27 Kasım 2010 Cumartesi

Bir insanın ne kadar toprağa ihtiyacı var?

Zengin bir tüccarın eşi olan abla köye, fakir bir çiftçi ile evli kız kardeşini ziyarete gelir.
Şehir hayatının rahatlığını, çocuklarının giydiği zarif elbiseleri, yedikleri lezzetli yemekleri anlatır, övünür. Küçük kız kardeş içerler. “Hayatımı seninki ile değişmem” der. “Sıkıcı olabilir ama tasasızdır. Siz debdebeli bir hayat sürebilirsiniz ama sürekli endişe içindesiniz.”
Kadının kocası Pokhom kulak misafiridir. “Tek derdimiz toprağımızın az olması. Yeteri kadar toprağım olsa şeytandan bile korkmam” der. Şeytan sobanın arkasında gizlidir. “Öyle mi?” der. “Sana yeteri kadar toprak verelim bakalım.”
Şeytan Pokhom’un şansını açar. Köyün zengini kadından 100 dönüm toprak satın alarak arazi sahibi olur.
Bir akşam evlerinde bir yolcuyu misafir eder. Misafir Volga’nın kıyısında ekinlerin at boyu büyüdüğünü, toprağın ucuz olduğunu anlatır.
Pokhom satıp savar, Volga’nın kıyısında 400 dönüm satın alır. Artık durumu çok iyidir ama hâlâ halinden memnun değildir.
Bir gün seyyar bir tüccar ona uzaklarda, Başkirlerin yaşadığı bakir topraklardan bahseder. Bu topraklar o kadar geniştir ki insan bir sene durmadan yürüse sonuna ulaşamaz. Ama Başkirler saftır, birkaç rubleye ellerinden binlerce dönüm alınabilir.
Pokhom yanına hediyeler alarak gene yollara düşer ve Başkirleri bulur. Her şey tüccarın anlattığı gibidir. Pokhom toprak satın almak istediğini söyler. Hediyeler Başkirleri memnun etmiştir. Obanın en yaşlısı çağrılır.
“İstediğin kadar toprak seç” der yaşlı adam, kahkahayla. “Çok arazi var.”
“Kaça?”
“Günlüğü bin ruble. Bir günde ne kadar mesafe kat edersen o kadar toprak senin olacak.”
“Bir günde insan çok mesafe kat edebilir.”
“Hepsi senin” der ihtiyar gülerek. “Ama bir şart var. Eğer güneş battığında başladığın yere dönmüş olmazsan toprağı da paranı da kaybedersin.”

Ertesi sabah güneş doğarken Pokhom ve Başkirler bir tepede buluşur. İhtiyar Başkir kalpağını yere koyar ve “Buradan başla” der. “Gördüğün her yer bize ait. Bir dikdörtgen çiz, içindeki toprak sana ait olsun.”
Pokhom bin rubleyi kalpağın içine atar ve yola çıkar. “En az 50 kilometre yürürüm bir günde” diye düşünür. Beş kilometre yürüdükten sonra sola dönmeyi düşünür ama “Daha erken, beş kilometre daha yürüyeyim” diyerek yola devam eder.
Sonra sola döner. Yürü babam yürür. Toprak o kadar güzel, ağaçlıklar o kadar sıktır ki bir türlü geri dönmek istemez. Birden bire durup geriye baktığında güneşin inmeye başladığını görür. Tepede Başkirler karınca gibidir. Onlara doğru koşmaya başlar. Nefes nefesedir. Neden bu kadar uzağa gittim! Ya her şeyi kaybedersem! Adımlarını sıklaştırır. Fakat tepenin yamacına vardığında güneş batmıştır.
“Burada güneş hâlâ batmadı, acele et” diye bağırır yaşlı Başkir. Pokhom son bir gayretle koşar. Sırtından ter boşanarak, bacakları titreyerek, tam güneş ufukta kaybolurken kendini kalpağın üzerine atar.
“Bravo” diye bağırır ihtiyar. “Çok toprağın oldu.” Ama Pokhom duymaz. Ağzından kan gelerek ölür. Bir uçtan diğer uca iki metreyi geçmeyen bir çukur açıp onu içine gömerler.
İhtiyar Başkir şeytandır. Bir kahkaha atar. “Yeteri kadar toprağın oldu” der.
Tolstoy’un özetlediğim bu öyküsünü ortaokulda İngilizce dersinde okumuştum. O zaman öykü bir insanın doymazlığını anlatıyor sanmıştım. Dün yeniden okuyunca ve dünyanın halini düşününce anladım ki bir insanı değil insanlığı anlatıyormuş.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Metin Münire: İlerleme raporu

Ozanköy
Dizimin dibinden ayrılmayan okuyucularım geçen haziranda sahneye çıkan Metin Münire’yi hatırlayacaklardır.
Metin Münire, Metin Münir’in sonra yalnız yaşamaya başlayan ve ev kadını olmanın ne kadar zor olduğunu keşfeden versiyonudur.
Bir tür bahçe Metin Münir’i.
Kendimi portakal gibi soydum ve altından o çıktı.
Bu MM her sabah havalandırmak için yorganını pencereden sarkıtıyor ve yastıklarını üstüne diziyor, evi düzenliyor, çamaşır yıkıyor, ayakkabılarını boyuyor, lezzetsiz yemekler yapıyor ve hayatından çıkan kadınların boşluğunu yatağına aldığı yastıkların sayısını çoğaltarak doldurmaya çalışıyordu.
Münire yazısını bekârlığımın taş devrinde yazdığım için galiba meramımı iyi anlatamadım. Bir defa erkeklerden hiç tepki almadım. Kadın okuyucularımdan kimisi ağlaştığımı, şikâyet ettiğimi sandı. Kimisi “yapılması çok kolay” mercimek çorbası ve kuru fasulye tarifleri yolladı. Bazıları bana acıdı. Bazıları “Daha beter ol” dedi.
Oysa ben o zaman tek başıma yaşamakla beraber rahat ve hoşnuttum. Repertuarıma ‘ev kadınlığı’ eklemek hoşuma gidiyordu. Kadın ve anne olmanın ne anlama geldiğini anlamaya başlıyordum.
Aradan geçen beş ay içinde epey mesafe kaydettim, Taş Devri’nden Cilalı Taş Devri’ne geçtim. Daha tekerleği keşfetmeme çok zaman olsa da evimi (aşağı yukarı) düzene soktum.
Yün çoraplarımı çamaşır makinesinin aşırı sıcak su programında yıkamamam gerektiğini öğrendim.
Lezzetli yemekler yapmaya başladım diyemeyeceğim ama artık yaptığım çorbadan bir kaşık aldıktan sonra tencereyi bahçedeki bitkisel çöplüğe götürüp ters yüz etmiyorum. Çocuklar da “Lütfen baba, balık çorbası yapma” diye yalvarıyor.
Aslında başlangıçta yemek yapmaya üşeniyordum. Alışverişe gittiğimde onu da pişireceğim bunu da pişireceğim deyip tonlarca malzeme alıyordum. Pişirmeye gelince tembellik ediyordum. Aldıklarımın çoğu bozulup çöpe gidiyordu. Ara sıra yaptığım yemekler de yavan oluyordu.
Zamanla bu iş beni sardı. Bazılarının hangi yemeklerde kullanıldığına dair en ufak fikrim olmadığı halde değişik baharatlar satın aldım. İnanılmaz keskinlikte bir Japon malı bıçak edindim. Esse’ye uğrayıp yapma ihtimalim olmayan yemeklere uygun tencereler almaya başladım.
Kadınlarla bir araya geldiğimde konuyu yemek tariflerine çekip tüyolar almaya çalışıyorum. Başlangıçta arkadaşlarım bunu yeni geliştirdiğim ve başarısız olması kaçınılmaz bir kadın tavlama yöntemi sandı ama sonunda ciddi olduğumu anladılar.
Uzun bir sapıştan sonra kendi yoluma döndüm. Derek Walcott’un Aşktan Sonra Aşk şiirindeki adam gibi kendimi kendi kapımda karşıladım, kalbimi kendime iade ettim, “seni seven yabancıya.”
Her sabah uyanmak yeniden doğmak gibi. Tek başıma, müzede şaheser bir tablo seyreder gibi bulutları, servilerin arkasındaki denizi, ağaçları, çiçekleri, kuşları seyrediyorum. Yaz can sıkmaya başlayan bir misafir gibi gitmiyor. Harnıp ve yenidünya ağaçları zamansız çiçek açtı, mandalinalar, portakallar ve turunçlar kış soğuğunu beklemeden turunculaşıyor. Siyah zeytin toplayıp cam kavanozlara dolduruyorum.
Tek başınalık güzel ama hiçbir şey seninle beraber olmak kadar güzel değil.

6 Kasım 2010 Cumartesi

Tek burun deliği ile

İki tane burun deliğimiz var. Ama nefes almak için bunlardan sadece birisini kullanıyoruz.
Günün herhangi bir saatinde, burun deliklerimizden bir açık diğeri kapalı veya yarı kapalıdır.
İnanmıyorsanız deneyin.
Sağ elinizin başparmağı ile sağ burun deliğinizi kapatın ve sol burun deliğinizle nefes alın.
Daha sonra sol elinizin başparmağı ile sol burun deliğinizi kapatın ve sağ burun deliğinizle nefes alın.
Burun deliklerinden birinin diğerinden daha açık olduğunu fark edeceksiniz.
Sağlıklı bir insanda açık burun deliği iki-üç saatte bir değişir. Yani, iki-üç saat, örneğin, sağ burun deliğinizle nefes aldıktan sonra nöbet sol burun deliğinize geçer. Neden, diye sorarsanız bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Hayatın muammalarından biri.
Belki Tanrı her şeyi bildiğini sanan ve daha çok öğrendikçe (veya daha çok öğrendiğini sandıkça) daha çok ukalalaşan insanlarla dalga geçmek için bu düzeni kurdu. “Sen her şeyi bildiğini sanıyorsun ama burnunun dibinde olanların bile farkında değilsin” demek için.
Bilim sustuğuna göre nefes alıp verme uzmanı olan Hintli yogilerin bu konuda ne dediğine kulak verelim. Onlar diyor ki vücudunun iyi çalışması için aktif burun deliklerinin iki saatte bir değişmesi gerekir. Eğer değişmezse bu sağlıklı olmadığımızın bir işaretidir.

Binlerce yıl önce bu garipliği keşfeden yogiler bir egzersiz geliştirdi. Bu yazıyı yazmaktaki amacım size bu basit ama çok yararlı egzersizi öğretmek.
Sağ burun deliğinizi sağ elinizin başparmağı ile üstünden bastırıp kapatın ve sol burun deliğinizden derin bir nefes alın. Yavaş yavaş. Sol burun deliğinizi sağ elinizin işaret parmağı ile kapatın ve almış olduğunuz nefesi sağ burun deliğinizden verin. Ta ki ciğerlerinizdeki hava boşalıncaya kadar. Yavaş yavaş.
Ardından sol burun deliğinizi sağ elinizin işaret parmağı ile kapatın ve sağ burun deliğinizden derin bir nefes alın. Sonra sağ burun deliğinizi kapatıp sol burun deliğinizden nefesinizi bırakın.
Bir burun deliğinizden nefes alıp, diğerinden vermiş oldunuz. Her alıp verme bir raunt sayılıyor. İlk seferinde üç defa yapın. Zamanla yediye çıkartın.
Alıştıktan sonra günün muhtelif zamanlarında istediğiniz kadar yapabilirsiniz. Grip veya benzeri hastalıklardan dolayı burnu tıkalı olanlar, iyileşinceye kadar bu egzersizi yapmamalıdır.
Her zaman her yerde yapılabilecek bu egzersiz üzerinizde yatıştırıcı ve canlandırıcı bir etki yapacak. Özellikle endişeli, heyecanlı veya kızgın olduğunuz zamanlarda yapmanızı öneririm.
(NOT: Yıllık iznimin bir bölümünü kullanacağım için gelecek hafta yazı yazmayacağım. Görüşmek üzere hoşça kalın.)