31 Aralık 2011 Cumartesi

İsa hiç güldü mü?

İsa’nın hiç gülmediği söylenir. Bu doğru olabilir mi? Neden hiç gülmedi acaba?
Belki ona yüklenen görev çok ağır olduğu için. Belki Tanrı’ya o kadar yakın olmak mizaha yer bırakamayacak kadar ciddi bir şeydi.
Ne zaman ve nasıl öleceğini bilmek idam mahkûmu olmaya benzer. O da, herhangi bir suç işlememiş olmasına rağmen (iyi olmanın suç olmadığını farzedersek), ölüme mahkûmdu. İdam mahkûmları da gülmez.
Binlerce İsa heykeli, freski, ikonası, resmi falan var ama, hiçbirinde Hıristiyanların peygamberi gülmüyor. Hatta gülümsemiyor. Hepsinde, çarmıha gerilip çiviyle çakılarak ölüme terk edilmiş bir insanın ızdırabı veya başka herkesten gizli bir şeyi görüyor olmanın dingin ama hüzünlü huzuru var.
İncil’in Tanrı’sı güler ama onu güldüren neşe değil insanların halidir. Alay etmek, küçümsemek kahkahaları. Batı’da “Tanrı’yı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset” derler. O tür gülüşler.

Alaycı, küçük gören, kızgın bir Tanrı olduğu için mi acaba dünya olduğu gibi?
Eğer İsa hiç gülmediyse, hiç gülmeden yaşayıp ölen tek insan olabilir mi?
Ama hiç gülmemiş olsa bile sanıyorum gülümsüyordu. Onu sürekli tebessüm eden bir kişi olarak hayal edebiliyorum. Sahilde sürekli dalga sesi olması gibi onda da tebessüm vardı. Söylediklerini tebessüm etmeden söyleyebileceğini düşünemiyorum.
İnsandan doğan insan gülebilir ama “Tanrı’nın oğulu” için kısmet belki de sadece gözyaşıdır. Nitekim gözyaşı döktüğü, hüzünlü olduğu İncil’in birçok yerinde yazar hiçbir havarisi güldüğünden bahsetmez.

Yeryüzünde gülebilen tek yaratık insandır. Hayvanlar gülmez. Belki İsa da insan üstü veya insan kılığında bir başka canlı olduğu için hiç gülmedi. “Tam” insan değildi. Ama susuzluğu, yalnızlığı, umutsuzluğu ve çaresizliği ve ölümü tattığına göre kahkahayı tanımaması mümkün değildi. Belki senin benim gibi gülmeye muktedirdi de gülecek bir şey göremedi. Belki dünyayı inanılmaz derecede hüzünlü, insanlığı ümitsiz buldu. Onun için “hüzünlerin adamı” oldu.
Kiliseler de pek espri ve kahkaha yeri değil, belki oraları da “hüzünlerin yeri.” Camiler ve sinagoglar daha mı farklı?
İsa’nın doğum günü olan Noel ve Yeni Yıl düşündürttü bana bunları.
Yeni yılınız kutlu olsun.

30 Aralık 2011 Cuma

Dünya dükkân, hayat alışveriş kuyruğu

Ozanköy
Çağlayı işten attılar. Birkaç gün önce öğrendim. Kullandığım bir üründe sorun çıktığında ona telefon ederdim. Geçen gün aradığımda “Ben artık orada çalışmıyorum ama birisini arayacağım, sorununuzu halledecek” dedi.
Yeni anne olmuştu. O nedenle ayrıldı sandım. Ama hayır. Ayrılmamış. Çıkarmışlar. İşten durdurulan yedi kişiden biri imiş.
Keyfim kaçtı.
Çağla Türkiye’nin en kârlı şirketlerinden birinin KKTC bölümünde çalışıyordu. Geçen sene KKTC’nin vergi şampiyonu olmuşlardı. Bu sene, herhalde, gene olacaklardı.
O halde işten çıkarmalar şirket para kaybediyor diye değildi. Tam tersine. Şirket daha çok para kazansın, masrafı daha az, kârı daha çok görünsün diye idi. Zararı azaltmak değil kârı artırmaktı yöneticilerin amacı; sen yeme ben yiyeyim.

“Açgözlülük iyidir” felsefesinin icat edildiği ülke olan ABD’deki adı ile “down-sizing” yapılıyordu. “Ölçü küçültmesi”.
Yani, masrafları kısıp kârı artırmak için çalışanları, ehliyet ve sadakate bakmayarak, giyotine yollamak.
Kâr eden bir şirket işçi çıkardığında hesaplamadığı şeylerden biri geriye kalan çalışanların morali ve bunun şirketin performansı üzerindeki etkisidir.
“Canla başla çalışıyorum ve şirketim para kazanıyor ama gene de işim güvende değil. Lanet olsun böyle şirkete” demezler mi geride kalanlar?
Derler, muhtemelen, demesine de kimin umurunda?
Hissedarlar için kâr amacı bütün amaçların üstündedir.
Tamam da ne kadar kâr?
Olabildiği kadar çok. Her sene bir sene öncekinden fazla olmalı kâr, en azından. “Bu pratik olarak da matematik olarak da imkânsızdır” demeyin, boşuna nefes tüketmiş olursunuz.

Kâr söz konusu olduğunda, mantık değil açlık geçerlidir. İnsan paraya doymaz, onun için kâra da doymaz.
Yüz milyon dolar kâr ile doksan milyon veya yüz on milyon dolar kâr arasındaki fark nedir? Sanırım, bu soruyu soran hiçbir şey anlamamıştır.
İhtiyaçları sonsuz olan, gözü doymayan tek yaratıktır insan.
Dünyayı bir dükkân, hayatı bir alışveriş kuyruğu yapacak.
Kendine seçtiği misyon bu.
Çağla birisini aradı, o birisi beni aradı, sorunum çözüldü. Allah bilir, gelecek sene bu zamanlarda aramam gerekirse belki o da “Ben artık orada çalışmıyorum ama birisini arayacağım, sorununuzu halledecek” diyecek.

24 Aralık 2011 Cumartesi

Can sıkıntısı

Ozanköy

Canım sıkılıyor, aslında. Hayatımdaki en baskın gerçek bu, bu günlerde. Yazı yazıp kitap okumak dışında bir şey yaptığım yok. Bir de yürümek.
Kendime ne öğütlemeliyim? Ne yapmalıyım? Nereye gitmeliyim? Kimlerle olmalıyım? Hayatımı değiştirmeli miyim? Bunları düşünüp duruyorum.
Bugün yağmur yağdı. Nazik bir Akdeniz yağmuru. Damlalar penceremin önündeki dut ağacının üzerine düştü, sararmış yaprakları yere düşürdü. Yer yaprak dolu. Çok susadıktan sonra içilen su gibi bitkileri ferahlattığını hissediyorum yağmurun. Neredeyse tebessüm ediyorlar. Kahkaha atıyorlar, hatta. Bahçede her taraf yemyeşil. Papatyalar açtı. Nergisler açmaya başladı. Yakında siklamenler de açmaya başlar.
Dutun yaprakları dökülüyor, yenidünya çiçek açıyor. Saklım şeklinde, kahverengi beyaz çiçekler. Yanına yaklaşınca arı vızıltılarını duydum. Demetler arı kaynıyor. Arısız bir tane bulup burnumu içine soktum. Hoş, şaşırtıcı derecede ağır bir koku. Yenidünya çiçeğinden yapılmış parfüm var mı acaba?
Uzun, gizleyen ağaçlar, çiçekler, otlar, kuşlar, gece çıkan salyangozlar, yarasalar, baykuşlar, bulut ve yağmur ve denizin uzaktan gelen sesi... Bunların arasında rahatım. Yargılamıyorlar, yarışmıyorlar, istemiyorlar, tartışmıyorlar. Olduklarından başka bir şey olmak, değişmek gibi bir sorunları yok. “Sen de bizim gibi ol” diyorlar.

Dün sabah görüntüyü içerek yürürken otların arasında bir kıpırtı gördüm. Yaklaşınca serçeden biraz daha iri, karnı kahverengi benekli bir kuş gördüm. Bir kanadı kırık gibiydi. Uçamıyordu. Boyundan uzun otların arasında bir patika açarak uzaklaşmaya çalışıyordu. Eğilip onu avucuma almak istedim ama can havliyle kendini kesik dalların meydana getirdiği tepeciğin altına attı ve gözden kayboldu. Bir an orada durdum. Sonra onu orada, hayatla ölüm arasında, bırakıp gittim. Belki dalların altında birkaç gün geçirirse kanadı kendiliğinden düzelir. Uçar gider.
Öğleden sonra E.’ye gittim. Mobilyalar, resimler, ufak tefek şeylerle kalabalık küçük bir odada ben çay içtim, o şarap içti. Kapalı kapının arkasındaki radyodan piyano sesi geliyordu.
Gitmek üzere kalktığımda “Annemi görmek istiyor musun” diye sordu E. Annesi 104 yaşındaydı. Birkaç ay öncesine kadar oldukça hareketli olan kadın artık saatlerinin çoğunu yatakta geçiriyordu.
“Olur.”

O önde ben arkada merdivenleri çıktık. Oda kapısı açıktı. Beyaz çarşafların üstünde, beyaz bir yorganın altında, başı beyaz bir yastığın üzerinde, beyaz saçlı bir kadın yatıyordu. Düz, kısa saçları arkaya doğru taranmış ve bantla tutturulmuştu. Uslu, küçük bir kız çocuğuna benziyordu. E. eline dokununca gözlerini açtı. “Bak sana kimi getirdim, anne” dedi. “Onu hatırladın mı?”
“Bir gün size gelmiştik ve bahçeniz tamamen karlar altındaydı, bembeyazdı” dedi kadın gülümseyerek, tam açık olmayan göz kapaklarının arasından bana bakarak.
Bir an durdu. “How does one die?” diye sordu yavaş yavaş konuşarak. Kelimeler sanki diline ağır geliyordu. “Nasıl ölebilirim?” Yüzüme baktı. Benden cevap bekler gibi idi. Ona ölümün kapısını açacak bir büyü, bir anahtar vermemi bekliyordu sanki.
İnsan anı değil yorgunluk da biriktiriyor, yaşadıkça. Beyin unutarak yükünü hafifletiyor ama vücut yorgunluğu biriktir babam birikiyor. Gövde insanı taşırken insan gövdesini taşır hale geliyor.
Akşam trafiği kımıldanmaya başlarken, karanlıkta, acele etmeden eve döndüm.
Şu anda gece. Ve çok sessiz. Ateşin çıtırtıları var sadece, ısınınca çıtırdayan ahşap tavan ve mutfakta küçük buzul sesleri çıkartarak çalışan buzdolabı.

10 Aralık 2011 Cumartesi

Gene mi geldin?

Londra
Birlikte uyandık. Çekili panjurdan içeri sızan zayıf ışık, alçak, kurşuni bulutların şehrin üzerine çadır kurduğunu haber veriyordu.
Konuşmadan, gerinip yayılarak yatakta istediğimiz kadar kalma özgürlüğünün tadını çıkardık.
“Burada hiç kuş sesi yok” dedi.
Gözlüklerime uzandım. Saçma ama, nedense gözlüklerim gözümde olmadığı zaman iyi duymadığımı sanırım. Kulak verdim. Bahçeli evlerin, eski, uzun ağaçların bulunduğu, caddelerden uzakta bir sokakta idik ama kuş sesi duyulmuyordu.
“İstanbul’da olsaydık hiç olmazsa martıları duyardık” dedi.
Bir süre konuşmadı. Aklı gerilere, çocukluğuna gitti.
“Hiçbir yerde teyzemin evinin arkasındaki bahçedeki kadar kuş sesi duymadım” dedi.
Şehrin bir tepesinde, fındık ve meyve ağaçlarıyla dolu, Karadeniz’e bakan, bol yağmur alan bir bahçe. Bittiği yerde taş bir Rum evi var, artık içinde Rumların yaşamadığı.

Dört beş yaşlarındaydı. Yürüyerek teyzesinin evine giderdi. Kapıyı Fadime nine açardı. Ağzında hiç diş yok. Saçları incecik, incecik örgülü. Her bir örgünün ucuna değişik renkte basma ve pazen bez bağlanmış, kurdele şeklinde. Yemenisini açtığında görürdü.
Hep “Gene mi geldin?” diye sorardı.
“Evet.”
“Niye geldin? Seni davet eden oldu mu?”
“Burası benim teyzemin evi. Seni davet eden oldu mu?”
Fadime ninenin ona şaka yollu takıldığını bilirdi ama gene de bu sorgulamadan rahatsız olurdu.
Susuyor. Kim bilir aklından ne geçiyor. Fadime nine, teyzesi, ev, bahçe, kuşlar hepsi yok oldu.
Günler öğretmenin tahtaya yazdığı cümle veya formül gibi. O an için var. Çarçabuk siliniyor. Bir süre tahtada hâlâ belli belirsiz görünüyor, üzerine bir şey yazılıp o da silinince kayboluyor. Sonra bir gün, işte, sabahleyin uyanıyorsun ve karşında buluyorsun. Hafızanın süzgecinden geçip gelen her şeyin gerçek değil roman olduğunu bilerek.

Kahvaltından sonra evin yakınındaki küçük parkta dolaşıp hava alıyoruz. Anneler, çocuklar, köpekler... Tek başına oturan yaşlılar... Acelemiz yok. Metroyla şehir merkezine iniyoruz. Covent Garden’da dolaşıyoruz.
Karnımız acıkınca modern görünüşlü bir Hint lokantasından içeri giriyoruz. Masaların çoğu boş. Asık suratlı genç kız menüleri uzatıyor.
Yemeğini ısmarladıktan sonra kalkıp ellerini yıkamaya gidiyor. Palto, çanta, şapka ve kaşkolden bir yığın bırakıyor karşımdaki koltukta. Gözlerime izliyorum onu. Merdivenlerden iniyor. Yüzünde bir tebessüm var. Uzun zamandan beri beraber olmamıza rağmen güzelliği hâlâ beni şaşırtıyor. Sadece dış güzellik değil onunki. İçindeki güzelliğin aydınlattığı bir güzellik. Güzelliklerin en az bulunanı.
“Aşağıda iken yukarı çıktığımda aradan üç yüz yıl geçmiş olduğunu gördüğümü düşündüm” diyor geri dönünce. “Paltom, şapkam, kaşkolüm yok olmuş. Dışarıda uçan arabalar var.”
Belki her şeyden uzaklaşmak istediği için böyle düşünüyor.
Başka bir hayat yaşamayı aklından geçirmeyen biri var mı yeryüzünde?
“O bir şişe, ben içindeki su olsam” diye düşünüyorum. Ama ona bunu söylemiyorum.
Hesabı ödüyor. Kalkıyoruz, peynir almaya gidiyoruz.

3 Aralık 2011 Cumartesi

Kolay olacak

On yıl kadar önce idi. Kalp krizi geçirmiş, evde dinleniyordum. Bir gün bir arkadaşım aradı.
“Ablam reiki biliyor. İstersen seni ona götüreyim. İyi gelebilir” dedi.
Birkaç gün sonra, birlikte, ablasının Sarıyer’de babası ile birlikte yaşadığı eve gittik. Boğaz’a tepeden bakan iki katlı ev çardağı, çiçekleri, meyve ağaçları ve bostanı ile insana huzur veren bir yerdi. Çardağın altında çay içtik. O kadar sakin ve yavaştı, kaç yüz yıl öncesinin İstanbul’unda olabilirdik.
Abla hiç evlenememiş, orta yaşlarında bir kadındı. Beni evin ütü yapılan ve bahçedeki sebze ve otların kurutulduğu odaya çıkardı. Bir saat kadar reiki yaptı.
Kendimi çok daha iyi hissettim. Reiki’den mi, ortamın sükûnetinden mi, evden uzaklaşmış olmaktan mı, bilmiyorum. Belki her ikisinden.

Bir süre her hafta geldim. Sonra yaz geldi, işe geri dönme zamanı yaklaştı. Kendimi tedirgin hissetmeye başladım. Bunu anlamış olacak ki bir gün bana sakin olmamı söyledi. “Herkesle aranıza bir duvar olacak. Hayalinizde bir ev ve duvar görün. Duvar belinize kadar geliyor. Siz evle duvar arasındasınız. Her şey dışarıda oluyor.”
Ama hayatımı kazanmak için dışarı çıkmak zorundayım, dedim.
“Zor olur diye düşünürseniz zor olur. Kolay olacağını düşünün. O zaman kolay olacaktır.”
Çok basit görünen bu sözler aldığım hayat derslerinin en büyüklerinden biri oldu.
O zamanlar maaşım Üsküdar’daki HSBC şubesine yatıyordu. Şube kalabalık anayol üzerinde olduğu için hiçbir zaman önünde veya yanında park yeri bulamazdım. Başka arabaların hizasına veya uzaklarda bir yere park etmek zorunda kalırdım. Bu da beni illet ederdi. Yola stres içinde çıkar, sinir içinde geri dönerdim.

Bu defa “Kolay olacak” diye düşünerek yola çıktım. Bankanın tam kapısının önünde bir arabalık boş bir park yeri buldum. Ondan sonraki seferlerde hep kolay olacak diyerek yola çıktım ve, ya bankanın önünde ya da yanında boş yerler buldum. Bu dört beş defa devam etti. Sonra bir gün gene park yeri yoktu. Umursamadım.
Bankayı beş on metre geçince bir otopark tabelası gördüm. Köşeyi döndüm. Yirmi metre gittim. Boş otoparka girdim.
Otopark işareti hep ordaydı ama ben ters olduğum için aylarca onu görmemiştim.
O gün bu gündür, stresli veya zor durumlarla karşılaşmayı umduğum zamanlarda, havaalanı kuyruklarında, hastanede, köprüde, hep “Kolay olacak” diyorum ve hep kolay oluyor. Kolay olduğu için değil. “Kolay olacak” dedikten sonra, aklımı kolaya hazırladığım için, kolay da olsa zor da olsa bana kolay geldiği için.
Gözümüzde büyüttüğümüz şeyleri gözümüzde küçültebiliriz de. Negatif yerine pozitif enerji yaratmak elimizde.
Hayatı “olduğumuz gibi” gibi değil “olduğu gibi” görmek de.

17 Kasım 2011 Perşembe

Orman vasfını kaybetmiş toprak nasıl gene orman olur?

Suni gübrenin babası, John Bennet Lawes adlı bir İngilizdir. Asında Lawes için suni gübrenin amcası demek belki daha doğru olur. Çünkü bazı maddeleri toprağa katmanın verimi artırdığını ilk Justus von Leibig isimli bir Alman keşfetti. Ama Leibig ne buluşunun patentini aldı ne de ticari olarak geliştirdi.
Lawes ise Leibig’in önerdiği maddeleri (ezilmiş kemikti bunlar) kendi topraklarında kullanıp olumu sonuç alınca, 1841’de dünyanın ilk suni gübre fabrikasını kurarak çarçabuk zengin oldu.
Lawes’ın Londra’nın kuzeyindeki Hertforshire eyaletinde ailesinden kalan toprakları vardı. Burada bir laboratuvar kurdu ve toprak verimini yapay maddelerle artırmanın başka yöntemlerini de keşfetti.
Aynı yerde dünyanın ilk deneme çiftliğini kurdu. Arazisini iki parsele ayırdı. Birine beyaz şalgam diğerine buğday ekti. Parselleri 22 parçaya böldü ve her birinde yeni gübre bileşimleri kullandı.

Azot ve fosfatın faydalarını ortaya çıkardı ama bir sonuç bunlardan fazla ilgisini çekti: Azot bitkileri azdırıyordu. Ama azot kullanan tarlalarda bitki çeşitliliği azalıyordu. Azotla gübrelenmiş parsellerde sadece üç tür bitki büyürken gübrelenmemiş olanlarda yabani ot, baklagil, vesaire türünden elli bitki vardı.
Suni gübre verimi artırıyor, ama doğanın çeşitliliğini azaltıyordu.
Lawes başını kaşıyıp yeni bir deneye girişti.
1882’de, üzerinde buğday bulunan 2,000 metre karelik bir alanı çitlerle çevirtti ve doğal haline bıraktı.
Buğdaylar yeşerdi, sarardı ve yere döküldü. Bir sene sonra aynı şey oldu ama artık buğday toprağa gelen yabani otlar ve sarmaşıklarla rekabet halindeydi. Dört yıl sonra sadece üç sap buğday çıktı. Yabani
ot çeşitleri arttı, kır çiçekleri ve yabani
orkideler görüldü.
Beşinci yılda buğday tamamen yok oldu. Tarım başlamadan önce çevrede saltanat süren bitki örtüsü tarlaya yeniden
hükümran oldu.
On yıl geçtikten sonra bitki örtüsü daha da zenginleşti. Fındık, alıç, dişbudak, meşe fidanları boy gösterdi.

Romalılardan beri buğday ekimi için kullanılan toprak kendi halinde bırakıldıktan sonra doğal haline avdet etti, ormana dönüştü.
1915’te fındık, alıç, dişbudak ve meşeye on başka ağaç türü katıldı. 1938’de tarlanın çevresinde söğüt ağaçları belirdi. Daha sonra bunlar yerlerini Bektaşi üzümü ve porsuk ağaçlarına bırakmaya başladılar.
Lawes’in başlattığı deney devam ediyor. Ama sonuç çoktan belli: Toprak doğal haline bırakıldığında, kendiliğinden, tarımdan önceki haline avdet eder. Rüzgârın getirdiği, sellerin emanet ettiği, kuşların bıraktığı, hayvan postuna takılıp seyahat eden tohumlar; suların berrak ve temiz aktığı, havanın baldan tatlı koktuğu cenneti geri getirir.
Orman vasfını kaybetmiş hazine arazileri veya 2B konusunun yeniden gündeme gelmesi aklıma getirdi bunları.
Nasıl saçı kesilen insan, insan olma vasfını kaybetmezse, ağaçları kesilen, yakılan orman da orman olma vasfını kaybetmez.
Yapılacak en iyi şey, satmak değil, Lawes’in yaptığı gibi, hiçbir şey yapmamaktır.

12 Kasım 2011 Cumartesi

Rüyaların imal edildiği yer

“Pencereden bakınca baraj kapaklarını açmış olduklarını gördüm” diye anlattı.
“Önümden nehir gibi su akıyordu. Suyun kenarından aslanlar, filler, gergedanlar, maymunlar, ceylanlar, zürafalar geçiyordu. Kedi hayvanları görünce heyecanlandı. Kucağımdan ağaca atladı ve kayboldu. Akan su pencerenin pervazını ıslatmaya başladı. Eve su dolacak, dedim. Annem merak etme, ne yaptıklarını biliyorlar dedi. Bir bez al pervazı sil. Dışarı çıkıp kediyi bulmalıyım, onu parçalayacaklar diye düşündüm.”
Günümüz, çoğu zaman, bana gördüğü rüyayı anlatmasıyla başlardı. Hemen hemen her gece rüya görürdü. Rüyaları beni şaşırtacak kadar uzun ve ayrıntılıydı. “Geceleyin ikinci bir hayat yaşıyorsun sen” derdim ona.
Rüyalarını dinlemekten ne kadar zevk aldığımı bilirdi. Bu nedenle, başlangıçta bazen, “Acaba beni eğlendirmek için uyduruyor mu” diye düşünürdüm. Artık düşünmüyorum. Bir defasında, birkaç hafta sonra ona bir rüyasını hatırlattığımda ilk anlattığı gibi anlattı. Uydurmadığını bundan anladım.
Hafızanın doğru ile doğru olmayanı hatırlama gücü eşit değildir. İnsanlar doğru söylemediklerinde, genellikle, üstünden biraz zaman geçtikten sonra uydurduklarını ayrıntılarıyla hatırlamazlar. Daha değişik anlatırlar. Hafıza, nedense, gerçeği hatırlar ama uydurulanları o kadar iyi hatırlamaz. Polisler bunu bildikleri içindir ki suçlulara tekrar tekrar aynı soruları sorarlar. Doğruyu mu söylüyor yoksa yalan mı söylüyor, anlamak için.
Yataktan kalktı ve perdeyi çekti. Çerçeveyi bir ağaç doldurdu. Apartman binalarla çevrili idi ama bu yalnız ağaç tam pencerenin önünde durarak yeşil bir yerde olduğu izlenimi veriyordu insana.
Aynanın önünde saçlarını taramaya başladı.
“Sence ne anlama geliyor?” diye sordu. “Bence hiçbir anlama gelmiyor.”
“Bence bu rüya sana ait değil” dedim.
“Ne demek istiyorsun?”
“Rüyaların imal edildiği bir yer var. Herkese o gece göreceği rüyayı getiriyorlar. O gece bazı kuryeler sarhoş olmuş. Sana yanlışlıkla başkasının rüyasını bırakmışlar.” Bilmiyorum farkında mısınız. Rüya görmeye uyanıkken başlar insan. Rüya, köprü gibi, insanı uyanıklıktan uykuya götürür. Dikkat ederseniz farkına varacaksınız.
Uykuya yaklaştıkça düşüncelerimizi meydana getiren resimler ve kelimeler kontrolden çıkar, şekil değiştirir, her biri bir yana dağılır. Kitaplıktan düşen bir sözlüğün açılıp içindeki harflerin, halının üzerine dağıldığını düşünün. Rüyalar bu harflerin yeniden bir araya gelmesi, uyanıklıkta var olmayan kelimeler meydana getirmesidir.
Esrarengiz uyku dilinin kelimeleri, hem anladığımız, hem anlamadığımız...
Ondan ayrı olduğum günlerde en çok özlediğim şeylerden biri rüyalarıdır.

11 Kasım 2011 Cuma

Şehirlerarası yemek tarif servisi

Ozanköy
Şehirlerarası yemek tarif servisi mi, diye sordum? “Evet” dedi telefona çıkan kadın. “Bekâr erkeklere telefonda yemek tarifleri veriyoruz. Çok küçük bir ücrete” Güldü. “Para kazanmak için her fırsattan faydalanmalıyım artık.”
Tamam, dedim. Borcuma ilave et.
“Bugün ne pişirmeyi düşünüyorsun?”
Bahçede artık küçük bir bostan vardı. Karpuz, kavun, biber, domates, salatalık, nane, maydanoz ve bir sıra mor beyaz patlıcan.
Büyümelerini hayretle izliyorum. Pazardan alındıklarında kalem gibi ince ve ufaktılar veya tohum olarak ekildiler. Gözlerimin önünde küçük bir mucize meydana geldi. Yıllardır, sadece manavlarda gördüğüm sebzeler, kararlı ve emin bir biçimde büyüdü, çiçek açtı ve süratle ürün vermeye başladı.

Birkaç günde bir koparttığım salatalık ve biberler çoktan unuttuğum, taze, yumuşak ve kokulu tatları geri getiriyor. Mor beyaz patlıcanlarım oldu.
Bugün patlıcan karnıyarık yapacağım, dedim. İlk defa.
“Patlıcanları pijama şeklinde soy” dedi telefondaki ses. “Isınmış yağda kızart. Sonra cerrah titizliği ile tek yüzünü hastanın karnını açar gibi dikey aç. İki başını bırak. Bir başka tavaya da kıymayı koy, üç soğan (soğanı ikiye böl, yarım ay şekline üstten kes), bir iki yeşil biber, iki üç domates, karabiber, tuz, baharat. Kıyma pişince karnıyarığın içine doldur. Sonra dolu patlıcanları yayvan tencereye koy. Üstlerine birer halka domates koy. Maydanoz koy. En üstüne yarım su bardağı sıcak su koy. Çok kısık ateşte on 15 dakika pişir. Çok kolay.”
Üff, dedim. Hep böyle söylüyorsun. Çok karışık. Sen gelip yapsana.
Güldü. “Evlendirme servisimiz de var” dedi. “Telefonda güzel patlıcan karnıyarık tarifi yapan, kumral, ela gözlü, beyaz tenli, bir elli sekiz boyunda bir kadın var. Şu anda seninle konuşuyor. Onunla evlenmeni tavsiye ediyoruz.”

Ondan aldığım yemek tariflerini yazıp bir dosyada saklıyorum. Bahçeye çıkıp patlıcan topladım. Dediği tarife uyup pişirdim. Soğumasını bekledim ve oturup yedim. Telefon çaldı.
“Nasıl oldu yemeğin?” diye sordu.
Dediğin her şeyi yaptım, ama, seninki kadar lezzetli olmadı, dedim. Hiçbir zaman yemeklerim seninkiler kadar lezzetli olmuyor. Nedenini keşfettim. Öğrenmek istiyor musun? Tek başına yendikleri için. Yani lezzetsiz olmalarının lezzetle ilgisi yok. Yalnız yaşamanın en kötü tarafı tek başına yemek yemek.
“Evlendirme servisimiz dokuz ile beş arasında açıktır” dedi. “Mesai saatleri dışında ararsan mesaj bırak. Sana geri döneceğiz.”
Ve hain bir kahkahayla telefonu kapattı.
Balkona çıktım. Cinsini bilmediğim bir arı, pergolayı kaplayan yaseminde, bir çiçekten diğerine dolaşıyordu. Başı bazı çiçeklerin içinde diğerlerinden daha uzun zaman kalıyordu. Bir ara önüne pembe bir zakkum çiçeği çıktı. Ona yüz vermeyerek beyaz yaseminlere döndü. Sonra arılığına başka yerlerde devam etmek üzere gözümden kayboldu.
Yalnız yemek yemekle bir sorunu varmış gibi görünmüyordu.

10 Kasım 2011 Perşembe

Kırmızı devden önce tufan

Dünyanın 4,5 milyar yıl yaşında olduğu tahmin ediliyor. Kalan ömrü muhtemelen yedi milyar civarındadır.
Dünyanın ömrünü belirleyen, bütün canlıların enerjisiyle beslendiği güneştir. Güneş yedi-sekiz milyar yıl sonra soğumaya başlayacak ve “kırmızı dev” diye tarif edilen bir yıldız haline gelecek.
Bu süreçte dünya üzerinde yaşanılmaz bir şekilde ısınacak. Okyanuslar kaynayıp uçacak. Dünya, başlangıçta olduğu gibi, erimiş bir top haline gelecek. Çevresi dünyayı yutacak biçimde genişleyecek olan güneşin içinde kaybolacak. Yoktan var olduğu gibi, vardan yok olacak.
Aklımızın kavrayamayacağı kadar çok vaktimiz var daha, kâinatın bu bahçesinde.
Ama “Yaşadığımız yerlere iyi bakmalıyız, her şeyi idareli kullanmalıyız, çünkü bu topraklarda daha milyarlarca yıl yaşayacağız” şeklinde düşünen bir tek kişi var mı?

Milyarlarca yılı bir tarafa bırakın. “Türkiye’ye iyi bakmalıyız, her şeyi idareli kullanmalıyız, çünkü bu topraklarda en az bin yıl daha yaşamalıyız” diyen biliyor musunuz?
Vardır ama sayıları, herhalde, Meclis’te bir milletvekili çıkartacak kadar değil.
Başbakan’ın vizyonu 2023’ten ilerisine uzanmıyor. O tarihte Türkiye dünyanın ilk on ekonomisi arasına girecekmiş. Sonra ne olacak? O amaca ulaşmak için ne kadar kaynak harcanacak, kaç bitki ve hayvan türü yok olacak, ne kadar pislik yaratılacak, geriye ne kalacak?
İnsan sonsuz kâinatta, kısa vadeli, “benden sonra tufan” bir yaratıktır.
“Sınırsız büyüme” hastalığı çekiyor. Bu bir Batı hastalığıdır. Bilimsel gelişmenin getirdiği buluşlar ve ekonomik faaliyetin birleşmesinden meydana gelen ilginç bir hastalıktır bu. Hastalığı taşıyana değil çevresine zarar verir.

Bugünlerde sınırsız kalkınma hastalığını en ağır şekli ile Çin, Brezilya, Arjantin, Türkiye gibi ülkeler geçiriyor.
Oysa sınırsız büyüme yoktur. Sınırsız büyüyeceğim deyip, sınırlı kaynakları, sınır tanımayan bir hızla tüketmek vardır.
Gerçek kabul edilen ama yalan olan inançlar egemen hayatımızda ve globalleşme ile birlikte bunlar bütün dünyaya egemen oldu.
İnsan hayatını, kendini dünyaya göre değil dünyayı kendine göre ayarlamak üzerine kurdu. Öğrendikçe yıkıcılığı artıyor.
James Watt buhardan güç elde edince her şey daha hızlı ve kolay olmaya başladı. Kol gücünün yerini makineler almaya başladı. Bugün elinizde yeteri kadar testere makinesi ve buldozer olsun Türkiye’nin bütün ormanlarını birkaç ayda kesebilirsiniz.
Ama, bir şeyi yapmaya muktedir olmak ille de o şeyi yapmak gerektiği anlamına gelmez. Bunu da anlamıyoruz. Onun için bu bahçede günlerimiz sayılıdır.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Kurtarmasına kurtarayım da...

Gün doğmadan önceki o saatleri dün gibi hatırlıyorum. Sabaha yakındı. Ankara’da, Başbakanlığın önündeki merdivenlerde bekleşen gazeteci gurubu arasındaydım. Önce Amerikan Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in özel temsilcisi Joseph Sisco koşarak indi merdivenlerden, ağır gövdesinden beklenmeyen bir süratle. Hiçbir şey söylemeden Amerikan Büyükelçiliği’nin bekleyen arabasına bindi ve hızla ayrıldı. Saniyeler sonra korumalarına Başbakan’ın dışarı çıkmakta olduğunu haber veren ziller çaldı. Başbakan Bülent Ecevit koşar adımlarla merdivenlerden indi ve o da bize konuşmadan arabasına bindi. Araba burnunu Çankaya istikametine çevirdi, sonra sağa döndü.
“Genelkurmay’a gidiyor” diye bağırdı bir gazeteci ve herkes o tarafa doğru koşmaya başladı. Olduğum yerde, Başbakanlığın merdivenlerinde kaldım. Yanı başımda Ecevit’in ardından merdivenlerden inen danışmanı Ahmet Yücekök duruyordu. Az önce gazeteci ve polis kaynayan yerde ikimizden başka kimse kalmamıştı.
Yücekök’ün yüzü bembeyazdı ve burnundan soluyordu.
“Ne oluyor?” diye sordum.
“Çıkıyoruz” dedi.
“Nereye?” dedim, herhalde hayatımda sorduğum en aptalca soruyu sorarak.
“Nereye olacak?” dedi Yücekök.
Koşarak (o zamanlar hem Ecevit hem de ben koşabiliyorduk) Büyük Ankara Otel’ine gittim. Otelde uyuyanlar arasında bir sürü yabancı gazeteci vardı. Bunlardan biri o zamanlar muhabirliğini yaptığım BBC’nin Londra’dan yolladığı haberci idi. Asansörle bulunduğu kata çıkıp odasının kapısını yumrukladım. Pijamalarının içerisinde kapıyı açıp uykulu gözlerle yüzüme baktı. “Hemen Londra’ya telefon yazdır” dedim. “Türkiye adaya çıkıyor.”
Muhabir bir süre düşündükten sonra yüzüme baktı. “Yapamam” dedi. “Savaş çıkmadan savaş çıkıyor diye haber veremem. Çıkartma olmazsa beni işten atarlar.” “Olacak. Telefonu bağlat haberi ben vereyim.” “Olmaz. Ben Londra’yı arayıp hazırlıklı olmalarını söyleyeceğim.”
Boş koridorda açık bekleyen asansöre binip aşağıya indim ve yavaş yavaş geri, Başbakanlığa doğru yürümeye başladım. Sokaklar bomboştu. Gün ağarıyordu. Hayatımın en büyük haberini yakalamıştım ama haybeye gitmişti. Ama umurumda değildi. Mutluydum. Başımı mavi temmuz gökyüzüne çevirdim, Kıbrıs’ı bombalamak üzere kalkacak uçaklar Ankara’nın üzerinden uçup adaya öyle gidecekmiş gibi.
Başbakanlığın önünde Ecevit kalabalık bir haberci gurubuna çıkartmanın başladığını açıklıyordu. Yaklaştım. Bir ara göz göze geldik. Gözlerinin içi gülüyordu. Gözleri ile bana “senin adanı kurtarmaya gidiyorum” dedi. Ortalık aydınlandı. Ecevit ayrıldı, haberciler bürolarına doğru yola koyuldular. Başında tablası bir simitçi geçiyordu. Dışişleri Bakanlığı’nın birinci kat pencerelerinden biri açıldı. Biri simitçiye para attı. “Bana bir simit.” Başımı kaldırdım. Dışişleri Bakanı Güneş yüzünden eksik olmayan alaycı gülümseyişi ile pencereden sarkmış simitçinin kendine simit atmasını bekliyordu.
Aradan otuz yedi yıl geçti.
Son günlerde adada şöyle bir hikâye duydum. Kıbrıslı Türkler İsmet İnönü’ye gidip “Paşam, bizi kurtar!” diye yalvarmışlar. İnönü, uzun bir sessizlikten sonra, “Kurtarmasına kurtarayım da” demiş, “Ondan sonra bizden sizi kim kurtaracak?”
“Acaba öyle mi dedi” diye düşünmeye başladım, Kıbrıslı Türkler ve Rum liderler sonu gelmeyen görüşmelerinin sonuncusu için New York’ta toplanırken. Bence şöyle demiştir: “Kurtarmasına kurtarayım da, ondan sonra bizi sizden kim kurtaracak?”

29 Ekim 2011 Cumartesi

Camlar ve kuşlar

Ozanköy
Bu sabah mutfak kapısını açınca karşıma iki serçe çıktı. Evin saçaklarındaki yuvalarda yaşayan serçelerden, bunlar. Şömine bacasından aşağı düşmüşler, kapılar ve pencereler kapalı olduğu için kaçamamışlar. Beni görünce telaş içinde uçuşup kendilerini camlara vurmaya başladılar.
Camı görmüyorlardı. Camdan bakıldığında görülen manzarayı görüyorlardı: Yasemini, limon ağacını, akasyayı ve diğer kuşları.
Pencereleri açtım. Cikcikler içinde, art arda uçup gittiler. Mutfak bankosunun üzerinde, seramik bir saksının içinde, bahçedeki kuş yemliklerine koyduğum kenevir tohumları var. Baktım, ben yokken, bunların tadına bakmışlar. Tohumların kabukları duruyordu saksının çevresinde, titiz ve zevkli bir ev kadınının yemek masasına serpiştirdiği gül yaprakları gibi.
Kuşların camlarla sorunu var. Çünkü camı değil camda dış dünyanın aksini görürler, gökyüzünü, bulutları, ağaçları ve dosdoğru onlara doğru uçar. Cama çarpan kuş ya hemen ya da birkaç saat içinde beyin hasarından veya iç kanamadan ölür.

Bunu önlemenin en etkin yolu pencerelerin önüne ağ germektir.
Bir tahmine göre sadece ABD’de yılda 900 milyon kuş bu şekilde ölmekte.
Güney Amerika, Kuzey Amerika, Avrupa, Çin, Hindistan, Avustralya ve Afrika’nın her birinde yılda bu şekilde bir milyar kuş öldüğünü varsaysak bu yılda yedi milyar kuş eder.
Dünyada her an uçan, konan, oynayan, yem arayan, yuva yapan, çiftleşen 400 milyar kuş olduğunu okudum geçen gün bir kitapta. Eğer her yıl bunların yedi milyarı cam katliamına kurban giderse demek ki altmış seneden az bir zamanda dünyada hiç kuş kalmayabilir.
Tabii bu sakat bir hesap. Her yıl milyarlarca kuş ölüyorsa, milyarlarca da doğuyordur.
Ama gidişatın kuşların aleyhine olduğu kesin. Onları sadece camlar öldürmüyor.

Her yıl kediler tarafından avlanan kuş sayısı 500 milyon ile bir milyar arasında tahmin ediliyor. Böcek ve haşere ilaçlarından ölenlerin sayısının yetmiş milyonu aştığı hesaplanıyor.
İki yüz milyon kuş elektrik tellerine, altmış milyona yakın kuş arabalara, seksen bin kuş uçaklara çarparak ölüyor.
Bu verdiğim rakamlar Amerika Birleşik Devletleri’ne ait. Bütün dünyayı hesaplayacak olsak acaba rakam ne olur?
Uzun vadede kuşlar için en büyük tehlike bütün bunlar değil yaşam alanlarının yok olmasıdır. Bu yüzden birçok kuş nesli tamamen yok oldu, birçoğu da tehlike içinde.
Altmış yılda hiç kuş kalmayacak hesabı abartılı belki ama ne kadar abartılı acaba?
Bazen Beşparmaklar’da dolaşırken ne kadar az kuş olduğu beni şaşırtır. Durup kulak veririm ama hiçbir ses duymam. Ne bir kanat çırpışı, ne bir ötüş. Büyük bir sessizlik.
Bazen birkaç sıska keklik ve yabani güvercin kaçar. Daireler çizen birkaç şahin ve kartal görürüm. Kırlangıç bile yok, diye hayıflanırım. Çocukluğumda burada uçan kuş sürüleri, kayalardaki kartal yuvaları ne oldu?
Eğer kuşlar tamamen kaybolursa geride bıraktıkları sessizlik dayanılmaz olacak.

22 Ekim 2011 Cumartesi

Eğer cennet varsa kapısına vardığımda...

Dünyanın en usta klasik piyanistlerinden Mitsuoko Uchida, Financial Times’a konuşuyor:
“Eğer cennet varsa ve kapısına vardığımda bana ‘nesin’ diye sorarlarsa Hıristiyan değilim ‘Müzisyen’ diyeceğim” diyor. İyi fikir. Bana sorarlarsa, ki benim sorgulanmam herhalde cehennemin kapısında olacaktır, ben de “Gazeteci” diyeceğim.
Nasıl bir gazeteci diye sorarlarsa da şöyle diyeceğim: Diğerleri Türkiyelileri değil Türkiye’yi kurtarmaya çalışıyorlardı. Ben onlardan değildim.
Bazıları için tekrar olacak ama öykümü özetlemeliyim: Rumlar tarafından pasaportum iptal edilip adadan kovulduğum için Ankara’da fakülteyi bitirdikten sonra Kıbrıs’a dönemedim. Diplomat olacakken tesadüfen gazeteci oldum.
Ama “Her tesadüf bir randevudur.” Benim randevum Daily News gazetesinde Nick Ludington ile idi. Gazeteci olmak isteyen herhangi bir insanın karşılaşabileceği en iyi öğretmendi Nick. Öğrenilmesi gereken her şeyi bana öğretti. İnsanın böyle ustalara borcu hiçbir zaman ödenemez.
Şanslı olduğum bir ikinci şey daha vardı. İngilizce biliyordum. Bu da bana kendimi açık ve yalın ifade etme yeteneği verdi. Az bilinen gerçeklerden biri, nasıl düşündüğümüz ve kendimizi ifade ettiğimizin dilimizle yakından ilgili olduğudur.
Sonunda gazeteci olmam daha iyi oldu. İyi bir diplomat olamayacak kadar dik başlı ve otoriteye saygısızım. Hak hukuk beni çıkardan daha çok ilgilendiriyor, insanlar da ülkelerden.

Bu nedenle Türkiye’nin değil, Türklerin tarafında oldum hep ve Kürtlerin ve Alevilerin ve azınlıkların...
Hükümetlerin değil hükmedilenlerin gazetecisi olmaya çalıştım. Bir işe yaradı mı? Yarasın, yaramasın. İnsan elinden gelenden fazlasını yapamaz. Balık bilmezse...
İyi müzisyenle kötüsü nasıl ayırt edilir, diye soruyor Financial Times.
“Gerçekten önemli olan insanın müziği kendinde fazla sevmesidir” diyor Uchida.
“Söyleyecek bir şeyiniz varsa, başarı arkadan gelir. Bazı insanlara başarı söyleyecek çok az şeyleri olmasına rağmen geliyor. Hayatta bir gelişigüzellik var ve bunu da kabul etmek durumundayız.”
İnsan gazeteciliği kendinden fazla sevebilir mi? Sanmam. Gazetecilik mükemmel yapılması mümkün olmayan bir iştir ve yazı hiçbir zaman müziğe ulaşamaz.
Uchida kendi işinin de mükemmel yapılamayacağını söylüyor. “Mükemmeliyet diye bir şey yok” diyor. “İnsan çalışır ve eğer şanslı ise her gün yeni bir şey keşfeder.” Ama bunu mütevazı olduğu için söylediğini sanıyorum. Onu birkaç defa mükemmel parçaları mükemmel çalarken izledim.
Aslında, diplomat veya gazeteci, benim ana mesleğim değişmeyecekti: Öğrenmek. Sırf, kolay bir meslek olduğu, bana çok boş vakit bırakacağı için (veya o zaman, bırakacağını sandığım için) diplomat olmak istemiştim. Kissinger olmak için değil.
Doyumsuz bir öğrenme iştahına sahibim. Bunun için bu köşede konudan konuya atlıyorum. Bugün hiperaktivite ve dikkat bozukluğu, yarın Freud’un kokainmanlığı, öbür gün depresyon, daha sonra köpeklerle ilgili son bilimsel araştırmalar...
Köpeklerden açılmışken... Köpeklerin koku alma yeteneğinin insanlarınkinden on bin ile yüz bin misli büyük olduğunu biliyor muydunuz? Özel eğitilmiş köpekler, tıbbi aletlerin seçemeyeceği kadar başlangıç noktasında olan kanserleri burunları ile tespit edebilir. Gazetecilerin koku alma yeteneği de ünlüdür. Ama bugüne kadar burnu ile kanser teşhisi koyan gazeteci duymadım.

15 Ekim 2011 Cumartesi

Anlaşılmamış mutsuzluklar

Fırtına bulutlu elleriyle uçağı tutmuş sallıyor, sallıyor, ‘seni yere çalayım mı mı mı, çalayım mı?’ diye soruyor. İki bebek ağlıyor. Onların dışında Bodrum-İstanbul uçağında yolcular sessiz. Yanımda oturan genç turist başını öne eğmiş, dudakları kıpır, gözleri kapalı. Elini yanında oturan kız arkadaşının kucağına koymuş o da iki avucunun arasına almış sıkıyor.
Ağlayan bebekler ikiz, üç-dört aylık, arka arkaya iki koridor koltuğunda, biri annesinin diğeri bakıcısının kucağında yatıyor. Bodrum arkada kaldı. Dün bu vakitlerde Lale ile birlikteydik. Epey zamandır tanıdığım ama üç-dört yılda bir, sadece iş tesadüfleri dolayısıyla bir araya geldiğim genç bir kadın.
Otelin iskelesinden ayaklarımızı denize sarkıtıp konuştuk. “Böyle neşeli olduğuma bakma” dedi. “Büyük dertlerim var. Alışveriş hastasıyım ben. Gülme! Bu da bir hastalık. Kanser gibi.” Kendini tutamıyor, parası olmadığı halde durmadan alışveriş yapıyor. “Sen var ya, Sabancı’yla evlensen, kesin onu da batırırsın” diyormuş kız kardeşleri.
“Gidiyorum bir koltuk beğeniyorum. Kızım koltuğu ne yapacaksın? İhtiyacın yok. Evde koltuğu koyacak yerin yok, lan!” Durup yüzüme bakıyor. Ne diyorsun bu işe, diye sorar gibi. “Koltuğu alıp eve gidiyorum.” Alacağı primi çoktan harcadı. Bütün kredi kartları borç yüklü. Ailesi illallah getirdi. Annesinden geçen gün dört yüz lira borç istemiş, vermemiş. “Dört yüz lira! Vermedi! Düşünebiliyor musun?”
Ankara’ya döndükten sonra psikiyatriste gitmeyi düşünüyordu. Daha doğrusu yeniden gitmeyi. Sekiz bin metrenin üstündeyiz ama hâlâ bulutların içindeyiz. Uçak durmaksızın sallanıyor.

Bebeklerin ikisi de sustu. Uyuyorlar. Uzanıp bakıyorum. Kendi çocuklarım bebekken birlikte uçuşlarımızı hatırlıyorum, o küçük yük geliyor aklıma ve koku.
Psikolog Sedat Topçu’nun Medyadan Psikolojiye Çeşitlemeler kitabını okumaya çalışıyorum. “Ruhsal sorunlar, anlaşılmamış insan mutsuzluk belirtileridir” diye yazıyor.
Ben Lale’den önce havaalanına gidecektim çünkü değişik zamanlarda, değişik yönlere uçacaktık. Israrla beni geçirmek istedi. Tam otelin kapısından çıkıyorduk ki arkamızdan bir adam koştu.
“Toka almıştınız” dedi, kırık bir tebessümle. “Ben ayrılmıyorum” dedi Lale. Adamın yüzündeki ifade rahatladı. Dükkânına geri döndü. “Konuşma. Boş ver” dedi, bir şey söylemeye hazırlandığımı görünce. Anlaşılmamış insan mutsuzlukları... Ne kendimiz, ne eşimiz dostumuz ne doktorumuz tarafından anlaşılmamış.
Bütün ruhsal sorunlar anlaşılmamış mutsuzluklarımızdan kaynaklanıyor olabilir mi? Buna inanabilirim. Araba çarpıyor, kemiklerimiz kırılıyor, mutsuzluk çarpıyor, benliğimiz kırılıyor. Geriye dönüp o mutsuzlukları bulsak, anlasak acaba bizi salıverirler mi? O yolculuk nereye, kiminle yapacak? “Beni ilaca başlatmak istiyor” demişti. “Lityum tozu. Kabul etmemiştim ama, galiba bu defa deneyeceğim.”
Dükkânların önünden geçerken kendini tutamayıp içeri girmek ilaçla önlenebilir mi?
“Üff. Hem de nasıl” dedi. “Sonuçtan beni de haberdar et” dedim. Uçak, yere çakılacak gibi sarsıla sarsıla alçaldı ve inanılmaz bir yumuşaklıkla kondu.
Bebekler uyandı, mırıl mırıl sesler çıkarmaya başladı. Yolcular ayağa kalkmaya başladı. Başını çevirip onlara bakanların yüzünü bir tebessüm kapladı.
Bilmiyorum, farkında mısınız. İki şeyi görmek hemen hemen herkesin yüzüne tebessüm getiriyor. Çocuk ve para. Dağılıyoruz, herkes bir yöne gidiyor. Dış hatlar terminaline doğru yürümeye başlıyorum. Beni eve götürecek uçağın kalkmasına dört saat var.
Buna benzer diğer yazılar için: http://pazaryazilari.blogspot.com/
Bütün yazılar için: milliyet.com.tr

13 Ekim 2011 Perşembe

Tuzu nasıl bilirdiniz?

Gerçek bildiklerimizin ne kadarı gerçekten gerçek?
İsviçre’de yer altındaki dev tünelde kâinatın nasıl meydana geldiğini deneylerle öğrenmeye çalışan bilim adamları ışıktan hızlı parçacıklar keşfetti.
Oysa Albert Einstein (1879-1955) Özel Görelilik Kuramı ile bize, hiçbir şeyin ışıktan hızlı hareket etmesinin mümkün olmadığını öğretmişti. Tanrı kendi kurallarına uymak zorunda olduğu için o da ışıktan hızlı seyahat edemezdi, Einstein’e göre.
Her yerde hazır ve nazır olamazdı.
Ama acaba Tanrı’nın kuralları bilinebilir mi?
Cenevre Parçacık Araştırma Laboratuvarı CERN’de yapılan buluşun kabul görmesi için birçok defa tekrarlanması gerekir. Ama sonucun aynı çıkmaması için bir neden yok. Bu olması halinde neredeyse yüz yıldır inanılan büyük bir gerçeğin doğru olmadığını ya da her koşul altında doğru olmadığı anlaşılacak.
Dünyanın kâinatın merkezinin olmadığının anlaşılması gibi.
Fizikte Einstein ne ise psikiyatride de Sigmund Freud (1856-1939) odur. Freud, şuuraltı ve cinsellik gibi şeyler etrafında şekillendirdiği kuramlarıyla, ruh ve akıl hastalıklarına çare bulduğunu iddia etti. Hasta ve psikanalistinin kurduğu diyalog sayesinde bu hastalıkları tedavi etmeye çalıştı.
Freud’un kuramları hiçbir zaman kanıtlanmadı. Onun “psikanalisttik kuramı bir aldatmaca ve sözde bilimselliğin abideleşmiş bir örneğidir” diye yazıyor psikolog Sedat Topçu.
Buna rağmen, Türkiye dahil birçok ülkede hâlâ Freud kuramları gerçek kabul edilmekte ve uygulanmaktadır.
Olmayan bir cennet vaat eden Karl Marx (1818-1883) komünizminin Sovyetler Birliği yıkılıncaya kadar sayısız insana hayatı cehennem ederek uygulandığı gibi.

Milyonlarca insanın derdi olan depresyonun, beyindeki kimyasal bir dengesizlikten kaynaklandığı da yaygın olarak kabul gören ama hiçbir zaman kanıtlanmamış bir kuramdır. Aslında, yarım yüzyıldır bu kuramın doğru olmadığına işaret eden tonlarca araştırma yapıldı. Ama, psikiyatristler dahil birçok insan, hâlâ kimyevi dengesizlik tahtının önünde eğilmeye devam ediyor.
Tuz, 1904’ten bu yana tansiyonu yükselten ve ölüme kadar giden hastalıkları azdıran bir madde olarak biliniyor. Doğru mu? Olmayabilir.
Amerikan Hipertansiyon dergisinde kısa bir süre önce yayımlanan bir araştırmaya göre alınan tuz miktarını azaltmak normal ve yüksek tansiyonlu kişilerde kalp krizi, inme ve ölüm riskini azaltmıyor. Başka araştırmalar da bu bulguyu destekliyor.
Yakında Gobi çölünde, içinde dinozor yumurtaları bulunan bir uçan daire kalıntısı bulunur da Charles Darwin’in (1809-1882) evrim teorisi de çöp tenekesine atılırsa hiç şaşmayacağım.
Ta Sokrat öncesi feylesoflardan bu yana düşünce tarihi doğru kabul edilip daha sonra başka “doğrulara” yerini bırakan kuramlar ve açıklamalarla doludur.
İnsanın keşfettiği “gerçekler” insan gibi geçicidir ve belki hep böyle olacak. Hep gölgelerin gölgesi olarak yaşayacağız.

OKUYUCULARA NOT:
http://www.metinmunir.com/ adlı site bana ait değildir. Buradaki yazılar ya tamamen uydurmadır, “Şizofreni psikiyatrinin uydurma hastalıklarından biridir” adlı yazı gibi, ya da yazılarımın saçmalaştırılmış şeklidir. Vikipedi’deki biyografim de bu siteyi kuran kişiler tarafından yalan yanlış bilgilerle dolduruldu.

8 Ekim 2011 Cumartesi

Sırtüstü yüzerken yükseklerde

Ozanköy
Sırtüstü yüzerken yükseklerde, çok yükseklerde doğuya doğru göç eden bir kuş sürüsü gördüm.
O kadar yükseklerdeydiler ki, teker teker seçilmiyordu, kuşların bir bütün olarak meydana getirdiği siyah şekil görünüyordu. Önce kaş, sonra sıra oldular.
Nasıldı orada olmak? Zor ve zahmetli miydi, kolay ve keyifli mi? Arkada bıraktıkları yerin özlemi içinde miydiler, varacakları yer için sabırsızlanıyorlar mıydılar?
Etrafında bir uçak olmadan oralarda olmak nasıl bir şeydi?
Göze kaçmış bir kirpik gibi oldular gökyüzünde, o kadar küçük. Hani bazen inatla bir uçağı seyredersiniz uzaklaştıkça görülmesi zor olur ve öyle bir an gelir ki, bilirsiniz, gözünüzü ayırırsanız onu bir daha bulamayacaksınız. Yüzerken bir ara gözüme su kaçınca başımı çevirdim ve tekrar aynı yere baktığımda onları göremedim. Ama biliyorum, nedense o kıpır kıpır uzaklaşan yay veya çizgi hiç aklımdan çıkmayacak. Sanki yolculukları dünyanın başka bir yerine değil kainata idi.
Daha birkaç hafta önce kalabalık ve gürültülü olan plajda bir ben varım, bir de kayaların üzerinde oturan siyah saçlı, genç kadın. Her gün bu saatlerde yaşlı bir adamla buraya geliyor. Konuşmadan yan yana yürüyorlar. Sonra, ikiye ayrılan nehir gibi kadın oturacağı, adam denize gireceği yere yürüyor. Aynı arabadan çıktıklarını görmeseniz birbirlerini tanımıyor sanırsınız.

Kadın hep siyah giyiyor. Çantası var. Oturunca içinden bir kitap ve yiyecek bir şey çıkartıyor. Bazen bir elma, bazen çatalla yediği bir şey. Adam siyah mayo giyiyor. Maskesini takıp denize dalıyor ve koyun diğer ucuna kadar yüzüp geri dönüyor. Sudan çıkınca kadının yanına gidiyor. Kadın kalkıyor, konuşmadan yan yana arabalarına yürüyorlar.
Baba kız değil de sevgili veya karı koca olduklarını düşündürüyor bana bu sessizlikleri. Çok yakın olmaktan doğan, tenin tene değmiş olduğu, sakin bir sessizlik onlarınki, sanki.
Deniz serinlemeye başladı. Geceleyin pencereden gelen hava üşütüyor. Güneş daha geç doğuyor. Yorganı çıkarmalıyım ama sandığın içinde olduğu, kapağı açmak için üzerindeki her şeyi kaldırmam gerektiği için üşeniyorum.
Sabahleyin ve akşam üstlerinde bu aylara mahsus bir sessizlik var. Sanki yaz gürültülü idi ve şirretliği ile sindirdiği sessizlik meydanı boş bulunca ortaya çıktı. İlk yağmuru yiyince ortaya çıkan otlar gibi.
Bahçemde yaşayan yaratıkların arasına iki tilki katıldı. Galiba küpün yanındaki sarı yaseminin altında yaşıyorlar. Geçen gün bir tanesini gördüm. Kuyruğu yere paralel, yirmi metre kadar yanımdan geçti, tenezzül edip başını bana çevirmeden.
Bahçede yavrulayacaklar mı yoksa daha güvenli bir yere mi gidecekler?
Eve vardığımda güneş çoktan batmış oluyor. Kapıda miyavlayarak kedi karşılıyor beni. Mamasını veriyorum sonra karanlıkta, bahçedeki duşun altında yıkanıyorum. Yakında su altına girilemeyecek kadar soğuk olacak.
Geceleyin küçük bir yarasa mutfak penceresinden içeri girip salonda bir ileri bir geri uçmaya başlıyor. Çıkış yolu bulamıyor, diye düşünüyorum. Bahçeye açılan kapıları açıyorum ama dışarı çıkmak yerine salonda uçmaya devam ediyor. Siyah ipeğe sarılı, gerilmiş yayla ok gibi. Az sonra kayboluyor. Kapıları kapatıp yatak odama çıktığımda orada bir duvardan diğer duvara uçmakta olduğunu görüyorum.
Bütün pencereleri açıp ışığı söndürüyorum ama odada uçmaya devam ediyor.
“Keyfin bilir” diyorum. “Uç istediğin kadar. Ben yatıyorum.”

7 Ekim 2011 Cuma

Sessiz bir çaresizlik için yaşamayı reddeden kadın

Birkaç haftadan beri bir kadınla mailleşiyorum.
“Yıllarca antidepresanlarla yaşadım, ki yaşım sadece 29” diye yazdı ilk mailinde. “Mutsuzluk hastalığına tutulmuştum, halen çok iyi hissettiğimi söylemem. Bazıları, natürel olarak depresif doğuyor. Ben bunlardan biriyim. Sisteme entegre olamayanlardan.”
Kronik can sıkıntısından mustarip idi. Keşke, Serdar Ortaç dinlemekten keyif alabilse, saçlarına röfle yaptırsa, maço bir sevgilisi olsa, İngiliz aksanıyla Türkçe konuşmaya çalışan ve yerli dizi seyreden biri olabilse.
Ama bunlardan hiçbiri olamaz biliyor. O, herkes nehirle akarken kıyıda tek başına duranlardan. TV yerine hayatında başka şeyler var. Bukowski -Pis Moruğun Notları- Leonard Cohen, kırmızı şarap ve sigara.
Bir gün çok uluslu şirketteki iyi pozisyonunu bıraktı, ceketini alıp çıktı. Kalsın istediler, maaş pazarlığı yaptılar. “Umurumda değil, gidiyorum” diye yazdı. “İyi eğitimli, şehirli, hırslı, aç gözlü insanlardan kaçıyorum.”
Ama yine mutsuz. “Her an sıkıntıdan infilak edebilirim” diye yazıyor bir gün. Bir başka gün “Bugüne yine mutsuz uyandım.” Ve bir başka gün: “Her zamanki gibiyim, cinnet öncesi denilebilecek bir ruh hali.”
Tanımadan, onun hakkında endişelenmeye başlıyorum.
Bir gün “Sırt çantamı hazırlıyorum” diyor, nokta yerine tebessüm koyarak. Tayland’a gitmekten söz ediyor. İnsanlar hep kaçmaktan bahseder ama kaçmaz, diye düşünüyorum.
Ama o kaçıyor. Mailler Tayland’da küçük bir köyden gelmeye başlıyor ve sanki başka bir insandan.
Yeni insanlarla tanışıyor, ayaküstü. İstediği kitapları okuyabiliyor, güzel ve ucuz bira içebiliyor, ormanda koşuya çıkıyor, yüzüyor. Trafik yok ve “en önemlisi, sonradan görme, aç gözlü, kendini ya da çocuğunu dünyanın merkezi sanan salaklar” yok.
“Med ve cezir burada çok belirgin” diye yazıyor. “Hangisini daha çok sevdiğime henüz karar veremedim. Birinde sakinlik ve huşunun getirdiği asude bir huzur var, diğerinde bir tutku. Suyun kayaları dövmesi, üzerindeki köpükler, dalgaların sesi.”

İnce belli, siyah saçlı, müşteri arayan kadınları izliyor. Bazen, işe çıkamamış olanlarla sabaha kadar içki içip, dans ediyor. Mick Jagger dinliyor. Hemingway’in Güneş de Doğar’ını okuyor.
“Bir şekilde sevemiyorum Hemingway’i. Karakterler nedense bana çok tuzu kuru geliyor. Belki benim hayatım daha zor olduğu için, gerçek hayat zormuş gibi geliyor bana. Paris’e gidip, Montparnesse’de caddeye bakan bir ev kiralamak, oradan boğa yarışları için İspanya’ya gitmek diye bir gerçek yok bence, belirli bir azınlığın dışındaki insanlar için.”
Tanımadığım, yüzün şeklinin nasıl olduğunu bilmediğim bu insan için mutlu oluyorum. Ona saygı duyuyorum, başına buyruk olduğu, bırakıp kaçabildiği için. Ya orada kalır diye ümit ediyorum ya, dönerse, İstanbul’dan götürdüklerini orada bırakmış olarak döner.

6 Ekim 2011 Perşembe

Sessiz bir çaresizlik içinde yaşama, derim

Geçen gün tanımadığım bir okuyucudan şu maili aldım: “Yazılarını* okudukça hüzünleniyorum. Ama aslında içimdeki şeylerin bir yerlerine değdikleri için bunları bana hissettiriyorlar sanırım. Bazen yazdıklarından çıkardığım şu oluyor:
‘Bırak oğlum işi gücü, ayrıl fabrikadan, al eşini yanına, yürü git İtalya’ya, bir sene onun o çok istediği aşçılık eğitimini birlikte aldıktan sonra da ne halt edeceksen et.’
“Ama tedirginlerim ağır basıyor, telaşlarım artıyor, endişeler kaplıyor aklımı ya yapamazsak diye.
“Ben, acaba, yarın, çarkların arasında presten geçmiş birisi olarak, 50-60’lı yaşlarımda kendi kendime ağlanacak mıyım, acaba keşke istediklerimi yapmak için koştursaydım diye?
“Ne dersiniz?”
Beni biraz tanıyorsanız ona verdiğim cevabı tahmin etmişsinizdir:
“Evet ağlanacaksın. Garanti ediyorum. Bu nedenle, bırak işi gücü, al eşini yanına, İtalya’ya git yapmak istediğini yap.”

Doğa sevenlerin peygamberlerinden David Thoreau’nun belki de en ünlü sözü şudur: “İnsanların çoğu hayatlarını sessiz bir çaresizlik içinde geçirir.”
Çoğu insan hayatını bir yerde, bir iş yaparak geçirir ama gönlü başka bir yerde, başka bir uğraştadır. Birileriyle yaşar ama başka birileriyle yaşamak ister. Sıkılır. Mutsuzdur. Kendini kapana kapanmış hisseder. Çünkü hayatı, fotokopi makinesi gibi, aynı günleri basar.
Ama, bağlarını koparıp, hızla akan nehirden kendini kıyıya atamaz.
Kainatın kulağına fısıldadığı sesi dinlemek yerine, hayatını gittikçe daha sessiz ve çaresiz hale gelen, sessiz bir çaresizlik içinde yaşamayı seçer. Teslim olur.
Kimse böyle yapmamalı.
En temel ama en az bilinen gerçeklerden bir şudur: Hürüz. Her insan istediğini yapmakta, istediği yolu izlemekte hürdür. Kendini bağlıyor sandığı bağların hepsi (ülke, aile, inanç, iş) onun aklındadır.
Çok uluslu şirketler, hükümetler, fanatikler, ideologlar, vatan-millet-Sakarya’cılar, lobiciler, inanç imalatçıları, yalan haber fabrikatörleri, manipülasyoncular, reklamcılar, halkla ilişkilerciler, okullar, aileler birlikte çalışan duvar ustalarıdır. Gittikçe yükselen ve kalınlaşan bir duvar örerler insanın çevresine. Özden uzaklaştırırlar. Gökyüzünü göremez, kırlarda dolaşamaz, ayaklarını denize sarkıtamaz olur. Dünyası para kazanmak ve harcamaktan ibaret hale gelir. Hayatı yaşamaz, müşterisi olur.
Gerçek ise başkadır ve gizli değildir:
İnsan aklının kazığından başka hiçbir yere bağlı değildir.
Ve, kendinden başka kurtarıcısı yoktur.

2 Eylül 2011 Cuma

Hey! Çocuklar! Yoğurt yaptım!

OZANKÖY
Eğer Metin Münir’i çaktırmadan mutfak penceresinden gözlüyorsanız ve koltuğunun altında küçük kırmızı bir battaniye ve bir yastık ve elinde bir şişe, ne halt karıştırdığını merak ediyorsanız nazlanmadan hemen söylesin: Yoğurt yapmaya hazırlanıyor.
Bir süre önce meraklı bir gazeteci arkadaşımla konuşurken konuyu süpermarketlerde satılan endüstriyel yoğurtlara getirdi. Neden, konuşacak bir milyon başka konu varken, bana yoğurt endüstrisinin perde arkasını anlatma ihtiyacı duydu, bilmiyorum. Gazeteciler böyledir. Bir konuyu araştırırlar. Bilmedikleri birçok şey öğrenirler. Veya öğrendiklerini sanırlar. Sonra, önlerine gelene, “imdat” diye bağırtıncaya kadar, anlatırlar.
Kendimden biliyorum.
Neyse. İsterseniz ne anlattığını size anlatmayayım. Sadece o günden sonra yoğurttan kesildiğimi söyleyeyim.
Ama yoğurtsuz hayat karpuzsuz çekirdek gibidir. Kendi yoğurdumu kendim yapmaya karar verdim.
Bu arada bir parantez açayım.
Bekârlığa geri döndüğümden beri -hayatımın Metin Münire dönemi- günlerimin bir bölümü ev işi ve yemek yapmakla geçmeye başladı. Yemek yapmasını bilmediğim için kız arkadaşımdan ve arkadaşlarımın eşlerinden yemek tarifleri sormaya başladım. Hangi yemeği sorarsam sorayım aldığım cevaplar şu kelimelerle başladı:“Ooo. Çok kolay.”

Grumpff. İllet! Kolaymış.
Tahmin edebileceğiniz gibi, yoğurt yapmak da çok kolaydı.
Aslında, bu evde, eski eşimle otururken, o yapardı, onun için yoğurt imalatına göz aşinalığım var.
Ayrıntılar için muhtelif çobanlara ve çoban eşlerine danıştım. Bir sabah köylüm Necibe Hanım’ın kapısına dayandım. Eşi Ali Bey’in iki günde bir sağdığı, çobanlı keçi ve koyunları var. Bana iki şişe süt sattı.
Evde öğrendiklerimi uygulamaya koyuldum. Sütü, tahta kaşıkla sürekli karıştırarak, üç defa taşma noktasına gelinceye kadar kaynattım.
Bir buçuk litrelik bölümünü tarihi bir Lapta yoğurt kabına doldurdum. Kabı mutfak bankosunun üzerine yerleştirdiğim yastığın üzerine koydum. Maya olarak kullanacağım dört-beş yemek kaşığı yoğurdu bir bardakta ılık sütle ile karıştırıp ayranlaştırdım.
Süt 43 santigrada kadar soğuyunca mayayı içine döküp iyice karıştırdım. Sonra eski eşimin Türk Hava Yolları’ndan çaldığı küçük yün battaniyeyi ikiye katlayıp üzerine örttüm. (Eminim THY’den çalınmamış battaniyeler de aynı işlevi görür.)
“Sütün 43 santigrada geldiğini nasıl anladın” diye soracak olursanız, ki işin püf noktası budur...

Alman olan eski eşim yoğurt yaparken Almanya’dan getirdiği bir yoğurt termometresi kullanıyordu. Ben ... Tabii, termometre hak getire. Kız arkadaşıma sordum, annesine sordu, şu cevabı aldı: “Parmağını süte sokacaksın. Isıracak. O zaman mayayı içine koyacaksın.”
Isırmayı daha bilimsel olarak şöyle tarif edebilirim: Süt ne çok sıcak, ne de ılık olacak. Birkaç defa yanık tedavisi için acil servise gittikten sonra alımını alıyorsunuz, Kıbrıs deyimi ile.
Yoğurt yalıtım görevi gören battaniyenin altında dört ile altı saat kalacak. Mayanın içindeki bakterilerin sütü yoğurda çevirmesi için ısının belli bir süre “ısırma” düzeyinin civarında kalması lazımmış.
Sonra buzdolabında dinlenecek.
Öğünmek istemem, ama yoğurdum ilk defadan tuttu ve nefis oldu. Sadece bir defa ayranımsı bir yoğurt elde ettim. Onda da açgözlülükten yoğurdun neredeyse hepsini yediğim için maya az geldi.
Öldüğümde, öbür dünyanın kapısında, “Orada ne başardın” diye sorarlarsa, artık söyleyecek iki şeyim var: Sigarayı kestim. Yoğurt yapmayı öğrendim.

1 Eylül 2011 Perşembe

Sarı Ferrari’li ağustos böceği

OZANKÖY
Haziran ayından itibaren, bahçemin bazı yerlerinde, baston ucunun girebileceği genişlikte delikler görünmeye başlar. Bunlar üç mevsim yeraltında yaşayan ağustosböceklerinin yeryüzüne çıkmak için açtıkları deliklerdir. Ağustos böceği yeryüzüne çıktıktan sonra kabuğun delip içinden çıkar ve uçup bir dala konar. Erkekse, eş çekmek için şarkı söylemeye başlar. Çiftleştikten sonra ağustosböceği yumurtalarını yırttığı bir ağaç kabuğunun altına yerleştirir. Sayıları birkaç yüzü buluncaya kadar tekrar tekrar buraya yumurta bırakır. Yavrular, yumurtadan çıktıktan sonra, yere atlar ve bir sonraki haziranda kadar içinde yaşamak için kuyu kazmaya başlar. En alçağı 30 santimetre olan bu delikler bazen 2.5 metre derinliğe kadar iner. Bilim adamlarının tahminine göre ağustosböceklerinin çiftleşme mevsimine kadar yer altında yaşamalarını nedeni onları avlayan kuşlardan ve arılardan korunmak içindir. Dünyanın birçok yerinde yüzlerce çeşit ağustosböceği var.Bunlar arasında 17, 13 yıl toprağın altında yaşayanlar var.

Bu kadar uzun süre toprağın altında nasıl yaşadıkları muamma değil. Ağaç köklerini emip içlerindeki gıdayı alıyor. Ama yeryüzüne çıkmak için 13 veya 17 yıl hatta 10 ayın geçtiğini nasıl anlıyorlar? Ve nasıl hepsi bir anda anlayıp birkaç gün içinde yeryüzüne çıkıyorlar? Bu işte muamma. Burasını 25 yıl önce aldığımda çok daha fazla ağustosböceği vardı. Her geçen yıl azalıyorlar. Girne’nin barbar belediyesi sinekleri öldürmek için yaz geceleri her yere ilacı saçan arabalar yolluyor. Zehir bulutları sineklerle beraber ne varsa, kelebek, arı, cırcırböceği, ağustos böceği, öldürüyor.

La Fontaine’in öyküsünü biliyorsunuzdur. Karınca durmadan çalışır, ağustosböceği saz çalıp şarkı söyler. Kış gelince aç kalıp karıncanın kapısına dayanır ama kapı yüzüne kapanır. Bir öykünün daha çağdaş bir versiyonunu var. Fırtınalı bir kış günü, karınca yem dolu yuvasında, yırtık sabahlığı ve delik terlikleriyle ateşin önünde otururken, dışarından ısrarlı bir korna sesi gelir. Kapıyı açar. Ağustos böceği, boynunda ipek fuları, kaşmir paltosunun içinde kanarya sarısı bir Ferrari’nin direksiyonundadır. Bir kolu yanında oturan süper modelin omzunda, karıncaya bir kutu uzatır. “Sana son CD’mi getirdim,” der. “Paris’e gidiyorum. Oradan bir şey istiyor musun?” Karınca rüzgâra karşı yırtık robdöşambrının yakasını kapatır. “Hayır,” der. “İstemiyorum. Yalnızca Fontaine’i görürsen söyle. Onu gördüğümde bacaklarını kıracağım.”

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Et Ping Pong

OZANKÖY
Akdeniz sıcağı arabaların ve evlerin içine saklanarak ve öğle saatlerinde kaşlarını çatarak hükmünü devam ettirmeye çalışıyor ama artık saltanatının sonuna geldi. Dün gece ilk defa pencereden gelen esinti beni üşüttü. Bu sabah ilk defa ağustosböceklerinin sesini duymadım. Dünya yerini değiştiriyor, günler kısalıyor. Akşamüstü ormanda yürürken, birkaç hafta önce güneş olan yerler artık gölge. Çok geçmeden buralarda tişörtle yürüyemez olacağım. Ormanda, arabayı her zaman park ettiğim yere, karşı istikametten gelen iki araba ile beraber varıyorum. İçi kızlı erkekli genç insan dolu, iki küçük araba. Gürültüyle inip uçurumun başına kondurulmuş seyir platformuna koşuyorlar. Her iki arabada da pencereleri ve müziği sonuna kadar açık bıraktılar. Hayalimde, bastonumu kafalarında kırarak hızla oradan uzaklaşıyorum. Aklıma, radyoyu sonuna kadar açıp bütün konu komşuyu rahatsız ettiğim lise günlerim geliyor. Mahallenin en güzel kızına aşıktım. Dinlediğim müziği o da duysun, o anda benime aynı şeyleri hissetsin isterdim.

Gizli gizli, elden, mektuplar verip birbirimizi ne kadar sevdiğimizi yazardık. O zamanlar Lefkoşa’da aşklar öyle idi. “Mektupçuk aşkı.” Bir gün önüme çıktı ve “Beni başkasına veriyorlar” dedi. İkimiz de on altı yaşındaydık. Nişanlandılar. Adam evlerine taşındı. Bizde adet öyledir. Özel bir şirkette muhasebecilik yapan, ondan on beş yaş büyük, şişko bir adamdı. Et Ping Pong adını taktık ona, o zamanlar ayrılmaz üç arkadaş olan Erdal ve Göksel ve ben.
Birkaç gün sonra artık sevgilim olmayan sevgilimi sokakta gördüm. Yüzü ve vücut hareketleri değişmişti. Et Ping Pong’un onunla yattığını anladım. Kanlı Dere’nin Rum tarafındaki yakasında okaliptüs ağaçlı loş ve sakin bir yer vardı. Bazen bisiklete atlayıp tek başıma oraya gider saatlerce otururdum. Oraya gittim. Bisikleti ağaca dayadım. Yanına oturdum. Gece olup eve döndüğümde o bağdan azat olmuştum. Yazın gelin oldu ve mahalleden taşındı. Buna benzer sıcak bir günde.

Artık arabaların itici müziğini duymuyorum. Orman sükûnetini geri aldı. Durup güzellikleri ve sakinlikleriyle insanın içine ferahlık veren çamları seyrediyorum. Derin bir nefes alıp sakız yüklü havayı içime çekiyorum. Bir yerlerden, kısa süre sonra açılacak av mevsiminde katledilecek kekliklerin sesi geliyor. Ormanda da ağustos böcekleri azaldı. Yavrular toprağın altına indi. Gelecek haziranda yeryüzüne çıkacaklar ve şarkı söyleyerek eş çağıracaklar. Haziranın geldiğini nasıl anlıyorlar? En büyük aşklar sevgililerin kavuşmadığı aşklardır çünkü onlar hiç bitmez. Genç ölen insanlar gibi taze kalır.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Mutluluk öksüz müdür

Belleğin akıl ermez özellikleri var.  Yaşanan mutlukları kolay unutur. Mutsuzlukları ise mezara kadar saklar.
Hatırlamak istediklerini unutur, unutmak istediklerini hatırlar insan.  Mutsuluk yanağa konan bir öpücük gibidir. İz bırakmaz. Mutsuzluk yanağa atılan bir jilet.
Elem kaynar su gibi yakar ve iz bırakır. Sevinç uçarken havuzdan su içen kırlangıç gibidir. Mutsuzluk kişiliğe şekil veren olduğu için mi demir atıyor akla?
Bir çocuk. Annesi onu şehirdeki anneannesine bırakıp köye kocasının yanına dönüyor, ağlamalarına ve çığlıklarına kulak asmadan. Çocuğa hiçbir açıklama yapılmadı. Neden sürgün edildi, anlamıyor. Oda oda dolaşıyor. Balkondan üzerine incir dalları sarkan şadırvana, kapısından hiç kimsenin girmediği boş camiye bakıyor. Şen çığlıklarla uçan, istedikleri yere gidebilen kırlangıçları seyrediyor. Çok geçmeden gece olacak, boş odalar, koridorlar korkunç şeylerle dolacak. 
Daha bilmiyor. Bu günleri ve geceleri ölünceye kadar taşıyacağını, her çocuğun dağarcığında böyle yirmi dört saatler olduğunu.
Bir çocuk. Karanlıkta yalnız kalmak ona dehşet veriyor ama yalvarmalarına rağmen annesi lambayı söndürecek, geceye babasıyla baş başa devam etmek için. Ardından kapıyı kapatıp karanlık odada onu yalnız bırakacak. Her gece aynı rüyayı görecek. Saçları dik, parmakları et değil bıçak olan katil, dolabın üstünden aşağı atlayacak. Tam yorganı kaldıracakken uyanacak. Bir çocuk. Geceleyin, gemi şeklindeki binanın teras katındaki odada yalnız bıraktılar onu, uyusun diye. Büyük pencereler perdesiz. Tenha sokaktan araba geçiyor ve pencere şekil değiştirip odada ışık şeklinde dolaşıp kayboluyor. Karanlık, olmayan şeylerle dolu.
Bir çocuk. Babasının tokadının geleceğini hissedip ağlamaya başlıyor ama tokat bir süper tanker gibi, kontrol edilmesi mümkün değil ve yüzünde patlıyor. Tokadın içinde bir de parmaktaki altın nikâh yüzüğü var ve onun verdiği sızı avucun geriye kalanının verdiğinden daha büyük ve unutulmaz. Tınnn diye bir ses çıkarıyor.
Bir çocuk. Bir yakını bir onu kıstırıyor ve cinsel amaçları için kullanıyor. Çocuk ne olduğunu tam olarak anlamıyor ama olmaması gereken bir şeyin olmakta olduğunu anlıyor. İçindeki meyveler olgunlaşmadan çürüyüp yere düşüyor. Ömür boyu ruhunun sathında onların ağırlığını hissediyor.
Mutluluk yolcu, mutsuzluk hancıdır.
'Mutluluk öksüzdür' diyor, Yehuda Amichai.
Atalarından asla bir şey öğrenmez, ve varis bırakmadan ölür.
Elemin ise eski ananeleri var, gözden göze, yürekten yüreğe devredilen.

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Bir bulutu anlamak

Doğanın sergilediği güzelliklerin en “halka açık” olanı bulutlardır. Ağaçların arasında bulunmak için ormana gitmek gerek. Deniz için denize yakın bir yerde olmak lazım. Bulutları seyretmek için gökyüzüne çıkmaya veya başka bir yere yolculuk yapmaya gerek yok. Herhangi bir yerde başınızı kaldırın veya pencereden dışarı bakın, yeter.
Ressam Constable, “Hiçbir şeyi görmeyiz, onu iyice anlamadan” der.
Bulut sudur ama bardakta duran suya benzemez çünkü onu meydana getiren su zerrecikleri çok küçüktür. Her metre küp bulutta, her biri bir milimetrenin birkaç binde biri kadar küçük, on milyar su zerreciği bulunur. Buluta opak, beyaz rengini veren bu minik zerrelerin her birinin düzeyine vuran ışığın her bir tarafa saçılmasıdır.

Hindu ve Budist inancına göre kümülüs veya diğer adıyla küme bulutlar fillerin ruhsal akrabalarıdır. Bu nedenle Hindistan’da filler kutsal tutulur, gökyüzündeki akrabalarını yağmur halinde yeryüzüne çağırıp Hindistan’ın kurak yazından sonra bereket getirsinler diye.
Sanskrit yaradılış mitlerine göre, zamanın başlangıcında yaratılan filler beyazdı. Uçmak için kanatları vardı. İstedikleri zaman şekil değiştirebiliyorlardı ve yağmur yağdırma güçleri vardı.
Bulutlar tüy kadar hafifmiş gibi görünür ama orta boy bir kümülüs bulutu sekiz yüz fil ağırlığındadır. Bir Asya fili 2,5 tondur. Ortalama bir kümülüs bulutu da 2,000 ton.
Bu kadar su nasıl göğe yükselir? Güneş ışınlarıyla.
Güneş yeri ısıtmaya başlayınca termal adı verilen akımlar meydana gelmeye başlar. Bu akımlar gökyüzüne yükselir ve yükselirken yerdeki nemi yukarı taşır. Kümülüs bulutları meydana getirir. Uçak bu bulutlarının içinde geçerken hissedilen hafif sarsıntının nedeni havanın, bu şekilde, akımlar halinde aşağıdan yukarı doğru çıkmasıdır.

Kümülüsler “bugün hava kapalı” dedirten, semayı tamamen kaplayan bulutlardan değil, münferittir. Teker teker olmalarının nedeni şudur: Dünyanın sathında her yer güneşin ışığını eşit derecede emmez. Daha iyi emen yerler bulut yapar -örneğin, asfalt, ekin kaplı topraktan daha etkin bir şekilde güneş ışığını emer.
Güneşli bir günde küçük bir adanın etrafında dolaşanlar adanın üzerinde bulut görürler. Bunun nedeni adanın onu çevreleyen sudan daha fazla güneş emme yeteneğine sahip olmasıdır.
Güney denizlerinin yerlileri çok uzaktayken adaların veya atollerin varlığını bu kümülüs bulutlardan anlamakta ustadırlar. Bulutları deniz feneri gibi kullanırlar.
Demek ki, her kümülüsün altında ona termalleriyle hayat veren bir alan var. Her biri ayrı bir alandan doğduğu için her kümülüs münferit bir buluttur. Diğer bulutlardan onu ayıran en önemli özelliklerden biri budur.
Zaman gelir rüzgâr onu alanından koparır. Kümülüs kendi içine döne döne, doğduğu yerden yavaş yavaş uzaklaşır.
Kümülüse güzel hava bulutu denir çünkü güneşli havalarda meydana gelirler ve yağmur yağdırmazlar.
The Cloud Spotter’s Guide Gavin Pretor-Pinney. Yukarıdaki bulut bilgilerinin çoğunu bu kitaptan aldım.

18 Ağustos 2011 Perşembe

Panik atak hastalık mı, ruh hali mi?

Havva (bu onun gerçek adı değil) ilk panik nöbetine yeni satın aldığı evine taşındığı gece tutuldu.
“Taşınmak istemiyordum” diye anlattı. “Kiralık bir katta oturuyordum ve mutluydum. Odalardan, pencerelerimden görünen manzaradan memnundum. Ama bir gün gelip kira ödeyemeyecek duruma düşmekten korkuyordum. Onun için kelepir bir ev bulunca satın aldım ve taşındım. Ama evden nefret ettim. Köyün ortasında, diğer evlerin arasında, içe dönük bir evdi.”
Geceleyin aniden uyanmış. Şiddetli bir endişe hissediyormuş. Nefes almakta zorlanıyormuş. “Boğuluyorum sandım” diye anlatıyor.
Birkaç saat sürmüş bu durum. Sonra yatışmış ve yeniden uykuya dalmış.
O günden beri birkaç ayda bir panik atakları yaşıyor.
Havva yalnız yaşayan bir kadın. Yaşayan tek akrabası kız kardeşi, o da başka bir ülkede yaşıyor. Eve taşındığında ellilerinde idi. Aradan sekiz sene geçti.
“Gündüzün o kadar büyük sorun değil” diyor. “Etraf aydınlık, ortalıkta insanlar var, kendini meşgul edecek şeyler buluyorsun. En kötüsü geceler. Yatakta uzanmış şunu bunu düşündüğün anlar.”

Evine, hâlâ çok sevmese de, alıştı. Şimdiki panik nöbetlerinin nedeni gelecek korkusu, parasız kalma endişesi. Mevsimsel, düzenli gelir getirmeyen bir işi var. Ya hiç iş gelmezse? Kendine bakmaya aciz hale gelecek kadar yaşlanırsa?
“Bankada biraz param var ama...” cümlesinin sonunu getirmiyor.
Sorununu çok güzel tarif ediyor. “Paniğe dönüşen had safhada endişe. Bir ruh hali. Bir çığırından çıkma durumu.”
Duraklıyor. Ona, içinde elma suyu ikram ettiğim bardağının dibini inceliyor.
Bir defa doktora gitmiş bu şikâyetle, o da babası öldüğü zaman. Sürekli ağlıyormuş. Doktor ona antidepresan yazmış. Bir süre kullandıktan sonra bırakmış.
“İlaç kendimi iyi hissetmemi sağlamadı” dedi. “Kendimi donuk ve inik hissettim. Beni yavaşlattı. Duygularımı bastırdı ama ortadan kaldırmadı.”
Havva doktora gitse ona büyük bir olasılıkla gene ilaç yazılacak. Çünkü onu sınıflandıracaklar. Birkaç defadan fazla panik nöbeti geçirdiği ve yeni atakların korkusu içinde yaşadığı için “durumu kronikleşmiş” diyecekler. Sizinki, diyecekler, panik atak değildir. Panik bozukluğudur.
Gelsin hap.
Ama gerçek şu. Her ne kadar adına hastalık dense ve hapı olsa da panik atak bir hastalık değildir. Amerikan Psikiyatri Derneği (APA) tarafından yapılmış bir hastalık tarifidir.

Panik atak denilen şey insanın, endişelerinin, onu kündeye getirip gırtlağını sıkmasına izin vermesidir. Herkesin başına gelebilir. Yeryüzüne bunu geçirecek ilaç yoktur.
Panik atağın hastalık olmadığının bir kanıtı daha var.
“Bir yerden eline bir milyon dolar geçse gene panik atak yaşar mısın?” diye sordum Havva’ya. Uzun uzun düşündü. “O halde, gelecek endişesi ile ilgili panik atak yaşamam söz konusu olmaz” dedi kelimelerini dikkatle seçerek.
Bir milyon dolar panik atağı tedavi eder ama kanseri edemez. Çünkü biri gerçek bir hastalıktır, diğeri değildir. Ona psikiyatristin hapı değil psikoloğun koltuğu gerekir. Çünkü hap tedavi değildir. Aşırı endişe içinde olan kişinin ihtiyacı olan sempati, güven ve anlayışın yerine geçmez, olgunlaştırmaz.