11 Aralık 2010 Cumartesi

Haftada altı gün

Haftada altı gün bir klinikte çalışıyor. Günü işlek bir caddeye bakan, açılmayan pencereler arkasında geçiyor. İşten ara bulduğunda zemin katındaki kafeye iniyor, kaldırıma uzanan açık bölümde oturup kahve veya taze sıkılmış portakal suyu içiyor.
Sigara dumanı, trafik ışıklarında durup geçen arabaların gürültüsü ve egzozu, kapalı bir gök... Sanki hayat suratını asıp, sırtını dönmüş.
Arabası yok onun için hafta sonları şehir dışına kaçamıyor. Ancak birisi götürürse. O zaman da geri dönmek istemiyor. Niye hemen dönüyoruz, daha kalsak ya, diyor.
Mavi gözlü, kumral, zayıf bir kadın. Gülünce beyaz, şekilli dişlerini gösteriyor. Sanırım kanını Osmanlı saraylarına kız yollayan diyarlarda yaşayan insanlardan almış.
Yalnız yaşıyor. Bazı kadınlar önüne gelen erkekle çıkıyor, diyor. Sırf yalnız kalmamak için. Ben artık öyle yapmıyorum. Anlamlı bir ilişki istiyorum.
Duruyor ve kendi kendine gülüyor. Anlamlı ilişki istemeyen mi var? Ama adam gibi adam nerede?
Canı kırsal yerler istiyor. Rüyasında orman görüyor. Ayağında yağmur çizmeleri, üstünde yağmurluk var. Dışarı çıkınca kar yağmaya başlıyor. İnsanlar evlerinden çıkıp karda dans etmeye başlıyorlar. Çocuklar kar topu oynuyor. Köpekler havlıyor. Ağaçların arasından tepeye tırmanmak istiyor ama yağmur çizmeleriyle yürüse kayıp düşebilir. Ayakkabılarını değiştirmek için içeri girince uyanıyor.
Ne kadar şanssızım, diyor. Rüyasında bile sonuna kadar ememiyor, delirten kalabalıklardan uzak olmanın tadını...
Keşke şehirden uzak, ormanın kıyısında, bitki kokan, havanın tatlı olduğu, atmacaların çimenlerden tavuk kaptığı, karanlık basınca çakalların uluduğu o yere gidebilse gene bu hafta sonu. Yazdan kalma o gün ne güzeldi. Acılı makarna yenmiş, kırmızı şarap içilmişti. Başlarının altında yastık, çimenlerin üzerine uzanıp uzun uzun konuşmuşlardı. Rüzgârın pistinde martılar kayıyordu.
Yeşile hasretim, demişti.
İstanbul’da bütün yeşile hasret olanların yeşillerini toplayıp bir orman yapsam ne kadar büyük olurdu? İnsanların istediği her şey yaratılıp onlara verilse, dünya ağırlığını kaldırır mıydı?
Uzayda bir yerlerde olsam ve kulaklarım düşünceleri okuyabilse, her an, milyarlarca isteğin, duaya sarılmış olarak kâinata döküldüğünü duyacaktım, ters yağan bir yağmur gibi.
Bir romanda cennet insanın istediği her şeye sahip olabileceği bir yer olarak anlatılıyordu. Size sınırlarını istediğiniz kadar genişletebileceğiniz boş bir alan veriliyordu. Hayal ettiğiniz ev düşündüğünüz anda meydana geliyordu. Her odayı arzu ettiğiniz mobilyalarla döşeyebilirsiniz. Penceresinden dağ görmek istiyorsanız dağ, deniz görmek istiyorsanız deniz. Bahçeniz istediğiniz kadar büyük ve içinde istediğiniz her bitki ve kuş var.
Böyle bir cennetin çok sıkıcı olacağını düşünmüştüm. Ama belki birçok insan böyle bir cennet arzuluyor.
İnsanlar çok şeye sahip olmak istiyorlar ama elde ettikçe istedikleri artıyor.
Belki öldükten ve böyle bir cennete gittikten sonra her istenilenin elde edildiği yerin cennet değil, cehennem olduğunu anlarlar.