25 Aralık 2010 Cumartesi

1940 model domates istiyorum

Modern tarım yöntemleri doğayı mahvetmekle kalmıyor insanları da telef ediyor. İngiltere’de piyasaya çıkan: Gerçek Gıda Neden Yediklerimizin Besin ve Mineral Değerleri Düşük - Bunu Bertaraf Etmek İçin Ne Yapabiliriz adlı kitabın özeti bu.
Bol taze sebze ve meyve yiyor olsanız bile durumunuz sandığınız kadar parlak olmayabilir. Toprağın hor kullanılması, suni gübreler, genetik yapısı değiştirilmiş tohumlar aldığımız gıdaların besin değerini talan etti. Meyve ve sebzeye sinen tarım ilaçlarının zehirleyici etkileri caba.
İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre 1940 ila 1991 arasında sebzeler içerdikleri magnezyumun %24’ünü, kalsiyumun %46’sını, demirin %27’sini ve bakırın %76’sını kaybetti. Bir tek domatesin 1940’ta ihtiva ettiği bakırı almak için 1991 ürünü 10 domates yemek gerekiyor. Bugün, Allah bilir, bir kasa.
Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan bir rapora göre dünyada iki milyar insan “gizli açlık” çekiyor. Yani demir, zinc, çinko, iyot, A vitamini ve folik dahil birçok vitamin ve mineralleri yeterli miktarlarda alamıyor. Bunların eksikliğinin yol açtığı sayısız hastalık var.
Gerçek Gıda İstiyoruz yazarı Graham Harvey’e göre disleksiyadan kalp rahatsızlıklarına birçok hastalığın aldığımız gıdanın yoskulluğuyla ilişkisi var.
İnekler doğada değil ahırlarda yapma yemlerle karınlarını doyurdukları için sağlıksız oluyorlar (deli dana hastalığını hatırlayın) ve sütleri de insanlara pek yaramıyor. Doğada beslenen hayvanların sütünde bol miktarda bulunan bazı yağ asitleri, özellikle Omega 3, ahır hayvanlarının sütünde çok az var. Gıdasında yeterli miktarda Omega 3 türü yağ asidi bulunmayan insanların depresyon, şizofreni, hiperaktivite, Alzheimer gibi hastalıklara tutulma olasılığı daha büyüktür. Kansere eğilim daha yüksektir. Meyve ve sebzenin besin değerlerinin düşük olmasının nedeni tarımda kullanılan suni gübrenin besin zengini ürün alınmasını sağlayan doğal dengeyi bozmasıdır.
Organik ürünlerin gittikçe revaç kazanmasının nedeni modern yöntemlerle elde edilen meyve ve sebzenin tatsız olması dışında sağlıksız olmasıdır. Organik ürün en az üç yıl tarım ilacı kullanılmamış, otoyollardan uzak topraklardan, genleriyle oynanmamış tohum kullanılarak ve tarım ilaçlarından kaçınılarak elde edilen ürüne denir. Gerçek gıda almak istiyorsanız kırlarda karnını doyuran inekler, günışığı gören tavuklar ve iyi toprakta yetişen meyve ve sebzede ısrarlı olun, diyor Harvey.
Ya da mümkün olduğu kadar kendi sebze ve meyvenizi yetiştirin.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Kötü üsteğmen kötü marangoz

OZANKÖY
Cuma gecesi. Koltukta uzanmış DVD’den Werner Herzog’un Bad Lieutenant adlı filmini seyrediyorum.
Sağ elim ara sıra tabağın içine dalıp sapından siyah bir İspanyol üzümü koparıp ağzıma atıyor.
Katrina kasırgasından sonra New Orleans’tayız. Orada Terence McDonaugh isimli bir polis (Nicholas Cage) Bad Lieutenant, yani Kötü Üsteğmen var.
Dışarıda rüzgâr esiyor. Fırtına uyarısı var. Ben ateşin kenarındayım, üzüm yiyorum ve iyi bir film seyrediyorum. Yarın tatil. Her şeyin mükemmel olması lazım ama değil. Ateşe bakan sağ tarafım sıcak, pencereye bakan sol tarafım soğuk.
Kötü bir marangoz yüzünden dışarıda esen rüzgârın bir bölümü pencerenin aralıklarından içeri girip ısı dengemi altüst ediyor. Biri kuru, biri ıslak çorap giymek gibi bir şey.
Pencerenin altına bir battaniye yerleştiriyorum ama fayda etmiyor.
Kötü Üsteğmen’in bağlı olduğu karakol tahliye edilirken Meksikalı bir mahkûm bodrumdaki hücrelerden birinde unutuldu. Su yükseliyor. Suda bir yılan yüzüyor. Mahkûm dehşet içinde, bağırıyor. Kötü Üsteğmen yukarıdan onu görüyor. Saatine bakıp “İddiasına var mısın?” diyor yayındaki arkadaşına. “Saat dörtte su burnuna kadar yükselecek.” Arkadaşı “Ben saat beşe kadar bir halt olmaz diyorum” diyor. “Yirmi dolar basarım.” Mahkûm yalvarıyor.
“Yirmi dolar mı? O da ne? Değsin bari. Bin dolar.”
“Bin dolara yokum.”
İki yüz dolara anlaşıyorlar.
“Lütfen” diye yalvarıyor mahkûm.
Kötü Üsteğmen, kulaklarına inanamayarak, geri bağırıyor: “Senin için ıslanmamı mı istiyorsun? İsviçre pamuğundan iç çamaşırı giyiyorum. Çifti 55 dolar. Senin için bu pisliğin içine atlayıp mahvetmemi mi istiyorsun?”
“Sen 55 dolarlık iç çamaşırı mı giyiyorsun?” diyor arkadaşı inanmayarak.
“Kız arkadaşım aldı.”
Mahkûm avuçlarını birleştirip duaya başlıyor.
“Hadi gidelim” diyor, arkadaşı arkasını dönüp yürümeye hazırlanarak. “Ölüm saatini otopsinden alırız.”
Babası alkolik, sevgilisi fahişe Kötü Üsteğmen’in. Aslında kötü değil. Herkes gibi. Hem kötü hem iyi, hem mutlu hem mutsuz, hem gaddar hem insaflı. Saatini çıkartıp arkadaşına uzatıyor. “Tut.” Ceket ve ayakkabılarını çıkarıyor ve suya atlıyor.
Hüzünlü ve komik bu filmi Londra’da gösterime girdiğinde görmüştüm. Eminim DVD’den birçok defa daha seyredeceğim. Tarihe gasp ve gaddarlık kapısından girenlerin kayıp torunlarının bir kesiti. Maddileşen, ailesizleşen, anlamsızlaşan hayatlar; alkol, uyuşturucu ve şiddete tutunarak bir günden diğerine tırmanmaya çalışan insanlar. Polis de, suçlu da, masum da kurban.
Ben de geceleri filmlere tutunuyorum. Film de bir tür uyuşturucu, kaçış. Yağmurdan kaçıp saçak altına sığınanlar gibi, birkaç saat kendinizi başkalarının hayatına atıyorsunuz, başkalarının derisi içinde yaşıyorsunuz.
İyi de pencereden esen şu rüzgâr ne olacak? Kendimi soğuk bir tabağa konan sıcak bir yemek gibi hissediyorum.
Lisede coğrafya öğretmenim “Doğada hiçbir şey mükemmel değildir” derdi. Anlar da öyle. Anlar da peynir gibi küfü ile beraber geliyor. En iyi anında bile, bakarsın, bir yerlerden soğuk hava perdeyi kaldırıyor.
Ama benim de numaralarım var. Battaniyeyi pencerenin altından çekip sırtıma atıyorum ve “Es” diyorum. “Esebildiğin kadar es.”

11 Aralık 2010 Cumartesi

Haftada altı gün

Haftada altı gün bir klinikte çalışıyor. Günü işlek bir caddeye bakan, açılmayan pencereler arkasında geçiyor. İşten ara bulduğunda zemin katındaki kafeye iniyor, kaldırıma uzanan açık bölümde oturup kahve veya taze sıkılmış portakal suyu içiyor.
Sigara dumanı, trafik ışıklarında durup geçen arabaların gürültüsü ve egzozu, kapalı bir gök... Sanki hayat suratını asıp, sırtını dönmüş.
Arabası yok onun için hafta sonları şehir dışına kaçamıyor. Ancak birisi götürürse. O zaman da geri dönmek istemiyor. Niye hemen dönüyoruz, daha kalsak ya, diyor.
Mavi gözlü, kumral, zayıf bir kadın. Gülünce beyaz, şekilli dişlerini gösteriyor. Sanırım kanını Osmanlı saraylarına kız yollayan diyarlarda yaşayan insanlardan almış.
Yalnız yaşıyor. Bazı kadınlar önüne gelen erkekle çıkıyor, diyor. Sırf yalnız kalmamak için. Ben artık öyle yapmıyorum. Anlamlı bir ilişki istiyorum.
Duruyor ve kendi kendine gülüyor. Anlamlı ilişki istemeyen mi var? Ama adam gibi adam nerede?
Canı kırsal yerler istiyor. Rüyasında orman görüyor. Ayağında yağmur çizmeleri, üstünde yağmurluk var. Dışarı çıkınca kar yağmaya başlıyor. İnsanlar evlerinden çıkıp karda dans etmeye başlıyorlar. Çocuklar kar topu oynuyor. Köpekler havlıyor. Ağaçların arasından tepeye tırmanmak istiyor ama yağmur çizmeleriyle yürüse kayıp düşebilir. Ayakkabılarını değiştirmek için içeri girince uyanıyor.
Ne kadar şanssızım, diyor. Rüyasında bile sonuna kadar ememiyor, delirten kalabalıklardan uzak olmanın tadını...
Keşke şehirden uzak, ormanın kıyısında, bitki kokan, havanın tatlı olduğu, atmacaların çimenlerden tavuk kaptığı, karanlık basınca çakalların uluduğu o yere gidebilse gene bu hafta sonu. Yazdan kalma o gün ne güzeldi. Acılı makarna yenmiş, kırmızı şarap içilmişti. Başlarının altında yastık, çimenlerin üzerine uzanıp uzun uzun konuşmuşlardı. Rüzgârın pistinde martılar kayıyordu.
Yeşile hasretim, demişti.
İstanbul’da bütün yeşile hasret olanların yeşillerini toplayıp bir orman yapsam ne kadar büyük olurdu? İnsanların istediği her şey yaratılıp onlara verilse, dünya ağırlığını kaldırır mıydı?
Uzayda bir yerlerde olsam ve kulaklarım düşünceleri okuyabilse, her an, milyarlarca isteğin, duaya sarılmış olarak kâinata döküldüğünü duyacaktım, ters yağan bir yağmur gibi.
Bir romanda cennet insanın istediği her şeye sahip olabileceği bir yer olarak anlatılıyordu. Size sınırlarını istediğiniz kadar genişletebileceğiniz boş bir alan veriliyordu. Hayal ettiğiniz ev düşündüğünüz anda meydana geliyordu. Her odayı arzu ettiğiniz mobilyalarla döşeyebilirsiniz. Penceresinden dağ görmek istiyorsanız dağ, deniz görmek istiyorsanız deniz. Bahçeniz istediğiniz kadar büyük ve içinde istediğiniz her bitki ve kuş var.
Böyle bir cennetin çok sıkıcı olacağını düşünmüştüm. Ama belki birçok insan böyle bir cennet arzuluyor.
İnsanlar çok şeye sahip olmak istiyorlar ama elde ettikçe istedikleri artıyor.
Belki öldükten ve böyle bir cennete gittikten sonra her istenilenin elde edildiği yerin cennet değil, cehennem olduğunu anlarlar.

4 Aralık 2010 Cumartesi

‘İçimde 17 yaşında genç bir kız var’ dedi

Oğlum iki haftalık sömestr tatilinin üç gününü deneyim kazanmak için İstanbul’da bir anaokulunda çalışarak geçirdi.
“Nasıl geçti?” diye sordum, birlikte yemek yerken.
“Beklediğimden ilginçti” dedi.
Neyin ilginç olduğunu sordum.
“Çocuklar” dedi. “Çocuklar çok orijinal” dedi. “Gerçek. Hiçbir sahtelikleri yok.”
Bana “Teşekkür ederim” demeyi reddeden oğlanı anlattı. O hariç sınıfındaki çocukların hepsi kendileri için bir şey yapıldığında teşekkür ederim demeyi öğrenmişler. “Teşekkür ederim de” dendiğine o dudaklarını kısıp soldan sağa kafasını sallıyormuş. “Iıh.” Teşekkür ederim demezsen sana su yok! “Iıh.” Bahçeye çıkamayacaksın. “Iıh.”
Oğlum. Gelecek mayısta on sekizine basacak. Ne zaman büyüdü? Bebeklik kokusu hâlâ burnumda. Koruya tırmanırken sırtımdaki bebek çantasında uyumaya başladığını vücudunun ağırlaşmasından anlardım. Başı omzuma düşerdi. Ne zaman bu kadar kocaman oldu?
Benim gözümde herhalde hiç büyümeyecek. Ama çocuk falan değil artık. Çocuklarla ilgili hüküm veren genç bir bilge.

Selim’in sözlerini ona nakledince, kız arkadaşım da bana gençliği tanımladı. “Gençlik, pek çok şeyin ilk kez tecrübe edildiği zamandır” dedi. “Gençlikte, hemen her şeyin harika olmasının bir nedeni de budur. Artık çocuk değilsindir, yetişkinler dünyasının bir ferdisindir ve o dünyayı deneyimlemeye hakkın vardır. Dolayısıyla her gün yeni bir keşiftir senin için... Her gün bir öncekinden farklıdır, işte bunun coşku ve mutluluğunu yaşarsın.”
Biraz durdu, “Yaşlanmak ise kanıksamak, heyecanını, coşkunu kaybetmek, yaşamdan artık eskisi kadar keyif almamaktır.”

“Bir dakika” dedim. “Benim sahama girdin. Sana yaşlanmayı ben anlatayım. Çocukluk ve gençlik doğaldır. Yaşlılık ise rol yapmaktır. Kostüm giyilerek yapılan bir rol. Kostüm de beyaz saçların, buruşan cildin, yumuşayan adalelerindir. Rol yapıyorsun çünkü aslında çocuk da genç de hâlâ içindedir. Ama gizlidirler. Onu sen bilirsin ama başkaları görmez.”
Doksan dört yaşında bir kadın. Artık vaktinin çoğunu konuşmadan oturarak veya uzanarak geçiriyor. Ama hâlâ bakımlı. Söze karışıyor.
“İçimde 17 yaşında genç bir kız var” diyor. “Ama aynaya bakmak istemiyorum çünkü yüzüm buruş buruş. İçimde hâlâ bir çocuk var ama vücudum o çocuğa yetişemiyor.”
Amaçsız bir yolculuk işte. Yolu da yolcuyu da sen seçmiyorsun. Yolda karşılaşacaklarını da. Yol ne kadar uzun, nerede, nasıl bitecek? Kim çocuk, kim genç, kim yaşlı?
Geri dönüş yok. Teslim ol, gözle, keyfini çıkart.

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz
su serin,
çınar ulu,
ben şiir yazıyorum,
kedi uyukluyor,
güneş sıcak,
çok şükür yaşıyoruz.
suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze (*)

*Nazım Hikmet Ran