var, şifa vermenin zamanı var.
Yıkmanın zamanı var, yapmanın zamanı var.
Ağlamanın zamanı var, gülmenin zamanı var.
Yas tutmanın zamanı var, oynamanın zamanı var.
Taş atmanın zamanı var, taş toplamanın zamanı var.
Kucaklaşmanın zamanı var, kucaklaşmamanın zamanı var.
Aramanın zamanı var, vazgeçmenin zamanı var.
Saklamanın zamanı var, atmanın zamanı var.
Yırtmanın zamanı var, dikmenin zamanı var.
Susmanın zamanı var, konuşmanın zamanı var.
Sevmenin zamanı var, nefret etmenin zamanı var.
Savaşın zamanı var, barışın zamanı var.
Güneşin altında yapılan bütün işleri gördüm; hepsi boştur, rüzgârı kovalamaya kalkışmaktır!
Büyük işlere girdim. Kendime evler inşa ettim, bağlar diktim.
Bahçeler, parklar yaptım, oralara türlü türlü meyve ağaçları diktim.
Dal budak salan orman ağaçlarını sulamak için havuzlar yaptım.
Kadın, erkek köleler satın aldım; ...herkesten çok sığıra, davara sahip oldum.
Altın, gümüş biriktirdim; kralların, illerin hazinelerini topladım.
Böylece büyük üne kavuştum, benden önce ...yaşayanların hepsini aştım.
Gözümün dilediği hiçbir şeyi kendimden esirgemedim.
Yaptığım bütün işlere, çektiğim bütün emeklere bakınca, gördüm ki, hepsi boş ve rüzgârı kovalamaya kalkışmakmış. Güneşin altında hiçbir kazanç yokmuş.
Güneşin altında bir şey daha gördüm:
Adaletin ve doğruluğun yerini kötülük almış.
Güneşin altında yapılan baskılara bir daha baktım, ezilenlerin gözyaşlarını gördüm; avutanları yok, güç ezenlerden yana, avutanları yok.
Bilgenin azarını işitmek, akılsızın türküsünü işitmekten iyidir.
Sabırlı kibirliden iyidir.
Çabuk öfkelenme, çünkü öfke akılsızların bağrında barınır.
“Neden geçmiş günler bugünlerden iyiydi?” diye sorma,
Çünkü bu bilgece bir soru değil.
Her şey beyhude, beyhude, beyhude.
Ne kazancı var insanın Güneşin altında harcadığı onca emekten?
Kuşaklar gelir, kuşaklar geçer,
Ama dünya sonsuza dek kalır.
Güneş doğar, güneş batar, hep doğduğu yere koşar.
Rüzgâr güneye gider, kuzeye döner, döne döne eserek hep aynı yolu izler.
Bütün ırmaklar denize akar, yine de deniz dolmaz.
Önce ne olduysa, yine olacak. Önce ne yapıldıysa, yine yapılacak.
Her şey çoktan, bizden yıllar önce de vardı.
Geçmiş kuşaklar anımsanmıyor, gelecek kuşaklar da kendilerinden sonra gelenlerce anımsanmayacak.
Şimdi ne oluyorsa, geçmişte de oldu, ne olacaksa, daha önce de olmuştur.

4 Haziran 2011 Cumartesi

Kuşlarla paylaşmak

Ozanköy
Önünden geçerken dikkatimi çekti. Evin bahçesindeki meyve yüklü portakal ağacının kaldırıma sarkan dallarının üzerine bir ağ gerilmişti.
Genellikle bu tür ağlar kuşların meyveleri yemesini engellemek için konur. Güney Almanya’da, Lindau yakınlarında, tamamı ağlar altında olan, dönümlerce kiraz ağacı görmüştüm.
Ama bu ağ kuşlar değil insanlar için konmuştu. Evin sahibi, kaldırımdan geçenlerin portakal koparmasını istemiyordu.
Bu saldırgan nekeslik gösterisi nedense beni rahatsız etti. Böyle bir kişiyle arkadaş olamazdım.
Ne olurdu, mahalleli veya gelip geçen çoluk çocuk veya yetişkin birkaç portakal koparsa?
‘Erozyon Dede’ Hayrettin Karaca çocukluğunun geçtiği Bandırma’da sokağa sarkan dallardaki meyvelerin oradan geçenlerin hakkı kabul edildiğini anlatmıştı bana bir gün. “Avlunun dışına sarkanlar... Onları biz yemeyiz, gelen geçen yer. Göz hakkıdır onlar.”
Bu Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesi’ne temel bir hak olarak eklenmeli, diye düşünüyorum.
Kendi tecrübemden biliyorum. Bir ağacın meyvesi, hangi meyve olursa olsun, bir kişi, hatta bir aile için çoktur. Ne kadar titizlikle toplarsanız toplayın olgunluktan yere dökülmelerini önleyemezsiniz. Aylarca ham yaşadıktan sonra hepsi üç dört günde olgunlaşır.

Bazı insanlar verici, bazıları alıcıdır. Alıcı olmak konusunda tecrübem yok. Hiçbir şey kucağıma düşmedi, hiç kimsenin cömertliğine mahzar olmadım, mirasıma bir şey düşmedi, milli piyangodan veya süper lotodan para kazanmadım.
Ama verici olmanın ağırlığını da hafifliğini de bilirim.
Doğal olan cimrilik değil, cömertliktir. Doğa her şeyi cömertçe ve karşılıksız veriyor çünkü: Ağaç meyve, bitki çiçek, gök kuş, deniz balık veriyor. Toprak ise vericilerin anasıdır.
Dizimin dibinden ayrılmayan okuyucular hatırlayacaktır. Bu bahçe ağaçsız iken, Kenya’da çiftçilik yaptıktan sonra emekliliğini Kıbrıs’taki kızının yakınında geçiren bir İngilize sormuştum: “Ne ekeyim?”
“Her şeyden üç tane ek” demişti bana, yüzünde muzip bir gülümseme ile. “Biri senin, biri kuşlar, diğeri sürüngenler için.”
Şimdi neredeyse her zaman yenecek bir meyve bulunan bahçedeki ağaçların hemen hemen hepsi üçüzdür.

Yenidünyaların, mersinlerin, tropikal guava meyvesinin, incirlerin, kayısıların ve zerdalilerin olgunlaştığını meyvelerin üzerindeki gaga izlerinden anlarım.
Sofraları doğa olan kuşlar benden daha iyi ve sabırsız izlerler meyveleri. Bir bakarım yüklü, ilkbaharın ilk meyvesi yenidünyanın üzerinde gagalanmış bir meyve. “Tamam” derim. “Yenidünya zamanı.”
İncirin yere yakın dallarındaki meyveler benim, diğerleri gece yarasaların, gündüz arıların ve kuşlarındır.
Sonunda kuşların hazzetmediği narenciye dışında meyvelerin çoğunu kuşlar yer. Yesinler, yeter ki bahçemden eksik olmasınlar.