26 Ağustos 2010 Perşembe

Kimse dinlemediğine göre...

Haydar Paşa İlkokulu’nun dördüncü sınıfında “aytışma” adlı bir dersimiz vardı. Lefkoşa’da, İngiliz devrinde, yamalı pantolon, delik ayakkabılar; annelerimiz tarafından dikilmiş gömlek ve iç çamaşırı giydiğimiz yıllarda.

Aytışma, Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçe Sözlük’üne göre “bir konu üzerinde, belli kural ve yöntemlere uyularak yapılan tartışma”dır.

Sınıf üçer kişilik iki ekip meydana getirir, bunlar öğretmenin seçtiği bir konuyu tartışırdı. “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı” örneğin. Bir sonraki derste ekipler daha önce savundukları tezin tersini savunurlardı.

Belki bize her konunun lehinde ve aleyhinde tutarlı tezler ileri sürülebileceği öğretilmeye çalışılıyordu. Her iddianın iki yönü vardı. Hiçbir dava tamamen haklı veya haksız değildi. En doğruyu hiç kimse bilemezdi.

Uzlaşmaya varabilmek için insanın kendini karşısındakinin yerine koyması, dünyayı onun gözleriyle görebilmesi gerekir. Anlama, uzlaşma ve hoşgörünün başlangıç noktası budur.

Eğer nüfus dairesinde, yeni doğmuş çocuğunuza vermek istediğiniz ismi vermeniz yasalara aykırı diye önlenirse Kürt olmanın ne olduğunu anlamaya başlarsınız. Çocuğunuza din dersinde zorla Hıristiyanlığın ilkeleri öğretilirse Alevilerin ne hissettiğini anlamaya başlarsınız.

Müslüman olduğunuz için baskıya tabi tutulursanız Süryanilerin neden Midyat ve çevresinde kar gibi eridiğini anlarsınız.

Gayrimenkulünüzde yıllardır bedava sayılacak bir kira ödeyen ve atamadığınız kiracılar oturuyorsa azınlık gayrimenkullerinin yöneticilerinin ne hissettiğini kavrarsınız.

Sokağa atıldığınızda serçenin yuvasını yıkmanın ne olduğunu anlarsınız.

Anlarsınız, başlarsınız, kavrarsınız diyorum ama anlamıyor ve kavramıyor olabilirsiniz. Ait olduğunuz ırk ve mezhebin size diğerlerini hor görme, baskı altında tutma, asimile etme hakkını verdiğine inanıyor olabilirsiniz. Bu da faşizmin başlangıç noktasıdır.

Böl ve yönet, akıllı işi bir politika gibi görünebilir, özellikle bölüp yönetenlere. Ama yönetmek başka, yapıştırmak başkadır. Ulusların yapışkanı baskı değil hoşgörüdür. Hoşgörüden başka hiçbir yapışkan, uzun vadede tutmaz.

Bunu kanıtlamak çok kolay. Kendinize bakın. Irkınızdan, dininizden, yaşam tarzınızdan, vatanınızdan vazgeçebilir misiniz? Vazgeçemezsiniz. Eşit derecede, başkaları da vazgeçmez.

Hoşgörülü olmak kolay değildir. Çünkü hoşgörü insan doğasına aykırıdır. Aşiretsel düşünüp davranmak ve dışlayıcı olmak insanın doğasında vardır. Hoşgörü, uygarlık gibi, öğrenilmesi gereken bir şeydir.

Yolu basittir: Başkalarına, kendinize davranılmasını istediğiniz gibi davranın.

Bütün bunlar daha önce söylendi. Ama Fransız yazar Andre Gide’in (1869 1951) dediği gibi: “Hiç kimse dinlemediği için durmadan geri dönüp yeniden, ta baştan başlamamız gerekiyor.”

Dünya mucizevi bir evdir. İnsan bu eve belki layıktır, belki değildir.