28 Ağustos 2010 Cumartesi

Yaşamın saati

Sonbahar yaklaşıyor. Dün denizde yüzerken beyaz bir kuş sürüsünün sahile paralel uçtuğunu gördüm.

Göç başladı.

Göç deyince aklımıza genellikle kuşların sürüler halinde dağları, okyanusları aşarak yaptığı yıllık hicret gelir.

Aslında göç, içine sayısız yaratığı alan bir olgudur.

Balinalar, kaplumbağalar, penguenler, kelebekler, foklar, rengeyikleri, mikroskobik deniz canlısı planktonlar da göç eder.

Uçarak, yüzerek, sürünerek ve hatta sürüklenerek sayısız tür mevsimler değiştikçe yer değiştirir. Amaç mümkün olduğu kadar çok zamanı hayatta kalma ve üreme koşullarının en iyi olduğu yerlerde geçirmektir.

Meyve, tohum ve böceklerin bol, günlerin uzun olduğu yaz aylarında kuşlar kuzey küreye uçarlar. Günler kısalmaya, havalar soğumaya, besin azalmaya başlayınca güneye hicret ederler.
Bu yolculuklar tehlikeli ve zahmetlidir. Buna rağmen kuş cinslerinin yüzde altmış beşi göç eder. Türkiye’de üreyen kuşların muhtemelen yarısı kışları başka diyarlarda geçirir.

Seksen doksan saat aralıksız uçan kuşlar vardır.

Kuzey sumrusu kuşların maratoncusudur. Yıllık göçleri sırasında 36,000 kilometre kat eder. Kral kelebeği günde 120 kilometre kat edebilir.

Göç öncesi kuşlarda fizyolojik bir değişim yaşar. Yolculuktan iki-üç hafta önce iştahları artar ve daha fazla yemeye başlarlar. Vücut yağ üretir ve depolar. Kuş her gün vücut ağırlığının yüzde iki-üçü kadar yağ toplar. Göğüs kasları genişleyerek bu yağı yakmaya uygun hale gelir.

Yağ en iyi yakıttır çünkü protein ve karbonhidrattan daha hafiftir ve kitlesine oranla bunlardan iki misli daha fazla enerji verir. Hicrete hazırlık için vücut kitlelerinin yarıdan fazlasını yağ haline getiren kuşlar var.

Bir başka hazırlık karaciğer, mide ve bağırsakların büzülmesidir.

Göçmen kuşlar genellikle yalnız yaşar. Ama göç zamanı yaklaşınca sürüler meydana getirmeye başlarlar.

Göçün getirdiği bir başka değişiklik gece uçuşlarıdır. Normal zamanlarda karanlık basınca yuvalarına çekilen kuşlar göç ederken gece uçarlar, muhtemelen su kaybını önlemek, daha büyük kuşlara yem olmamak ve daha istikrarlı hava koşullarından yararlanmak için. Gece uçmak gündüz karın doyurma zamanını artırır.

Kafeste olmak göç isteğini ortadan kaldırmaz. Nesli tükenmekte olduğu için Birecik’te (Urfa) Fırat kıyısında dev bir kafeste yaşatılan kelaynaklar göç mevsimi geldiğinde rahatsızlık emareleri göstermeye başlarlar. Kendilerini kafesin göç yönünde olan tellerine vururlar.

Bu da bizi soruların en ilgincine getirir. Kuşlar göç zamanının geldiğini nasıl anlar?

Çünkü içlerinde gizli bir “saat” var. Göç mevsimine gelindiğinde bu saat “çalar.”

İnsan dahil bütün canlıların içinde yaşamlarına yön veren böyle bir saat var. Tohumlara çimlenme, çiçeklere açma, yapraklara dökülme, insanlara uyuma komutunu veren bu saattir. Hayat, enerjisini güneşten alan bu saate göre yaşanır.

Bu saat nerede ve nasıl çalışıyor? İşte bunu bilen yok.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Kimse dinlemediğine göre...

Haydar Paşa İlkokulu’nun dördüncü sınıfında “aytışma” adlı bir dersimiz vardı. Lefkoşa’da, İngiliz devrinde, yamalı pantolon, delik ayakkabılar; annelerimiz tarafından dikilmiş gömlek ve iç çamaşırı giydiğimiz yıllarda.

Aytışma, Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçe Sözlük’üne göre “bir konu üzerinde, belli kural ve yöntemlere uyularak yapılan tartışma”dır.

Sınıf üçer kişilik iki ekip meydana getirir, bunlar öğretmenin seçtiği bir konuyu tartışırdı. “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı” örneğin. Bir sonraki derste ekipler daha önce savundukları tezin tersini savunurlardı.

Belki bize her konunun lehinde ve aleyhinde tutarlı tezler ileri sürülebileceği öğretilmeye çalışılıyordu. Her iddianın iki yönü vardı. Hiçbir dava tamamen haklı veya haksız değildi. En doğruyu hiç kimse bilemezdi.

Uzlaşmaya varabilmek için insanın kendini karşısındakinin yerine koyması, dünyayı onun gözleriyle görebilmesi gerekir. Anlama, uzlaşma ve hoşgörünün başlangıç noktası budur.

Eğer nüfus dairesinde, yeni doğmuş çocuğunuza vermek istediğiniz ismi vermeniz yasalara aykırı diye önlenirse Kürt olmanın ne olduğunu anlamaya başlarsınız. Çocuğunuza din dersinde zorla Hıristiyanlığın ilkeleri öğretilirse Alevilerin ne hissettiğini anlamaya başlarsınız.

Müslüman olduğunuz için baskıya tabi tutulursanız Süryanilerin neden Midyat ve çevresinde kar gibi eridiğini anlarsınız.

Gayrimenkulünüzde yıllardır bedava sayılacak bir kira ödeyen ve atamadığınız kiracılar oturuyorsa azınlık gayrimenkullerinin yöneticilerinin ne hissettiğini kavrarsınız.

Sokağa atıldığınızda serçenin yuvasını yıkmanın ne olduğunu anlarsınız.

Anlarsınız, başlarsınız, kavrarsınız diyorum ama anlamıyor ve kavramıyor olabilirsiniz. Ait olduğunuz ırk ve mezhebin size diğerlerini hor görme, baskı altında tutma, asimile etme hakkını verdiğine inanıyor olabilirsiniz. Bu da faşizmin başlangıç noktasıdır.

Böl ve yönet, akıllı işi bir politika gibi görünebilir, özellikle bölüp yönetenlere. Ama yönetmek başka, yapıştırmak başkadır. Ulusların yapışkanı baskı değil hoşgörüdür. Hoşgörüden başka hiçbir yapışkan, uzun vadede tutmaz.

Bunu kanıtlamak çok kolay. Kendinize bakın. Irkınızdan, dininizden, yaşam tarzınızdan, vatanınızdan vazgeçebilir misiniz? Vazgeçemezsiniz. Eşit derecede, başkaları da vazgeçmez.

Hoşgörülü olmak kolay değildir. Çünkü hoşgörü insan doğasına aykırıdır. Aşiretsel düşünüp davranmak ve dışlayıcı olmak insanın doğasında vardır. Hoşgörü, uygarlık gibi, öğrenilmesi gereken bir şeydir.

Yolu basittir: Başkalarına, kendinize davranılmasını istediğiniz gibi davranın.

Bütün bunlar daha önce söylendi. Ama Fransız yazar Andre Gide’in (1869 1951) dediği gibi: “Hiç kimse dinlemediği için durmadan geri dönüp yeniden, ta baştan başlamamız gerekiyor.”

Dünya mucizevi bir evdir. İnsan bu eve belki layıktır, belki değildir.