18 Eylül 2010 Cumartesi

Nefes

Ozanköy
Çiçek verdiği zaman sarı çiçek açan ağacın gölgesinde oturuyorum ve kitap okuyorum. Rüzgâr esince ağaç gıcırdıyor. Bazen yatak gibi, bazen arkada unutulmuş bir yavru gibi ses çıkartıyor.

Burnuma bir yasemin kokusu geliyor, bir incir... Kırsalda nefes alıp vermemiz daha derin, şehirlerde sığdır çünkü kırlar güzel kokularla, şehir pis ve zehirli kokularla doludur.

Şehirde sokağa çıktığımızda farkına bile varmadan nefesimizi sığlaştırırız. Vücudumuz havanın zararlı maddeler taşıdığını bildiği için en azını içine almak üzere kendini ayarlar. Kırlarda ise hava güzel, sağlıklı kokularla yüklüdür. Bunları içimize alıp keyfini çıkartmak için derin derin nefes alırız.

Salt nefes alıp vermede, bir sihir var. Yaşamın keyfi nefes almanın keyfine eşittir. Nefesinden keyif almıyorsa hayatından tam keyif alamaz insan.

Ben böyle diyorum ama çocuklarım aynı fikirde değil. Benzin istasyonundan depomu doldururken yanımda oturan Sara (15) “Bu kokuya bayılıyorum” diyor, milyarlarca yıl önce ölmüş canlıların rafine edilmiş sıvısından çıkan kokuyu çekerek.

“Ben de İstanbul’un kokusunu seviyorum” diyor Selim (17) “Duman, egzoz kokusunu, çöpleri ve diğer pislikler. Bayılıyorum.”

Kahkahayla gülüyorlar. Söyledikleri hem doğru hem de benimle dalga geçiyorlar.

“Siz birer şehir çocuğusunuz, ayrıca iğrençsiniz” diyorum. “Biraz daha büyüyün anlayacaksınız.”

Babamın bana “büyüyünce anlarsın” dediği zamanlar ne kadar sinirlendiğimi hatırlıyorum. Bir gün çocuklarım da kendi çocuklarına “büyücünce anlarsın” diyecekler.

Yasemin üzerinde yüzlerce çiçekli bahçe kapısının önündeki pergolanın üzerinde yatıyor. Altı düşen yaseminlerle dolu. Öyle ki sanki yer taş değil su ve üstündekini aksettiriyor. İncir yaşlı ve görkemli, uzunlukta servilerle yarış eden, dalları yerleri süpüren bir ağaç. Evi yirmi küsur sene önce aldığımda buradaydı. Hiç budamadım, bıraktım istediği gibi yayıldı. Yaydığı koku erişemediğim üs dallarında çürüyen meyvelerinin kokusu. Kimisi dokunulmadığı için büzüşüp aşağıdaki yaprakların üzerine düştü. Kimisi kısmen kuşlar tarafından yenip bırakıldı.

Her ağacın kokusu ve rüzgârda çıkardığı ses değişiktir. Eskiden, sesinden ağacın cinsini çıkaran insanlar vardı ama şimdi ya çok azaldı ya da kalmadı. Ağaçlar artık dost, toprak ana değil. Kasabın bıçağını bekleyen kuzular gibi paraya çevrilmeyi bekliyorlar.

Çevremde bir sivrisinek dolanıyor. “Yeryüzünde sana rahat yok. Hayat hiçbir zaman tam ve mükemmel değil ve olmayacak. Bunu hatırından çıkarma” diyerek. “Her zaman bir şeyler bir şeyleri bozacak. Kabul et. Teslim ol.”

Kitabı kucağıma koyup konmasını bekliyorum. “Hatırlattığın için teşekkürler” diyorum ve aniden beliren savaş uçağı gibi bir tokatla koluma konan sivriyi yassılaştırıyorum.

Ezildiği yerde, avucumda ve kolumda, kan izi var. Kim bilir kimin. Vücudumdaki kızartılara bakılacak olursa, benim.

Mutfakta musluğun altında ellerimi yıkıyorum ve bilgisayarın başına oturup bunları yazıyorum. Pencereden gelen yasemin kokusunu teneffüs ederek...