26 Şubat 2011 Cumartesi

Hasta kadın ile salyangoz

Elizabeth Tova Bailey, Alp Dağları’nın küçük bir kasabasında tatil yaparken esrarengiz bir hastalığa tutuldu.
Vücudunda bir acayiplik vardı. Düşüncelerini toparlayamıyordu. Zaman garip bir hal aldı. Amerika Birleşik Devletleri’ne, New England’a geri döndü. Hastaneye yattı. Ama hastalığına teşhis konulamadı. “Derin bir karanlığın içine düştüm ve düşe düşe imkânsız uzaklıklara yuvarlandım” diye yazdı. “Geri dönemiyordum; vücuduma ulaşamıyordum.”
Kendini neredeyse hiçbir şey yapamayacak kadar güçsüz hissediyordu. Günlerini, “Düşünce fırtınaları, tarifsiz hüzün ve dayanılmaz bir yitirmişlik duygusu içinde” hastane yatağında geçirmeye başladı. “Bir daha geri dönemem” diye uyumaya bile korkuyordu.
Hastalık, zamanın geçişinde, onunla, kedinin fare ile oynadığı gibi oynadı. Dibe çökmüşken iyileşiyor, bir süre kendini iyi hissettikten sonra gene tepetaklak geri yuvarlanıyordu. Daha iyi günlerinin birinde bir arkadaşı ona bir saksı menekşe getirdi. Menekşelerin arasında bir salyangoz vardı.
Yatağından doğrulacak güce bile sahip olmayan Bailey akşama doğru salyangozun saksıdan aşağı inip yeni dünyasını incelemeye koyulduğunu gördü. Büyülenmiş gibi bu küçük canlıyı seyretmeye başladı.

Misafirinin bir yerlere gizlenip kaybolacağını düşündü gece, ışığını söndürürken, ama ertesi sabah onu menekşelerin altında, kabuğunda uyurken buldu. Saksının yanındaki zarfta kare şeklinde bir delik vardı. Bu deliği salyangozdan başkası açmış olamazdı. Demek salyangoz bir gece yaratığı idi ve “kullanmaya çekinmediği keskin dişleri” vardı.
Bailey, salyangozun kâğıttan daha lezzetli bulacağını düşünerek saksının tabağına solmuş çiçek yaprakları bıraktı. Gece olunca salyangoz saksısından indi, “büyük bir ilgi ile” sunağı inceledi ve yemeğe koyuldu. Yaprak neredeyse fark edilemeyecek bir yavaşlıkla yok olmaya başladı. “Kulak verdim. Yerken çıkardığı sesi duydum. Aralıksız kereviz sapı şapırdatan çok küçük bir şeyin çıkardığı sese benzer bir sesti bu. Bir saat boyunca, büyülenmiş gibi, salyangozun akşam yemeğinde özenle erguvan rengi bir çiçek yaprağını yiyip tamamen bitirmesini izledim.”
Bailey’in içinde iyileşmeye çalıştığı oda tamamen beyazdı ve bir de penceresi vardı ama 35 yaşındaki kadının dik oturup dışarıya bakacak gücü yoktu. Bu odada salyangoz dikkatini teksif edebileceği tek şeydi ve tek arkadaşı oldu.
Haftalarca mutlu bir biçimde saksıda yaşadı salyangoz ve her akşam aşağı akarak onun için bırakılmış çiçek yapraklarıyla ziyafet yaptı. Zamanla cesareti arttı. Bir gece saksının üzerinde durduğu kutudan inerek bir vitamin şişesinin etiketini yedi.

“Salyangoz da ben de kendi seçimimiz olmayan yerlerde yaşıyorduk” diye yazdı Bailey. “Bir kayıp ve yerinden edilme duygusu paylaşıyorduk.”
Arkadaşları çocuk büyütüyor, kariyerlerinde ilerliyor, Bailey ise günlerini yatakta geçiriyordu. Ama artık yalnız değildi. Salyangoz da gününü uyuyarak geçiriyordu.
Kendini biraz daha iyi hissetmeye başlayınca salyangozlarla ilgili eline ne geçerse okumaya koyuldu. Salyangozların kılıca benzeyen ve 2640 civarında dişi olan bir dile sahip olduklarını öğrendi. Hareket etmek istediklerinde balçık benzeri bir sıvı çıkarıp üstünde kayıyorlardı. Gözleri boynuzlarının ucundaydı. Boynuzlar tehlike durumunda dikleşiyor, bunalım anlarında bükülüyordu. Çift cinsiyetliydiler. İsterlerse dişi isterlerse erkek olabiliyorlardı.
Bailey salyangoza o kadar alıştı ki, “Onu kaybedersem iyileşemeyeceğim” diye düşünmeye başladı. Bailey için, hastalığı sırasında salyangozu seyretmek çaba gerektirmeyen bir şey iken iyileşmeye başladıktan sonra “sabır gerektiren” bir iş oldu. İyice iyileştikten sonra ise salyangozla dünyaları ayrıldı. Arkadaşı salyangozu aldığı yere götürüp bıraktı.
Doğanın bu minik parçası Bailey’in iyilileşmesinin bir parçası mıydı, yoksa değil miydi, hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Ama ben, doğa en büyük tabiptir, salyangoz olmasaydı ne iyileşme olurdu ne de yazılacak bir kitap, diye düşüyorum.
* The Sound of a Wild Snail Eating/Elizabeth Tova Bailey. Yazımda New York Review of Books’ta çıkan bir eleştiriden yararlandım.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Yürü, kendini sevmeyi unutma

Yürümekle düşünmek arasında olumlu bir bağlantı var. Ateşle yemek veya yatakla uyumak arasında olduğu gibi.
Yürüyünce zihnim açılıyor. Uzaklaşmak istediğim düşüncelerden uzaklaşıyorum, aradığım düşünceleri buluyorum. Aklımdaki sorular aydınlanıyor.
Yürüyüşlerimi başladığımdan mutlu bitiririm: Yürümek, mutluysam mutluluğumu artırır, mutsuzsam mutsuzluğumu azaltır. Kızgın başladığım yürüyüşlerden dingin dönerim.
Yürümekten hoşlanan bir tanıdığım, “Dışarı çıkan kendine döner” diyor.
Dünyaya bütün melaneti getirenler müziği olmayanlar ve yürümeyenlerdir. Onlar hiç dışarı çıkmazlar, kendilerine dönmezler. Ağaçları, gökyüzünü ve kuşları görmezler, doğanın kokusunu duymazlar. Hep havasız içerilerde, karanlık hesapların yapıldığı elektrik yüklü bencil odalardadırlar.
Politikacıların melaneti bundandır.
Yürümek aklı da yürütür.
On dokuzuncu yüzyılda yaşayan çevre peygamberi Henry David Thoreau, “Ayaklarım hareket etmeye başladığı anda düşüncelerim akmaya başlar” der.
Milattan önce 640 yılında doğan ve Batı tıbbının babası sayılan Hipokrat’a göre, “İnsanın en iyi ilacı yürümektir.” Bu ilaç, sadece vücut değil, akıl için de iyidir.
“Beyin kimyasalları ile ilgili olmalı” diyor fizikçi arkadaşım Ayşe. “Yürürken kan dolaşımı hızlanıyor ve beyne daha fazla oksijen gidiyor. Yanımda gevezelik edecek kimse yoksa rahatça düşünebiliyorum.”
“Dans eden bir yıldız doğurmak isteyenin içinde kaos olmalıdır” diyen Alman feylesof Friedrich Nietzsche’ye göre, “Sadece yürürken akla düşenler gerçekten büyük düşüncelerdir.”
On dokuzuncu yüzyılda doğan İngiliz tarihçi George Macauley Trevelyan için “Bir günlük yürüyüşten sonra her şey normal değerinin iki misli olur.”
Düşünceleri kadar acayiplikleri ile de ünlü Danimarkalı Feylesof Soren Kirkegaard büyük yürüyüşçülerdendi. Yaşadığı dairede saatlerce ileri geri yürüyüp düşünür sonra, “insan banyosu” yapmak üzere sokağa çıkıp Kopenhag’ın sokaklarını arşınlardı. Kopenhaglılar, 1830’ların ortasından başlayarak, yirmi yıl boyunca sokaklarında, başında geniş çerçeveli şapkası, koltuğunun altında şemsiyesi, bu kambur aristokratla karşılaştılar.
Kirkegaard zaman zaman karşısına çıkan insanları o gün aklını işgal eden konularda sorgulamaya başlardı, “Rastgele karşılaşmaların virtüözü” dediği Sokrat gibi. “En iyi düşüncelerime yürüyerek vardım” derdi. Bu düşüncelerden biri şudur: “Kendini sevmeyi unutma.”
Nerdeyse bir yüz yıl sonra aynı sokaklarda yürüyen İngiliz fizikçi Paul Dirac da yürüme saplantılı ve en iyi düşüncelerini ayaklarıyla bulanlardandır. Ama ünlü bir meslektaşının “İnsanların en acayibi” olarak tarif ettiği Dirac bırakın sokakta karşılaştıklarıyla, arkadaşlarıyla bile konuşmazdı.
Yirminci yüzyılın en önemli Alman yazarlarından olan Thomas Mann, “İnsan yürüdüğünde düşünceler berrak gelir” diyor.
Yazar olan kız arkadaşım, “En güzel cümlelerimi yürürken ve uyurken buluyorum” diyor. “Açık havada berraklaşıyorsun. Sanki bir kutusun ve yürürken o kutunun kapağı açılıyor. Bir tür düşünce yağmuru yaşıyorsun, yıldız yağmuru gibi.”
Yürümeyi düşünce üretici yapan şeylerden biri tek başına yapılıyor olmasıdır. Bir dost veya sevgili ile yapılan yürüyüş de keyiflidir ama değişiktir. Alfred Hitchcock’un Vertigo filminde büyüleyici Kim Novak’ın James Stewart’a dediği gibi: Kapıdan tek başına çıkan yürüyüşe, iki kişi çıkan bir yerlere gider.