5 Mart 2011 Cumartesi

Aynen

Sabahleyin beni ayrı yöne çeken arzularla uyanıyorum: Bugün dünyayı mı kurtarayım yoksa dünyanın tadını mı çıkarayım. Bu günü planlamayı zorlaştırıyor.
Bugün Amerikalı yazar E. B. White’ın (1899-1985) bu komik ikilemi ile kalktım. Saat yediye geliyordu. Bunu saate değil, odanın bahçeye bakan penceresinden içeri vuran ışığa bakarak anladım. Işık halının üzerinde ise yedi gibidir. Karşımdaki duvara vuruyorsa dokuz.
Pencereyi açar açmaz ahşap koltuktaki yastığın üzerine yatmakta olan tek gözlü bahçe kedisi Limon başını kaldırıp miyavlamaya başladı. Günaydın. Karnım aç. Aşağıya inip mama tabağımı dolduruncaya kadar susmayacağım.
Serçeler, baştankaralar ağaçlara astığım yemliklerde. Yerde, Birbirinden ayrılmayan iki kumru yemliklerden düşen tohumları yiyor. Bahçenin hududundaki servilerden, bülbül soyundan gelen kızıl gerdanların keskin ötüşleri geliyor.
Badem çiçeklerinin, yeri kaplayan sayısız yeşillik ve çiçeğin kokusunu alıyorum.
Güneşli, bulutsuz, ılık. Hava da iki ayrı yöne çekiliyor: Kışın “Daha gitmedim”, ilkbaharın “Daha gelmedim” dediği bir gün.
Bugün ben yokum. Dünyayı kim kurtarırsa kurtarsın.
Kahvaltı tepsisini mağaranın yanındaki keçi boynuzu ağacının altına taşıyorum. Yer, küçük mermer masa, sandalyeler keçiboynuzunun yanındaki bademden düşen kırmızı dipli beyaz çiçek yapraklarıyla dolu. Başından aşağı gül yaprağı serpiştirilmiş güzel bir kadın şarkıcı veya gelin gibi.
Kahvaltıdan sonra elimde çay fincanı bahçede yürüyüşe çıkıyorum. Yedi dönümden az bir yer burası ama içinde sayısız yolculuklar yaptım.
Her kış ilk yağmurlardan sonra çılgınca yeşererek beni şaşırtıyor. Yazın kendinizi çölde sanırsınız. Toprak kuru, çatlak ve sanki ölü, sanki bir daha üzerinde hiçbir şey yeşermeyecek, ekilen tohumları çiğneyip çürütecek.
Ama ilk yağmuru yer yemez içinde gizlediği sayısız tohumu uyandırıp yeryüzüne yolluyor. Yürüyecek yer bulamıyorum. Patikalarda bile çiçekler açıyor. Traktör çağırıp sürdürsem, kısa zamanda başka çiçekler ve otlar çıkacak.
Bu manzara içimi mutluluk ve coşku ile dolduruyor. İyimserleşiyorum. Fonksiyonunu değiştirip iyi iken kötü olan kanser hücreleri gibi çoğalan insan kör bir iştahla çevreyi tahrip ediyor ama sanım geriye bir tek hücre kalsa bile doğa ondan yeni bir dünya kurmaya kadir.
Bana öyle geliyor bu sabah, içimde sonsuz bir şükran duygusuyla burada oturup, üzerine badem çiçeği birikmeye başlayan bilgisayarımda bu kelimeleri yazarken.
Bahçede bulduğum taş devrinden kalma yontulmuş taşlardan biliyorum ki binlerce yıl önce de tam buralarda benim gibi insanlar yaşıyor ve kim bilir, ilkbahar gelirken çıldıran doğayı aynı hayranlıkla seyrediyordu.
Ben buranın sahibi değil, kiracılarından biriyim. Değişmeyen tek şey bu sahne.
“Dünya beni nasıl görüyor bilmiyorum ama ben kendimi deniz kenarında oynayan ve daha pürüzsüz bir çakıl taşı veya daha güzel bir deniz kabuğu arayarak vakit geçirmeye çalışan bir çocuk gibi görünüyorum gerçeğin büyük okyanusu keşfedilmemiş önümde uzanmış dururken” demişti büyük Isaac Newton. (1643  1727)
Aynen.