29 Ocak 2011 Cumartesi

Yalnız yaşayan bir adamın evine

Yalnız yaşayan adamın evine bir kadın geldi.
Tencereler kapaklarını birbirine çarparak, “Yaşasın, mercimek yemeğinden kurtulduk, artık içimizde harika yemekler pişecek” diye bağırdı.
Yemek masası, “Tanrım, uzun zaman üzerime beyaz keten örtü serilecek, özlediğim kumaş peçeteler çekmecelerden çıkarılacak” diyerek sevinçten ağladı.
Halılar bayram etti: “Üzerimize yumuşak ayaklar basacak.”
Çamaşırlık, “Oh, nihayet tenime ipek kadın çamaşırı dokunacak” dedi.
Çamaşır makinesi “Tanrım çok şükür, dantelli iç çamaşırlarını çevireceğim artık” diye sevindi.
“Üstümüze kekik serpilecek, limon dilimleri ile süsleneceğiz, zeytinyağı ile yıkanacağız” diye şölen yaptı tabaktaki zeytinler.
“Süs niyetine duruyorduk. En nihayet aşuremize kavuşacağız” diyerek şen bir kahkaha attı aşurelikler.
“Yıllar üstüne yakılacağız” diye çıtırdadı mumlar.
Boş peçetelik, “Ben de yeniden peçete yüzü göreceğim” diye hıçkırdı.
Bahçedeki masalar, “Muştular olsun, hepimiz silinip temizleneceğiz” diye el çırptı.
Vazolar: Her yer mis kokacak
Dolaplar gümbürdedi: “Bizi unutmayın, biz de örümcek ağlarından kurtulacağız.”
Aynalar, “Asık suratından bıkmıştık, artık güzel bir yüz de göreceğiz” diye fısıldadı.
Boş ve tozlu vazolar, “İçimiz çiçeklerle dolacak, her yer mis gibi kokacak” dedi.
Şömine, “Bu güzel kadın her gece benden bir kor çalıp kuru zeytin yapraklarıyla tütsüler yakacak...Tütsüyü tüm sevdiklerinin başının üzerinde dolaştırırken güzel dilekler mırıldanacak...Ateşimde kestane pişirecek...Portakal,elma kabuğu yakacak..Benim kadar o da bu evi ısıtacak. Ben de alevlerimle onun pembe yanaklarını daha da renklendireceğim, ne güzel” diyerek koroya katıldı.
Yatak, “Artık gıcırdayabileceğim” diye kıkırdadı.
Geceler “Yalnızlıktan kurtulduk” dedi.
Takvimde, küçük kareler içine hapsolmuş günler fırlayıp ortalığa dağıldı, “Bundan sonra hoş geçeceğiz” diye haykırarak horon tepti.
Adam “Sonum geldi” dedi.
Kadın gülümsedi, “Başlangıcın geldi” dedi.
Yaşlı dut ağacı son sözü söyledi: “Ne son, ne başlangıç. Sadece devam, devam, devam...”

21 Ocak 2011 Cuma

Mesai ve mutluluk

Mutluluk iş saatleri dışına has bir duygudur. Batı’da mutluluk konusunda son zamanlarda yapılan araştırmaların ortaya çıkardığı en önemli bulgulardan biri bu.
Harvard Üniversitesi eski başkanlarından Derek Bok kısa bir zaman önce piyasaya çıkan Politics of Happiness (Mutluluk Politikaları) adlı kitabında bu olguyu şöyle özetliyor:
“Gün içinde insanlara zevk veren aktivitelerin hemen hemen hepsi mesai dışında cereyan ediyor. Seks yapmak, aile ile birlikte olmak, arkadaşlarla buluşmak gibi. İşe gidip gelmek dahil, günün daha az zevkli olan saatleri ise insanın işi ile ilişkili olanlardır.”
Katılıyor musunuz?
Aldıkları maaşı çalışmadan onlara verseniz kaç kişi işe gider?
Kaç kişi sabahleyin uyanmak istemediği bir saatte uyanıp, yapmak istemediği bir yolculuktan sonra bulunmak istemediği bir ortamda muhtemelen sevmediği insanlarla, hoşlanmadığı bir uğraşa gününün üçte birini hasreder?
İstisnalar dışında, mesai sevdiğiniz şeyleri finanse edebilmek için sevmediğiniz şeyleri yapmaktır. On altı saat özgür olabilmek için sekiz saat zindanda yapmaktır.
Sadece sevilerek yapılan iş mesai değildir. Sevilerek yapılan iş eğlencedir, oyundur. Vermek değil almaktır. Mahkûmiyet değil özgürlüktür. Daraltmaz, genişletir. Kapatmaz, açar.
Ama işini seven, işsiz bir hayat düşünmeyen kaç kişi var?
Araştırmalar mutluluğun mesai dışı bir olgu olduğunu gösterdiğine göre, herhalde çok az kişi.
“İnsanlar çalışmak zorunda oldukları için mutsuzdurlar” demek istiyor da diyemiyor mu araştırmalar?
İşsiz hayatın düşünülemeyeceği bir çağda yaşıyoruz. Ama bu, iş denilen şeyin insanların yanlış yolda olduğunun en büyük kanıtlarından biri olduğu gerçeğini değiştirmez.
İnsandan başka hiçbir yaratık çalışmıyor. Onun için bütün hayvanlar insanlardan mutludur veya insanlar bıraksa, olacaklar. Ama gene de bizden mutludurlar. İnanmazsanız serçeleri, sığırcıkları, kargaları, kırlangıçları izleyin.
İnsan “Ben bütün yaratıklardan akıllıyım” diyor. Acaba doğru mu?
Uzağa gitmeye gerek yok. Evin kedisine bakın. O bütün gün oynarken, uyurken, kuşların, kertenkelelerin peşinden koşarken biz ona bakmak için çalışıyoruz. Kedinden akıllı olsaydık biz otururduk, o bize bakardı.
Akıllı bir yaratık hiçbir şey yapmamak dururken iş diye bir şey çıkartır mı?
Bazı şeyler icat edildikten sonra yok edilemez. İş bu şeylerden biridir. Kırılan bir şişe nasıl kırılmamış haline geri döndürülemezse işin olmadığı zamanlara geri dönülemez. Onun için ne yapın yapın sevdiğiniz bir işle uğraşın. Siz o şansı kaçırdınızsa çocuklarınızı sevdikleri şeylere yöneltin. Bu belki de onlara yapabileceğiniz en büyük iyiliktir.
Onlara deyin ki: “Sizi en çok ne çekiyorsa, gücünüzü ve gayretlerinizi ona yoğunlaştırın. Bu çekim bir ihtiyaçtan doğar. Hayat-amacınıza işaret eden eldir. Hayatın mutlu olmanız için izlemenizi istediği yoldur.”

5 Ocak 2011 Çarşamba

Yazarın tatili

Ozanköy
Muhtemelen farkında değilsiniz ama geçen yılın son haftasında izin yaptım ve yazı yazmadım.
Bu bir tatil mi idi? Bir anlamda evet, bir anlamda hayır.
Yazı yazmamak eğer tatil ise, tatil yaptım. Ama tatil yazı düşünmemek, yazılarıma konu olan bir sürü kişi, olay ve düşünceye kapıyı kapatmak, not tutmamak ise, hayır.
Normal hayatımda beni durmadan arkamdan iten görülmez bir el, azarlayan bir ses var. Elin de sesin de sahibi benim aslında; kendimi iten, kulağımı çeken ikinci bir ben. Bu ben bana hiç aman vermiyor.
Eğer hayatıma bir amaç seçmek durumunda olsaydım, Montaigne gibi hür ve tembel olmak isterdim. Ama seçemediğim için zoraki çalışkan bir insanım. Ancak, tatillerde iyice şirretleşen ikinci benin gözünde tedavisi mümkün olmayan bir tembel ve kaytarıcıyım. Onun için beni devamlı işe koşuyor. “Tembellere tatil yok” diyor. “Çalış!”

Tatil yapmadığım zamanlarda, ertesi gün yazım olsun olmasın, devamlı yazı düşünürüm. Aklımda yazılar yazarım. Hemen hemen her şeye “acaba bundan ilginç bir yazı çıkar mı” diye bakarım. İnsanları o kulakla dinlerim. Satın aldığım kitaplardan, CD’lerden, DVD’lerden zeytinden yağ çıkarır gibi yazı çıkarmaya çalışırım. Akıllı ve bilgili bir kadın olan sevgilimle konuşurken bile beynimin bir kuytusunda rahlesini kurmuş olan ebedi kâtip not almaya devam eder.
Çoğu zaman birisiyle konuşurken veya bir toplulukta konuşmaları dinler gibi görünürüm ama aklım uzaklardadır ve hiçbir şey duymuyorum. Duymuş olduğum bir kelimenin veya cümlenin atına binmiş uzaklarda bir yerlerde cümlelerle cirit oynuyorum. Sonra benimle konuşan kişinin gözlerinden onu dinlemiyor olduğumu anladığını fark ederek geri dönüyorum. Hiç olmazsa bir süre.
Benim için yazar olmak karşılaştığım, okuduğum, gördüğüm her şey karşısında şu soruyu sormaktır: Yazacak olsam bunu nasıl yazardım?

Dün mesela. Ara sıra yağmur bırakan kurşuni sakin bulutlar altında Büyükkonuk’tan geri dönüyordum. Bir köyden girerken ileride, metruk kilisenin arkasındaki gökyüzünde sürü halinde uçan kuşlar gördüm. Nasıl becerdiklerini bilmediğim bir aynı anda ve beraberlik içinde bir süre, kısa bir mesafe, batıya doğru uçuyorlar sonra dönüp ters istikamete kanat çırpıyorlardı. Geri dönüşün farkına varmayan bazıları biraz daha batıya uçtuktan sonra sürünün onları arkada bıraktığını fark ediyorlar, hızlı kanat çırpışlarıyla aileye katılıyorlardı. Yaklaşınca güvercin olduklarını gördüm. Hayatlarında hiç köşe yazısı yazmamış bir sürü güvercin, belki 40 tane vardılar, sırf uçabilmenin keyfini çıkarmak amacıyla bulutların arasından sıyrılıp bir an üzerlerine vuran güneşin altında dönüp duruyordu. Aldıkları hazzı hissetmemek mümkün değildi.
Metruk kilise, ıslak asfalt, bazıları sürülü bazıları nadasa bırakılmış yeşil tarlalar, suya doymaya başlayan keçiboynuzları, zeytinler, çitlemitler, köşeyi dönen eski arabaya sıkışmış beş çocuklu göçmen aile, kokulu eşsiz hava... Nasıl yazıyla canlandırılır bunlar?
Yazmak biraz imkânsızı denemektir.
Bazen merak ediyorum, işi tamamen bıraksam, hiç yazı yazamasam normalleşir miyim diye. O kadar emin değilim. Farkına varmadan aklım yazı yazmaya devam eder diye düşünüyorum.
Uzun bir tekne yolculuğundan sonra yere indiğinizde toprakta da teknenin çalkalamalı kımıltısını hissedersiniz. Vücudunuz hâlâ teknedeymiş gibidir bir süre. Eğer iş tekne, yere inmek tatil ise, bende bu hâla teknede olma duygusu hiç geçmiyor ve galiba hiç geçmeyecek.