30 Ekim 2010 Cumartesi

Kanserli mememin adı Safiye

Gazeteci Meral Tamer yılda bir defa meme kanseri için mamografi testi yaptırıyordu.
Son gittiğinde, doktoru elle muayenede bir şey bulamadı. “Her şey normal görünüyor, bir yıl sonra görüşürüz” diyerek onu mamografiye gönderdi.
Mamografi bir çeşit röntgendir. Normal röntgene kıyasla biraz daha farklı enerjiye sahiptir ve kullandığı
0.1-0.3 mm gibi küçük odak çapları çok ayrıntılı, çözünürlüğü yüksek görüntüler elde eder. Meme kanserinin erken teşhisinde en etkin yöntemdir.
O gün Tamer’in çekimi normalden uzun sürdü. Sol göğsüne evire çevire birkaç defa baktılar. Üç-dört milimetrelik bir kitle buldular. Kanser olma olasılığı %50 idi. Ertesi gün başka testler yapıldı ve ameliyat edildi. Alınan kitle kanserli çıktı.
Tamer hiçbir şey olmamış gibi hayatını yaşamaya devam etti. Kanser teşhisi konulduğu günün gecesi daha önce planlandığı gibi konsere gitti.

Ağır hastalıklar insanın kendisiyle hesaplaşması için bir randevudur. Tamer de “kendi hikâyesinin peşine düş(tü).” Ve “Türkiye’nin asabi gündemine kulaklarını kapat(arak)” bir kitap yazdı.*
Bu ilginç hikâyenin içinde 16 yaşında anne ve babasını kaybedip tek başına yaşayarak İstanbul’da lise ve üniversiteyi bitirmek var. Boşanma ile sonuçlanan iki erken evlilik ve bir çocuk var. Cumhuriyet’te başlayıp Milliyet’te süren başarılı bir gazetecilik kariyeri var. Gazeteci Osman Ulagay’la kurulan derin ve mutlu bir hayat ortaklığı var. Dostlar, yaptığı leziz yemeklerin paylaşıldığı sofralar, konserler, Londra seyahatleri var.
Tamer kanserle olan macerasını gazetedeki köşesinde de günlerce tefrika etti, yüzlerce okuyucu maili aldı. Bunların bazılarını kitabında yayınladı. Kimisi çok dokunaklı ama hepsi de cesaretle dolu bu kadın mektupları kitabın en ilginç bölümlerinden birini teşkil ediyor.

Zerrin Atuk’un 40 yaşında memesi alındı. Çok ağladı ama çabuk toparlandı. Hastalığını dalgaya alan bir insan oldu.
“Yeni meme ve protezimin adı Safiye” diye yazdı Tamer’e. “Neden Safiye derseniz, saf silikon da ondan. Arkadaşlarım artık ‘Safiye nasıl?’ diye soruyorlar. Safiş bazen iyi bazen kötü. Tıpkı ekonomi gibi.”
Belki kendisi de farkında değil, ama Tamer’in sayfalarında cümbüş yapan bir kuş sürüsünün sevinci dolaşıyor. Çok erken teşhis edildiğinin, çok şanslı olduğunun, yeni bir yaşam kontratı imzaladığının bilincinde.
“Hayatımın bundan sonrasının daha da güzel geçeceğine inanıyorum” diye yazıyor. “Hatta şimdiden başladı bile. Çünkü bu yönde çaba harcıyorum. Hayatta hiçbir şey insanın önüne altın tepsi ile sunulmuyor. Daha keyifli yaşayabilmek için bile ciddi mesai harcamanız gerekiyor.”
*Meral Tamer, Aşk Olsun Kanser, Doğan Kitap.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Kim uyuuur kim uyumaz?

Daha sonra başımı karnının üzerine koydum ve parmaklarını saçlarımın içine soktu.
“Sana küçükken hikâye anlatırlar mıydı?” diye sordu.
Çocukluğum o kadar arkada kaldı ki oraya dönüp yeşil kapıyı aralamam için dağlar ve dereler aşmam, ormanlar geçmem, yatak çarşaflarının haftada bir değiştiği otel odalarını arkada bırakmam lazım.
“Annem ve babam, hayır, hiç hatırlamıyorum” dedim. Balkonu, üzerine sarkan incir ağacı şadırvanı, cami avlusunu ve hepsinin üzerinde öterek uçan öğleden sonra kırlangıçlarını hatırladım. “Anneannem bazen anlatırdı. Ama çok ısrar ettiğimde. Ve çok isteksizce. Sana anlatırlar mıydı?”
“Evet.”
“Haydi bana bir tane anlat.”
“Ülkenin birinde Bimbilik adında bir çocuk yaşarmış. Bir gün Bimbilik’in ülkesine bir dev gelmiş. Aç gözlü, obur mu obur ve çok kötü kokan bir dev. Dev geceleyin uyuyan çocukları yiyerek besleniyormuş. Bimbilik bu, deve akşam yemeği olur mu hiç! Geceleri uyumamaya başlamış! Sabaha kadar gözünü kırpmıyormuş. Dev her gece Bimbilik’in odasına giriyor ve soruyormuş: Kim uyuuur, kim uyumaz? Bimbilik de cevap veriyormuş: Herkes uyuuur Bimbilik uyumaz.”
“Sonra ne olmuş” diye sordum.
“Unuttum.”
“Buna benzer bir hikâye bende de var” dedim. “Bir cin varmış. Ormanlar içinde dolaşırmış. Karşısına biri çıkıp sen kimsin diye sorduğunda, ‘Ne et yerim ne de ot, benim adım Tom Tit Tot’ diye cevap verirmiş.”
“Sonra?”
“Ben de gerisini hatırlamıyorum. Ne gerisini, ne öncesini. Çocukken okumuştum bu hikâyeyi. Okuma yazma öğrendikten sonra okuduğum ilk kitap bile olabilir.”
Bazı günler mükemmeldir. Dün ile yarın yok olur. Yağmur diner, trafik mucizevi bir şekilde açıktır. Deniz kenarında yürürken hava ne sıcak ne soğuk. Lokanta tenha, garsonlar nazik ve güler yüzlüdür. Rakının lezzeti bir başkadır. Taptaze kalamar ve patlıcan salatası, lüfer ve palamut, ayva tatlısı ve dondurmalı sıcak irmik helvası, az şekerli kahve. Hiç kimsenin gözü üzerinizde değildir. Mutlusunuz. Devamlı gülümsersiniz. Bu saatleri yaşadığınız için kendinizi şanslı hissedersiniz.
Bugün öyle bir gün.
Susuyoruz. Odaya sesler doluyor. Mutfakta bir şeyler deviren kedi. İki kat aşağıdaki lokantanın müziği. Sokaktan geçen arabalar. Yağmur. Ambulans sireni.
Ve düşünceler. Birden bire üzeri maymun dolu bir ağaca dönüşen bir akıl.
“Masalın sonunda Bimbilik muhakkak kötü devi öldürür” diyorum.
“Nereden biliyorsun?”
“Bilmiyorum. Ama hep böyle olur. Kötü devler hiçbir zaman kazanmaz. Hikâyelerde.”
Soruyor: “Peki ya gerçek hayatta? Gerçek hayatta da kazanır mı Bimbilikler? Yoksa gerçek hayatta kötü devlerin egemenliği mi vardır?”
“Gerçek hayatın canı cehenneme” diyorum ve gözlerimi kapatıyorum. “Dev gelirse beni uyandır. Ya da sen de uyu, yiyecekse ikimizi birden yesin.”

9 Ekim 2010 Cumartesi

Apostoli, Yannaki, Maria

LEFKOŞA
Yeni Cami Sokağı’nda bizim evden dört-beş ev aşağıda, solda, Rum bir aile otururdu. Tek katlı bir evdi. Mahalledeki evlerin çoğu gibi gündüzleri kapısı açık dururdu. Bahçe kapısının arkasında birkaç basamakla inilen küçük bir çimento bahçe görürdüm.

Anne ve baba her sabah meyve ve sebze dolu bir el arabasını iterek gider, akşamüstü aynı arabayı iterek dönerdi. Dönüşte arabayı iten annenin yüzündeki müthiş yorgunluk ifadesini unutamam. Elleri arabanın tutacaklarında, küçük ve yavaş adımlarla arabayı iterek eve doğru yürürdü. Bazen de bitkin, bezmiş, arabayı kocası iterdi.

Giderken “badades, portakalya” diye bağırırlardı birkaç adımda bir. Dönüşte sessizdiler.

Anne ve baba Lefkoşa’nın sokaklarında bağırarak mallarını satmaya çalışırken biz sokakta çocuklarıyla oynardık. Apostoli uzun boylu ve zayıf ve benden biraz büyüktü. Yannaki kısa boylu ama tıknaz ve güçlü idi ve benden biraz küçüktü. Maria hepsinin küçüğü idi ve kız olduğu için sokağa çıkıp erkeklerle oynamazdı.

Onlar Rum okullarına gidiyordu, biz Türk okullarına. Okuldan sonra sokağa döküldüğümüzde Yannaki ve Apostoli de çoğu zaman orada olurdu. İyi Türkçe konuşurlardı.

Tarih ve coğrafya bilmiyorduk o yaşlarda. Hepimiz ordaydık işte. Bizim orada olmamız ne kadar doğalsa onların da orada olması o kadar doğaldı. Aynı keçinin üzerindeki kıllar gibiydik. Lefkoşa surlarının içinde yaşıyorduk, Ayios Lukas Kilisesi’nin etrafında çoğunlukla Rumlar, Yeni Cami’nin çevresinde Türkler.

Sonra bir gece bir yerlerde art arda bombalar patladı.

Çok geçmeden, sanırım bir hafta sonu idi, evde ders çalışırken sokakta bağrışmalar duydum. Dışarıya fırladım. Apostoli Yannaki ve Maria ve anne ve babaları evlerinin önünde ağlıyor ve çığlık çığlığa bağırıyorlardı.

Önlerinde elinde fitili yanan, petrol dolu bir konyak şişesi bir genç vardı. Evi ateşe verecekti. Rum ailenin kapının önünden çekilmesini istiyordu. Onlar kapının önüne barikat kurmuşlardı ve çekilmiyorlardı. Maria ağlıyordu. Babasının bacaklarına sarılmıştı. Yannaki annesinin önünde duruyordu, gerekirse onu korumak için. Apostoli babasının arkasında sessiz sessiz ağlıyordu.

Komşular toplandı. Birkaç kişi genç adama “Yapma yahu, nedir yaptığın” diyecek oldu, onun kimseyi dinlemeye niyeti yoktu.

Bombacı içeriye giremeden başka genç adam ortaya çıktı. İri yarı yakışıklı biriydi. Sanırım fırıncının oğluydu. Şişeyi tutan eli kavradı. “Mahalleyi mi yakacaksın?” dedi. “Çek git buradan. Birbirimizi aynı yere şikâyet etmeyelim.”

Adam bir şey söylemeden fitili kopartıp attı ve gitti. Mahalleli dağıldı. Sokak boşaldı. Rum komşularımız, o gün, Allahaısmarladıksız ve güle gülesiz, evlerini terk ettiler. Onları bir daha görmedim.

Kilise bahçesindeki panayır, pencerelerden ve açık kapılardan gelen değişik yemek kokuları ve şarkılar, yasak meyve Rum kızları, hem bildik hem yabancı insanlar, mahalleden kayboldu.

Ayios Lukas kilisesini yakıp yıktık ve çevresindeki Rumları kaçırttık. Onlar Bayraktar’ı, Ömergeyi’yi ve Tahta Kale camiini yakıp talan ettiler ve çevresinde oturan Türkleri kaçırttılar.
Bir savaş savaştık. Bu savaşta sadece yenilen taraf olduğunu, hepimizin o tarafta olduğumuzun o zaman farkında değildik.