9 Nisan 2011 Cumartesi

Mel’un sinemada

Ozanköy
Ablama dikilen elbiseden kalan kumaşla yapılmış askılı kısa bir pantolon ve beyaz kısa kollu bir gömlek giyiyordum.
Öğle uykusundan yeni kalkmıştım. Saçlarım ıslatılıp taranmıştı. Cebim içine doldurduğum ve ayrılmam mümkün olmayan bozuk paralarla sarkmıştı. Bayramın birinci günüydü, el öperek toplamıştım bu paraları.
“Kaldırımdan yürü. Erken gel. Merak etmeyim” diye tembih etti annem.
Tek başıma Girne Kapısı’nın yanına kurulan bayram yerine gitmeme izin vermişti. Köyden, bayram ziyaretine geldiğimiz anneannemlerin Saray Önü’ndeki dairesinde kalıyorduk. Oradan Girne Kapısı’nın yanındaki bayram yerine mesafe kısa idi. Ama hiç varamadım.
Meydana elli metre kadar kala dayımla dedemin çalıştırdığı aşevinde çalışan garsonlardan biri ile karşılaştım. Elimden tuttu. “Film seyretmek ister misin?” dedi. “Seni beleş sinemaya sokarım.”
Bayram dolayısıyla büyükçe bir dükkânı sinemaya çevirmişlerdi. Garson kapıda bilet kesiyordu. “Tamam” dedim. Beni içeri soktu ve en önde bir sandalyeye oturttu.
Perde falan yoktu. Film, salonun arkasındaki bir masanın üzerine yerleştirilmiş makineden beyaz duvara aksettiriliyordu. Duvarda uzun ayakkabılı, bastonlu, şapkalı, kısa boylu bir adam yanlama bir yürüyüşle sağa sola koşup komik acayiplikler yapıyordu.
O güne kadar hayatımın neredeyse tamamını Trodos Dağı’nın kuzeye bakan vadilerinin birindeki küçük bir köyde geçirmiştim. İlk defa film seyrediyordum. Film gösterilen dükkâna girdiğimde film, sinema diye şeyler olduğunu bile bilmiyordum.
Büyülendim. Beş yaşlarında olmalıydım. Art arda siyah beyaz filmler geliyordu. Kıpırdamadan oturdum ve ışıklar yanıncaya kadar kalkmadım.
“Sen gitmedi miydin be?” dedi çıkarken karşılaştığım garson.
Dışarıda hayretle gece olduğunu gördüm. İçimde bir taraftan tarifsiz bir zevk, diğer taraftan geç kalmış olma endişesi, eve koştum. Sigara külü ve bayat alkol kokusu içinde yaşayan ve evin ayak işlerini yapan Remzi amca kapıdan dışarı çıkmak üzereydi.
“Neredeydin be?” dedi. “Polise gidiyordum. Kaybolduğunu haber vermeye.” Merdivenlerden yukarı bağırdı. “Tamam. Geldi.”
Yukarıda bir gürültü koptu. Annemin “Parçalayacağım onu” diye bağırdığını duydum. Korkarak merdivenleri tırmanmaya başladım. Merdivenin başında teyzelerim ve bayram ziyaretine gelen akrabalar annemi zapt etmeye çalışıyorlardı. Birileri “Neredeydin” diye sordu. Annem “Onu bana verin, öldüreceğim” diye bağırmaya devam etti.
Annemi geri çekip merdiven başındaki salona girmemi sağladılar.
“Neredeydin be kâfir” diye sordu göğsünde enfiye kutusu, başı yemenili nenem. Her zaman olduğu gibi cami avlusuna bakan balkon kapısının yanındaki katlı seccadesinin üzerinde oturuyordu.
“Film seyrettim” dedim.
“Altı saat film mi olur be mel’un?”
“Filim seyretmiş” diye bağırdı anneme.
“Filim seyretmiş! Onu bana verin! Göstereceğim film seyretmesini!” diye bağırdı annem ve teyzemlerin elinden kurtulup suratıma bir Osmanlı tokadı patlattı. Ağlamaya başladım.
“Mel’una bak” dedi nenem. “Bir de ağlar.”
Bilahare, işkence altında ayrıntılar ortaya çıkınca, merdivenin altındaki yatağı hiç yapılmayan odada kanyak şişeleri ile birlikte yaşayan Remzi amca, yukarıya çağrıldı ve garsonun işten talimatını dayıma vermek üzere lokantaya yollandı. Ben biraz daha dayak yedim.
Ama değdi. Sinema bir tutku olarak hayatıma girdi, hiç çıkmadı ve bana yıllar boyunca büyük zevk verdi. İngilizlerin dediği gibi: “No pain. No gain.” Acı yok. Kazanç yok.