28 Mayıs 2011 Cumartesi

Varolmanın dayanılmaz ağırlığı

İnsan olmak yorucu bir iştir. Çünkü bir varoluş biçimi olmaktan çıktı. Bir uğraş, bir proje, bir amaca varma süreci oldu.
Bir yarış halini aldı.
İnsanın her zaman aşındırması gereken bir yol, aşması gereken bir dağ, varması gereken bir yer, taşıması gereken bir kaya var.
Kişi doğmaz, olur.
Diğer canlılar ise olmuş doğarlar.
Tohum ağacını içinde taşır. Ağaç olmayı öğrenmesine gerek yoktur. Yetişmesi için tohumu olduğu ağacın onu beslemesi gerekmez.
Deniz kaplumbağası yumurtalarını kumların altına gömüp geri denize döner. Yavruları, bir-iki ay sonra, kumların rahminden çıktıklarında analarının kum değil kaplumbağa olduğunu bilirler. Karaya değil denize doğru yürüyeceklerini kimsenin kulaklarına fısıldamasına da gerek yoktur. Kaplumbağa olmak ise ezberlerindedir.
Hayvanlar var olurlar, varlıklarını sorgulamaz. Doğmak için hastane, öldüklerinde gömülmek için mezarlık istemez.
Balık bisiklete binmez, üveyik üniversite sınavına girmez. Puhu kuşu pilot, denizanası doktor olmaz. Baykuş borç taksiti ödemez, kunduz daire satın almaz, tilki oy vermez, martı çocuğunun okul taksitini düşünmez, yengeç yüzünü gerdirmez, kartal kredi kartı istemez. Gergedanın ipodu, ceylanın cep telefonu yoktur. Fil fal baktırmaz.
Gelecek görülse hayat yaşanmaz
Hayvanlar elektriğe ihtiyaç duymaz, muhtaç oldukları bütün ışık gözlerindedir.
Arı bal, insan endişe toplar.
İnsan basit olanı karmaşık, düz olanı yokuş yapar.
Dünyayı yollarla kaplar ama nereye gideceğini bilmez.
O doğanın hiç olgunlaşmayan çocuğudur. Anası babası var ama öksüzdür.
Tohum toprağını, balık denizini, kuş havasını yaratmaz. İnsan ise ihtiyacı olan veya olduğunu sandığı şeylerin çoğunu kendi yaratmak zorundadır.
Bu her zaman böyle değildi, eminim. İnsanın da diğer yaratıklar gibi olduğu veya onlara çok benzediği bir zaman vardı. Doğmak için hastaneye, ölmek için mezarlığa ihtiyacı olmayan, bir vaşak veya başak gibi yaşadığı bir zaman. Ne zamandı o zaman?
‘Geleceği mi, geçmişi mi görmek isterdin?’ diye sorulsa, hiç düşünmeden ‘geçmişi’ derdim. Gelecek görülse hayat yaşanmaz olurdu.
Önce kendi hayatımın başlangıcına gidip oradan bugüne kadar gelir, neden olduğum gibi olduğumu anlamaya çalışırdım. Sonra ilk insanın yere bastığı ana gider, onun neden olduğu gibi olduğunu anlamaya.
Ama her şeyi görsem bile her şeyi anlayabilir miyim?
Sanmıyorum. Dünyaya anlamak için değil, görmek, tanıklık etmek için geliyoruz.

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Seksen beş yaşındaki ‘genç yaşlı’dır

Zengin ülkelerde kişilerin çoğu, gelişmekte olan ülkelerde gittikçe artan sayıda insan uzun yaşamayı ve yıllarının çoğunu sağlıklı geçirmeyi umut edebilir.
Bu belki de modern uygarlığın elde ettiği en büyük başarıdır.
Bu sözler Max Planck Demografi Enstitüsü Başkanı Prof. James Vaupel’e ait.
Birçok ülkede yöneticiler dünya nüfusunun yaşlanmakta olduğunun farkında. Erdoğan’ın kadınlara “üç çocuk yapın” demesinin arkasında bu var.
Ama genelde, yaşlanmanın ne kadar hızla meydana geldiğini, ne önlemler alınması gerektiğini bilim adamları dışında pek düşünen yok.
Geleneksel olarak hayatın üç evresi vardı: genç, yetişkin, yaşlı.
Ömrün uzamasından sonra bu evreler dörde ayrıldı: Genç, yetişkin, genç-yaşlı ve en yaşlı yaşlı. Genç yaşlılar 85 yaş altı olanlardır.

Uzun ömrün bileşenleri, bilim adamlarının tarifi ile, sosyolojik ve davranışsaldır: İçinde yaşanan sosyal çevre, tıbbi bakımın kalitesi, beslenme, sigara ve alkol kullanımı, hareketlilik ve genetik yaşam süresi üzerinde etki yapar. Ama hangisinin ne oranda etki yaptığı bilinmiyor.
Ancak yirmi iki ülkede yapılan bir araştırma gösteriyor ki en kötü sağlık ve ölüm oranları sosyal ve ekonomik olarak en elverişsiz durumda yaşayanlar arasında görülmektedir.
Sigara içen, aşırı alkol tüketen, az hareket eden ve aşırı kiloları olan bir insanın çok uzun yaşaması mümkün değil.
Dolu dolu yaşayabilmek, yaşlılık yıllarında mümkün olduğu kadar sızı ve sıkıntıdan uzak olmak için insan kendine daha iyi bakmak, kendini daha iyi eğitmek durumundadır.
Ölümü geciktirmenin yolu geçkin yaşlara sağlıklı ulaşmaktır.
Kişi kendine daha iyi hayat planlarken aynı zamanda daha temiz bir dünya amaçlamalıdır.
ABD’de yapılan araştırmalar hava kirliliğinin ortadan kaldırılması halinde dünya çapında yaşam beklentisinde yüzde 30 artış olacağını gösteriyor.
Denizleri, ormanları, gölleri, akarsuları kirletilmiş, yaban hayatı tüketilmiş, alışveriş merkezi haline getirilmiş bir dünyada yaşanmaya değmez.

İnsanların daha uzun yaşamasının bahsi açıldığında genellikle emeklilerin devlet bütçesine getireceği yük konuşulur.
1960’ta ülkemizde 60 yaş üstü bir milyondan az kişi varken 2010’da sayı beş milyonu aştı.
Daha çok insanın daha uzun yaşması bütçeden karşılanması gereken emekli maaşları ve sağlık giderlerinin artması demektir. Profesör Nevrez Koylan daha bugünden sadece en az 10,000 yataklı bir yaşlı bakım evi gerektiğini söylüyor
Ama uzun ömür devlete değil esas gençlere sorumluluk getiriyor.
Genç insanlar artık uzun yaşayacaklarını bilerek yaşamlarını tanzim etmek durumundadırlar.
Çünkü önemli olan yaşlanmak değil iyi yaşamak ve başarılı yaşlanmaktır. İnsan, ömrünün mümkün olduğu kadar uzun bir bölümünü başkalarına muhtaç olmadan yaşamayı amaçlamalıdır. Aksi takdirde uzun ömür fırsat değil bela olur.

20 Mayıs 2011 Cuma

Neden sonsuza kadar yaşayamıyoruz?

İnsan ömrü geçen yüzyılın başından beri uzuyor ve uzama eğilimi devam ediyor. Bu olgu bilim adamlarını şu soruyu sormaya yöneltti: Acaba bu uzama trendi ebediyen sürebilir mi? Yoksa doğanın her cins yaratık için biçtiği ömrün biyolojik sınırlarını genişletmek mümkün değil mi?
İnsan vücudu hücrelerden meydana gelir. Hücreler sürekli olarak ihtiva ettikleri genetik formüle göre çoğalır, eskimiş hücrelerin yerini yenileri alır. İnsan çocuk veya gençken bu mekanizma nerede ise mükemmel çalışır.
Zamanla hücreler hasara uğramaya, aksamaya başlar. Hücrenin içindeki DNA ve mitokondri denilen enerji üreten üniteler var. Bunlarda meydana gelen hasar belirli bir düzeye ulaştığında hücre iki şeyden birini yapar. Kapanır ve kendi kendini öldürür. Veya işlevini görmeye devam eder ama çoğalmaz. Bu tür hücrelerin birikmesi ile organlar çalışamaz hale gelir ve iflas eder.

Yaşlanma denilen şey bu hasarların birikmesidir.
Bu neden olur? Hücreler neden sonsuza kadar kendi kendilerini yenilemezler?
Bunun bir bilimsel açıklaması var bir de benim bilimsel olmayan açıklamam.
Bilimsel açıklama şudur: Vücut gençlikte mükemmel çalışmak üzere programlanmıştır çünkü amacı üremektir. Üreme meydana geldikten sonra hücrelerin vücudu formda tutmak yani genç kalmak gibi bir gailesi yoktur. Görev yerine getirilmiştir.
Benim bilimsel olmayan açıklamam da şudur: Hücreler insanı ebediyen genç yaşatacak şekilde de yaratılabilirdi. Ama edilmedi. Çünkü dünyada sürekli çoğalan ve ebediyen yaşayan yaratıklara yetecek kadar kaynak yoktur. Yaradılışın amacı insanı veya başka bir yaratığı sonsuza kadar yaşatmak değildir. Onun yaşatmak istediği şey çeşitlilik ve sürekliliktir.
O yaşamı sonsuz kılmak istiyor, yaşayanları değil.
Bu nedenle bütün varlıkların bir denge içinde, yan yana var olması ve sürekli yenilenmesi gerekir.

Gene bilime dönecek olursak. İnsanı mümkün olduğu kadar uzun yaşatmak ve yaşlılık dönemini hastalıksız geçirmesini sağlamak için uğraşan bilim adamlarının önündeki en zorlu iş şudur: Hücrelerin ölmesini ve yaşlanmasına neden olan hasarı yavaşlatmak ve geri çevirmek.
Bu mümkün olursa insan sonsuza kadar yaşamayabilir. Ama yaşlılığı birçok insan için tatsız hale getiren bir sürü zaaf ve hastalık uzak tutulmuş olur.
Bilmiyorum bu bir teselli olur mu, ama, her kişide ölümsüz ve sonsuz olmaya aday bazı hücreler var.
İngiltere Newcastle Üniversitesi Yaşlanma ve Sağlık Enstitüsü Başkanı Profesör Thomas Kirkwood bunların erkekte sperm, kadında yumurta olduğunu söylüyor. “Bunların birleşmesinden meydana gelen çocuk doğar, büyür, olgunlaşır, ürer ve bu şekilde devam eder” diyor.
Sebebi ne olursa olsun daha uzun yaşıyoruz ve daha da uzun yaşayabiliriz. O zaman hem kendimize hem de yeryüzüne karşı sorumluluklarımızı gözden geçirmek ve davranışlarımızı ona göre ayarlamak durumundayız.

Yarın: Uzun ömrün yükümlülükleri

19 Mayıs 2011 Perşembe

Uzun yaşamanın ipuçları

Birçok insan uzun yaşamın genetik, yani aileden miras alınan özelliklere bağlı olduğunu zanneder. Bu doğru değildir.
İkizler üzerinde yapılan araştırmalar genetiğin uzun ömür üzerindeki etkisinin yüzde 25 civarında olduğunu gösteriyor.
Kimin ne kadar ömür beklentisi olduğunu tayin eden daha çok sosyo-ekonomik çevredir. İçinde yaşanan ortam, eğitim durumu, sosyal statü, ekonomik durum, yaşam alışkanlıkları ömrün ne kadar uzun olacağını tayinde büyük rol oynar.
Ömür uzamakta ama ek yıllar eşit insanlar arasında eşit dağıtılmamaktadır.
Araştırmalar gösteriyor ki gelir, eğitim, sosyal statü yükseldikçe, içinde yaşanan ülke ve semt iyileştikçe ömür uzuyor.
Bir kişi toplumda ne kadar üst bir pozisyona tırmanırsa uzun yaşama şansı o kadar yükselir.

İngiltere’de devlet memurları arasında yapılan araştırmalara göre en tepede olanlar (örneğin müsteşar) en üstün bir derece altında olanlardan daha uzun yaşıyor. Aynı şekilde ikici pozisyonda olanlar da üçüncülerden daha uzun yaşıyor.
Gelir düzeyi yüksek olanların ömrü olmayanlardan uzun oluyor.
Londra’da zenginlerin oturduğu Hampstead’de erkeklerde ömür beklentisi seksen bir yıldır. Hampstead’e bisikletler yirmi beş dakika uzaklıkta, daha alt düzey bir semt olan St Pancreas’ta, erkeklerin ömür beklentisi yetmiş yıldır.
İskoçya’nın Glasgow kentinde en zengin ve en fakir semtler arasında yaşam beklentisi arasında 12 yıl fark var.
Bazı ülkelerde insanlar diğer ülkelerden daha uzun yaşıyor. Aynı ülkenin bazı bölgelerinde insanlar uzun yaşarken diğerlerinin ömrü daha kısa.
Örneğin, Türkiye’de Batı’da yaşayanlar Doğu’da yaşayanlardan, Akdeniz Bölgesi’nde yaşayanlar Karadeniz Bölgesi’nde yaşayanlardan daha uzun ömürlüdür. Karadeniz’de yaşayanlar ise Orta Anadolu’da yaşayanlardan.

Ülkemizde de aynı şehrin içinde değişik semtlerde ömür değişiktir, İstanbul’un Nişantaşı semtinde yaşayanların ömrü, Samandıra’da yaşayanlardan uzundur.
Daha çok okuyan da daha uzun yaşıyor.
Bu konuya okumayan kız çocukları ve onları okutmayan ebeveynleri ilgilendirebilecek bir bulgu ile başlamak istiyorum: Şili’de yapılan bir araştırmaya göre, yirmi yaşına gelmiş ve on üç yıl veya üstü eğitim görmüş kadınların ömür beklentisi yetmiş iki yıldır. Bir ile sekiz yıl eğitim görmüş kadınların beklentisi ise altmış.
İsveç’te daha ilginç bir bulgu var. Orada yapılan bir araştırma doktora tezine sahip olanların master yapmış olanlardan, master derecesine sahip olanların ise salt üniversite mezunlarından uzun yaşadığını ortaya çıkardı. Aynı durum ömür kısalta kısalta ilkokul mezunlarına kadar iniyor.
Rusya’da araştırmalar üniversite mezunlarının ilkokul mezunlarından daha uzun yaşadığı, ömür makasının eğitim makasına paralel olarak açıldığını gösteriyor.
Dokuz Avrupa ülkesinde yapılan bir araştırma, işçi olmayanların hayatlarının bilek gücü ile yaşayanlardan daha uzun olduğunu gösterdi.

Yarın: Neden sonsuza kadar yaşayamıyoruz

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Uyarıyorum - çok uzun yaşayacaksınız - ona göre

Kendinize iyi bakın çünkü umduğunuzdan daha uzun yaşayacaksınız.
İnsan yaşam süresi nerdeyse 155 yıldan beri uzuyor ve bu yüzyılda da uzamaya devam edecek.
Uzmanlara göre, ömür her yıl 3 ay uzuyor. Bugün doğan bir bebek dün doğandan altı saat daha uzun yaşayacak.
Max Planck Demografik Araştırmalar Enstitüsü Başkanı Profesör James Vaupel’e göre, 2007’de doğan bebeklerin yarısı Almanya’da 102, İngiltere’de 103, Fransa ve ABD’de 104, Japonya’da 107 yaşını görecek.
Türkiye’de bu konuda araştırma yok. Ama sağlık ve gelir düzeyindeki yükseliş dikkate alındığında bizde de yüz yıl sonra yüz yaşını aşanların binlerle sayılacağı tahmin edilebilir. Birçok çocuk sadece dedesini değil büyük dedesini de görebilecek.
Scientific American adlı bilim dergisine göre dünyada 1900’de doğuşta beklenen yaşam süresi ortalama otuz yıl, gelişmiş ülkelerde kırk beş yıl idi. 2010’da gelişmiş ülkeler için ömür uzunluğu seksen yıla tırmandı. Dünya ortalaması ise yetmiş oldu.

Türkiye’de de ömür uzuyor ama kadınlarla erkekler arasında büyük bir fark var. Beklenti kadınlarda kalkınmış ülkelere, erkeklerde geri ülkelere daha yakın.
Türkiye İstatistik Kurumu TÜİK’e göre 2011’de ülkemizde doğuşta beklenen yaşam süresi kadınlarda yetmiş yedi, erkeklerde yetmiş iki. 1990 ile karşılaştırıldığında kadınlar sekiz, erkekler dört yıl daha fazla yaşıyor. TÜİK bu eğilimin devam etmesini bekliyor.
“Bugünün çocukları neredeyse uzun ömür garantisiyle doğuyor” diyor, AXA sigorta şirketi Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su Henri de Castries, bir yazısında.
Ülkemizde de faaliyet gösteren Fransız AXA dünyanın en büyük sigorta şirketlerinden biridir. Dört gün sürecek bu dizide kullandığım bilgilerin çoğunu şirketin geçen yıl düzenlediği Uzun Ömürlülük Konusunda Küresel Forum’unda açıklanan bilimsel sunumlardan aldım.

Eskiden, insanların uzun yaşamadığı dönemlerde, çok az yaşlı insan vardı. Artık uzun ömürlü insanlar dünya nüfusunun kayda değer bir bölümümü meydana getirmekte. Örneğin, 1935’te ülkemizde altmış beş yaş ve üstünde 630 bin kişi yaşarken 2000’de bu sayı dört milyon civarında oldu.
Eskiden dünyanın her yerinde en hızlı genç nüfus artmaktaydı. Şimdi yaşlı nüfus. Önce Almanya gibi kalkınmış ülkeler yaşlanmaya başladı. Ardından Türkiye ve Çin gibi ülkeler de...
2050 yılına gelindiğinde altmış beş yaş üzeri insan sayısı üç misli artarak 1,5 milyara ulaşacak. Kişi, devlet ve şirket bazında birçok şey bu gerçek göz önüne alınarak yeniden düşünülecek. En geç 65 yaşında emekli olmak yakında hayal olacak.
Ömrün uzamasının en önemli nedeni tıp ve sağlık hizmetlerinin gelişmiş olmasıdır. Yüz yıl önce eline diken batan bahçıvan kan zehirlenmesinden ölüyordu, artık en tehlikeli hastalıklara yakalananlar bile yaşatılıyor.
Yarın: Uzun hayatın sırları

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Güzel, ama neden güzel?


Güneş dolu bir öğleden sonra kumsalda yürürken, yerde bir deniz kabuğu gördüm. Eğilip avucuma aldım.
Yüksük büyüklüğünde, yumurta kabuğundan narin, kâğıt kadar hafif, köy fırınına benzeyen bir deniz yaratığı yuvasıydı. Biri önünde, diğeri altında olmak üzere iki deliği vardı.
Üstünde, kim bilir ne işe yarayan, minik deliklerden yapılmış bir çarpı işareti bulunuyordu. Delikler, iğne ucunun geçemeyeceği kadar ufaktı. Kabuğun altı aynı ufaklıkta, inanılmaz bir dizayna uyan kabarcıklarla süslüydü.
Canlı bir varlık barındırıyor mu, diye içine baktım ama sallayınca, tıkırdayan kum ve kurumuş deniz yosunlarından başka bir şey yoktu. Ev sahibi terk ettikten sonra dalgalarla sürüklenirken içine dolmuş olmalıydı. Avucumun ortasına koyup onu seyrettim ve aklıma şu soru geldi: Kabuk çok ama çok güzeldi. Neden? Neden bu kadar güzeldi?

İçinde yaşayan yaratığın mutlu ve müreffeh bir ömür sürmesi için bir kabuğa ihtiyacı vardı. Bu kabuğun güzel veya çirkin olması işlevini olumlu veya olumsuz bir biçimde etkilemeyecekti. Güzel de olsa, çirkin de, kabuk kabuk olacaktı. Ama çirkin veya sıradan olmak yerine çok güzeldi.
Ömrünün sonuna kadar içinde oturmuş olan yaratık, ki ‘molüsk’ veya ‘yumuşakça’ olarak biliniyor, kabuğunu yaparken Türkiye’yi çirkin binalarla dolduran insanlar gibi davranmamış, gözlere ziyafet bir yapı meydana getirmişti. Neden?
Avucumda kabuk, durduğum yerde etrafı seyrettim. Neredeyse kıpırtısız denizi, koyun ucundaki düzlükten denize yuvarlanmış kayaları, dağı ve arkasında, mandırada koyunlar gibi oturan beyaz bulutları. Ve aslında bu sorunun dünyadaki her şey için sorulabileceğini düşündüm. Yaratılışta her şey büyülü bir güzelliğe, zarafete sahip. Ve bu güzellik kendisi için var, herhangi bir görev yapmak, fonksiyon icra etmek için değil.
“Kâinata bak, her şeyin en mükemmel şekliyle var olduğunu göreceksin” dedi bu durumlarda hep düşüncesini sorduğum arkadaşım. “Güzellik de, bu mükemmeliyetin bir parçasıdır. Senin kabuk da bu nedenle güzel.” Darwin’in evrim teorisine inananlara göre canlılar, zamanın akışı içinde oluşan değişikliklere uyum sağlamak için birtakım özellikler kazanırlar. Bu özellikleri kazanabilenler hayatta kalır ve nesillerini sürdürür. Diğerleri yok olur. Güzellik evrim teorisine uymaz. Çünkü hayatta kalabilmek için şart değildir. Darwinciler, buna karşılık, bir organizmanın her niteliğinin değişikliklere uyum sağlama amaçlı olması gerekmediğini söylerler. “Doğanın bazen istediği gibi oynama izni vardır” derler.*
Güzellik sadece canlılara ait değildir. Cansız kayalar, toprak, su, sonsuz karanlığın içinde parlayan gök cisimleri, yaratılışta her şey, iç titreten bir güzelliğe sahip. Demek kâinatın gemlenemeyen, taşkın bir güzellik yaratma dürtüsü var. Başka bir açıklama olamaz.
Her biri ayrı birer çizim harikası olan tohumlardan galaksilere, her şeyde özenle şekillendirilmiş bir güzellik, simetri var. Her şey olduğundan daha güzel olamayacak kadar güzel, sanki. Ama bu güzellikleri kaç kişi görüyor? Ne yazık ki, varlığın insanlar tarafından en az fark edilen özelliği güzelliğidir.
Hiçbir cehennemin ateşi dünyayı çirkinleştirenler, kirletenler, var olan yaratıkları yok edenler için yeteri kadar sıcak değil.
*Shapes (Şekiller), Philip Ball