26 Mart 2011 Cumartesi

Karşılıksız ilk sevgi

Dün ilk kırlangıcı gördüm, dün gece ilk yarasayı. Bugün sabahleyin pencereyi açtığımda önümden ilk kelebek geçti.
Rüzgâr serin ve koku yüklü.
Sevgilisinin etrafında pervane olan âşık gibi bahçeyi arşınlayıp duruyorum.
Bu çiçek acaba sarı olduğunun farkında mı?
Bu badem, yapraklarının sahip olduğu yeşilin dünyanın en güzel yeşili olduğunu biliyor mu?
Kır çiçekleri, yabani yulaf ve arpa bazı yerlerde omzuma geliyor. Erguvan çiçek açtı. Nar, incir ve dut dallarında yeni ufak yapraklar var, anne kucağında bebekler gibi. Hepsini gözlerimle yiyorum.
Karşılıksız tek sevgi galiba doğadan aldığımızdır.
Narenciye ağaçları tomurcuk yüklü. En çok onların açmasını bekliyorum.
Olgun bir narenciye ağacında atmış bin kadar çiçek olduğunu okudum geçen gün bir kitapta*. Bunlardan sadece yüzde biri meyveye dönüşür. Yerine göre, çiçeğin meyve haline gelmesi beş ila sekiz ay alır.

Birçok meyve olgunlaştıktan sonra kesilmezse ağaçta çürür ama narenciye değil. Olgun narenciye uzun süre ağaçta durur ama en güzel zamanında kesilmelidir çünkü lezzetinden kaybetmeye başlar. Toplanmazsa düşer ve yere çarptığı yerden başlayarak çürür. Susuzluğa dayanıksızdır denir ama yıllarca ve yıllarca sulanmadığı halde yaşayan portakal ve limon ağaçları gördüm.
Narenciye asıl dona karşı dayanıksızdır. Hava soğukluğu üç saat boyunca üç derece santigradın altında olursa meyvenin içindeki su donar. Soğukluk daha uzun sürerse ağaç donar ve ölür. Limonluk denilen şey Avrupa’da soğuk aylarda narenciyeyi soğuktan korumak için icat edildi.
Narenciyenin vatanı Çin’dir denir ama Mezopotamya’da milattan önce 4000 yılına giden narenciye tohumları bulundu. Anadolu’ya Büyük İskender’in milattan önce 300 yılı civarında yaptığı Hindistan seferinden sonra geldi. Akdeniz havzasında birçok yerleşim yeri kuran Yunanlılar narenciyeyi Filistin’e götürdü. Museviler sonbahar ayinlerinde kullandıkları için Akdeniz’e yayılırken narenciyeyi de beraberlerinde götürdüler. Akdeniz bu şekilde bir narenciye cenneti oldu.

Avrupa’ya narenciye veba taşıyan pireli farelerle beraber Çin’den geldi. İspanya’ya ise narenciyeyi Müslümanlar götürdü. İspanyollar Güney Amerika’da koloniler kurarken Cizvit papazları kıtaya portakal ve limon götürdü.
Yenmesi en hoş portakal türü Yafa’dır. Bende var. Eskiden Türkiye’de bulunurdu ama artık çok ender. Kokulu ve leziz meyve veren Yafa iki senede bir bol ürün verdiği için söküldü ve yerlerine çok ürün veren Washington gibi türler dikildi. Washington aslında Brezilya’dan gelir. ABD’deki bütün ticari bitkiler gibi narenciye de endüstriyel bir bitki haline getirildi ve dev plantasyonlar halinde çok uluslu şirketlerin eline geçti.
Benim bahçedekiler ise gece uyuduklarında masum Mezopotamya rüyaları görüyor.
Bu bahçede her ilkbahar dünyanın ilk ilkbaharıymış gibi beni şaşırtıyor.
*Citrus, Pierre Laszlo

12 Mart 2011 Cumartesi

Victor: Onu artık rüzgâr anlatacak

Victor Ananias’ın zamansız ölümüne şaşırmadım.   Bazı insanlar bu dünyaya ait değildir. Ziyaretçidirler. O da bu insanlardan biri idi.
Ses tonu hep yumuşaktı. Sakallı yüzünde her zaman bir tebessüm vardı. Gözlerinin içi hep gülerdi. Derinden gelen, sahici, kapsayan bir gülüştü bu, çok az insanın sahip olduğu...
Dürüst kişi her zaman çocuktur, demişti Sokrat, 2500 yıl öncesinden Victor’u tarif ederek.
Eminim başının üzerinde bir hale, bir nur dairesi vardı ama biz göremiyorduk, muhtemelen onun kadar saf olmadığımız için.
Onunla Bodrum’da tatildeyken tanıştım. On üç on dört yıl önce olmalıydı. Çevreci bir kadınla birlikte küçük bir vejetaryen lokanta çalıştırıyordu ve ortağına tamamen doğal malzemelerle bir ev yapıyordu veya yapımına göz kulak oluyordu. Bütün yemeklerimizi orada yemeğe başladık.
Eşimi Sara ve Selim’le beraber inşaatı gezmeye götürdüler. Bir ara başıboş kalan kızım yüzüstü kireç çukuruna düştü ve gözleri kapandı. O gece İstanbul’a döndük. Birkaç gün sonra Sara... İki veya üç yaşında olmalıydı... Küçük bir ameliyat geçirdi. Görmeye başladı ve dünya normale döndü.
Kuzguncuk’ta otururken, o da ben de evli, çocuklarımız küçükken, ara sıra önceden haber vermeden uğrardı. Bazen tek başına, bazen eşi ve çocuğuyla. Mutfaktaki masanın çevresinde oturur sohbet ederdik.
Her zaman planları vardı. Organik planlar. Bu planlarını hiç paraya dönüştürdüğünü sanmıyorum. Mozart gibiydi, paradan anlamazdı.
Sonra o da ben de boşandık ve onu görmez oldum. Ama varlığını Buğday dergisiyle, önayak olduğu organik pazarlarla hep çevremde hissettim.

Dünyayı zenginleştiren, sakinleştiren, daha yaşamaya değer bir yer yapan insanlardan biriydi.
Dün aldığım bir mailde bir seveni şöyle diyordu: “Victor’u tanımak şans, daha fazla tanıyamamak şanssızlık. Kolun, kanadın koptuğu an. Öyle ki, onun kanatlarına takılıp uçmak isteyecek kadar aydınlık insan.”
Ekolojik yaşam projelerinin öncüsü Victor cuma günü, Bodrum Bitez Camii’nde yapılan duasından sonra toprağa verildi. Orada ölmüştü. Kırk yaşında.
Arkadaşları Buğday dergisinin kapağına onun için şunları yazdı:
“Doğaya adanmış bir yürekti. Bodrum’un ıssız kalmış son tepesinde, kanadı kopuk bir yel değirmeninin kıyısında, onun öyküsünü rüzgâr anlatır. Ey güzel çocuk. Ey güzel çocuk! Victor isimli iyilik meleği. Seni ancak rüzgâr anlatır.”

5 Mart 2011 Cumartesi

Aynen

Sabahleyin beni ayrı yöne çeken arzularla uyanıyorum: Bugün dünyayı mı kurtarayım yoksa dünyanın tadını mı çıkarayım. Bu günü planlamayı zorlaştırıyor.
Bugün Amerikalı yazar E. B. White’ın (1899-1985) bu komik ikilemi ile kalktım. Saat yediye geliyordu. Bunu saate değil, odanın bahçeye bakan penceresinden içeri vuran ışığa bakarak anladım. Işık halının üzerinde ise yedi gibidir. Karşımdaki duvara vuruyorsa dokuz.
Pencereyi açar açmaz ahşap koltuktaki yastığın üzerine yatmakta olan tek gözlü bahçe kedisi Limon başını kaldırıp miyavlamaya başladı. Günaydın. Karnım aç. Aşağıya inip mama tabağımı dolduruncaya kadar susmayacağım.
Serçeler, baştankaralar ağaçlara astığım yemliklerde. Yerde, Birbirinden ayrılmayan iki kumru yemliklerden düşen tohumları yiyor. Bahçenin hududundaki servilerden, bülbül soyundan gelen kızıl gerdanların keskin ötüşleri geliyor.
Badem çiçeklerinin, yeri kaplayan sayısız yeşillik ve çiçeğin kokusunu alıyorum.
Güneşli, bulutsuz, ılık. Hava da iki ayrı yöne çekiliyor: Kışın “Daha gitmedim”, ilkbaharın “Daha gelmedim” dediği bir gün.
Bugün ben yokum. Dünyayı kim kurtarırsa kurtarsın.
Kahvaltı tepsisini mağaranın yanındaki keçi boynuzu ağacının altına taşıyorum. Yer, küçük mermer masa, sandalyeler keçiboynuzunun yanındaki bademden düşen kırmızı dipli beyaz çiçek yapraklarıyla dolu. Başından aşağı gül yaprağı serpiştirilmiş güzel bir kadın şarkıcı veya gelin gibi.
Kahvaltıdan sonra elimde çay fincanı bahçede yürüyüşe çıkıyorum. Yedi dönümden az bir yer burası ama içinde sayısız yolculuklar yaptım.
Her kış ilk yağmurlardan sonra çılgınca yeşererek beni şaşırtıyor. Yazın kendinizi çölde sanırsınız. Toprak kuru, çatlak ve sanki ölü, sanki bir daha üzerinde hiçbir şey yeşermeyecek, ekilen tohumları çiğneyip çürütecek.
Ama ilk yağmuru yer yemez içinde gizlediği sayısız tohumu uyandırıp yeryüzüne yolluyor. Yürüyecek yer bulamıyorum. Patikalarda bile çiçekler açıyor. Traktör çağırıp sürdürsem, kısa zamanda başka çiçekler ve otlar çıkacak.
Bu manzara içimi mutluluk ve coşku ile dolduruyor. İyimserleşiyorum. Fonksiyonunu değiştirip iyi iken kötü olan kanser hücreleri gibi çoğalan insan kör bir iştahla çevreyi tahrip ediyor ama sanım geriye bir tek hücre kalsa bile doğa ondan yeni bir dünya kurmaya kadir.
Bana öyle geliyor bu sabah, içimde sonsuz bir şükran duygusuyla burada oturup, üzerine badem çiçeği birikmeye başlayan bilgisayarımda bu kelimeleri yazarken.
Bahçede bulduğum taş devrinden kalma yontulmuş taşlardan biliyorum ki binlerce yıl önce de tam buralarda benim gibi insanlar yaşıyor ve kim bilir, ilkbahar gelirken çıldıran doğayı aynı hayranlıkla seyrediyordu.
Ben buranın sahibi değil, kiracılarından biriyim. Değişmeyen tek şey bu sahne.
“Dünya beni nasıl görüyor bilmiyorum ama ben kendimi deniz kenarında oynayan ve daha pürüzsüz bir çakıl taşı veya daha güzel bir deniz kabuğu arayarak vakit geçirmeye çalışan bir çocuk gibi görünüyorum gerçeğin büyük okyanusu keşfedilmemiş önümde uzanmış dururken” demişti büyük Isaac Newton. (1643  1727)
Aynen.