19 Haziran 2010 Cumartesi

Bir tadın peşinde

İnsanın bir yaştan sonra aramaya başladığı şeylerden biri eski tatlar ve kokulardır. Doğduktan sonra hayatımın ilk dört-beş yılını geçirdiğim Trodos Dağları’ndaki Yağmuralan (Vroişa) köyü eski ve görkemli çam ağaçlarının yaşadığı bir çam ormanının içindeydi.

O zamanlar devamlı akan derenin kenarında arılı, pervaneli, parmaklarını içinden geçirdiğim zaman koku salan otlar vardı. Yabani nane olarak aklımda kaldı hep ama geçenlerde bir bahçe merkezini dolaşır, eski alışkanlıkla avucumu otların üzerlerinde gezdirirken o bölgeye has bir kekik olduğunu anladım.

Hepsini satın aldım. Şimdi bahçemde büyüyorlar.

Zaman zaman Dillirga köylerindeki tekneciler için olgun çamlar devrilirdi. Sessiz, ciddi yüzlü, dizlikli, altı çivi çizmeli Rumlar ağaçları satın alır ve keserle tekne yapmaya başlarlardı. Tekneler bitinceye kadar ormanda yatarlardı.

Ağacın kökünden yukarı doğru ilerledikçe tekneler ufalırdı. Oyularak, yontularak parlatılarak, ağaçtan çıkarılan, tornadan çıkmış gibi düz ve bembeyaz teknelerin keser vuruşları arasında doğmasını büyük bir ilgiyle izlerdim. Biten büyük teknelerin içinde yatmak hoşuma giderdi. Tekne ıslak ve serin bir yataktı. Dokunmak serin bir tene dokunma gibiydi.

Ara sıra, teknecilerden biri, koyun derisi dağarcığından bana bir avuç bademle köfter verirdi. Köfter, üzüm suyu ile undan yapılan sucuk kıvamında bir tatlıdır. Yapılıp küplerde saklanır ve üzümler olgunlaşınca yenisi yapılıncaya kadar yenirdi. O tat nerede? Tekneciler gibi kayboldu.

O zamanlar her köy evinin avlusunda fırın vardı. Haftada bir gün teknede hamur yoğrulur fırına ekmek, bazen çocuklar için de araba, zembil, bebek biçiminde çörek salınırdı.

Titanic, Golden Girl, Anemon.

Uykudan uyanmamış gece kulüplerinin önünden geçerek Akdeniz’e gidiyorum.

Bir kırlangıç arkamdan gelip arabanın önüne dalıyor ve yere çok yakın uçarak benimle yarışmaya başlıyor, beni geçiyor, kanat kırıp zeytinliklere dalıp kayboluyor. Kırlangıç, kırlangıç, hem kuş hem dalgıç. Ne zaman evime yuva yapacaksın?

Bulut kokuyor. Rüzgâr biçilmiş buğday tarlasında otlayan keçi ve koyunların yünlerinde geziniyor. Gök gürleyince kırmızı toprağın üzerindeki güvercin sürüsü kalkıp önce sağa sonra sola kanat kırıp uzaklaşıyor.

Arabayı rastgele bir yere park edip biçilmiş tarlaların arasından bir çamlığa doğru yürüyorum. Kuru bir dere vadisi çıkıyor önüme. Diğer kıyıdaki ağaçlar kuş cıvıltısı kaynıyor. Taze, hayat dolu, neşeli sesler.

Ama toprak yaşlı ve yorgun, başını birinin omzuna yaslayıp dinlenmek istiyor.

Vadi çanağına inip çamlara doğru yürüyorum. Bir çamın dallarında beş yuva sayıyorum. Çitlembik ve kekik kokusu var. Gök gürültüleri dindi. Yerde tazeliğini yitirmiş, susamış yabani orkideler var.

Yüreğim hafif. Bir tadın peşindeyim.

Hellimin en güzel mevsimi, mayıs sonu hazirandır.

“Bu mevsim hayvanlar başak yer” diyor çoban dostum Erkin. “Çayır kuruya döner. Koyunlar ve keçiler kuru yer. Hem sütü kabalaşır hem de güzel olur. Yağ oranı artar. Kışın hayvan çayır yer. Süt incedir.”

Bana iki kavanoz hellim yaptı. Evde sabırsızlıkla açıp bir tanesini çıkarıyorum. Arasında nane var. Kokluyorum. İşte aradığım kokuyu buldum. Çocukluğumun saf hellimi bu.

Belki aradığımız eski kokular ve tatlar değil, bizim saf, dünyanın yeni; yarı dünyalı yarı öteki dünyalı olduğumuz günlerdir.

(Not: Biraz izin yapacağım için gelecek hafta yazmayacağım. Hoşçakalın.)

12 Haziran 2010 Cumartesi

Bergman adası

Birkaç aydır Ingmar Bergman filmlerini topluyorum. Onu daha iyi tanıyabilmek için bir de hayatını ve yönetmenlik serüvenini anlattığı bir dokümanter satın aldım (Bergman Island).
Film 2004 yılında, yani Bergman’ın ölümünden dört yıl önce çekildi.
Dünyanın belki de en büyük direktörü olan Bergman o tarihte 86 yaşında idi. Baltık Denizi’ndeki okulsuz, postanesiz, doktorsuz, sürekli nüfusu 500 olan Farö adasında yaşıyordu.
Beş defa dünya güzeli kadınlarla evlenmiş, birçok serüven yaşamıştı ama bu adada, gençliğinde yaptırdığı 56 metre uzunluğunda evde, tek başınaydı.
Fakat kendini yalnız hissetmiyordu. “Bazen günlerce hiç kimseyle konuşmadığım oluyor. ‘Şu telefon konuşmasını yapmalıyım’ diyorum, ama erteliyorum. Çünkü konuşmamakta zevk veren bir şey var. Bu sessizlik çok harika.”
Herkesin kendine has bir dünyası var. Bergman galiba artık tamamen o dünyaya çekilmişti. Dolunayda, sessizlik tam iken, uyuyamadığı, ileri geri yürüdüğü gecelerde, şiddetli bir biçimde başka gerçeklerle, ona bir şeyler fısıldamak arzusu taşıyan başka varlıklarla çevrili olduğunu hissediyordu.
En ünlü filmlerinden biri olan The Seventh Seal (Yedinci Mühür) filmini anlatırken ölümden bahsetmeye başladı. O filmde bir şövalye ve canını almaya gelen Azrail var. “ Halim... İnanılmaz bir ızdırap hali idi” diye anlattı. “Ölümden dehşetli bir şekilde korkuyordum. Ölümle ilgili her şey... Dehşet vericiydi. Film o dehşetten doğdu.”
Oduncu gömleği, üst üste kazaklar giyiyor. Yanakları kırmızı ama bu enerjinin değil yaşlılığın verdiği sağlıksız bir kırmızılık.
“Hayatımda ölümü düşünmeden geçen bir günüm olmamıştır” diyor. “Ya da ölüm düşüncesinin bir şekilde bana dokunmadığı. Sonra acayip bir şey oldu. Vücudum apse yaptı ve kanımı zehirlemeye başladı. Apsenin kesilerek alınması gerekti. Bir iğnenin batırılışını hissettim... Sonra... Hiçbir şey. Hayatımın sekiz saati tamamen silindi. ‘Ölüm böyle mi?’ diye düşündüm. Yakılan bir ışıksınız. Sonra bir gün söndürülüyorsunuz. Sonra hiçbir şey yok alevden geriye bir şey kalmıyor.”

Yavaş, duraklayarak, bazen bir cümleyi yarıdan kesip yeniden başlayarak, el kol hareketleriyle, konuşuyor.
Yirmi dört yıllık eşi Ingrid öldükten sonra önünde başka bir soru işareti beliriyor. “Mantıklı düşündüğümde kendi kendime ‘Ingrid’i artık bir daha hiç görmeyeceğim, diyordum. Ebediyen gitti.’ Ama bir acayiplik var. Ingrid’in varlığını hissediyorum, özellikle burada, Farö’de. Hem de şiddetli bir biçimde. Ve ‘Eğer var olmasa varlığını hissedemem değil mi?’ diye soruyorum kendi kendime.”
O zaman geçirdiğim bu ameliyat kimyevi bir tepki olmalıydı. Gerçek bir ölüm değildi, yapay bir ölümdü. Gerçek ölümde Ingrid belki beni bekliyor, Ingrid var. Ve beni karşılamaya gelecek.”
Buna o kadar inanıyor ki son çevirdiği filmde bu karılaşmanın nasıl olacağını bir karakterine anlattırıyor.
Bir sabah, bir adam ormandan geçerek nehre doğru yürüyor. Bir sonbahar günüdür. Sisli. Rüzgâr esmiyor. Her şey sessiz. Karşıdan kot etek ve mavi kazak giyen bir kadın beliriyor. Ayakları çıplak. Saçları kalın hasır örgülü.
Ona doğru yürüyen bu kadın ölmüş karısı. “O zaman ölmüş olduğumu anlıyorum” diyor filmdeki karakter. ‘Bu kadar basit miymiş?’ diye düşünüyorum.”
Dokümanterdeki Bergman’a dönüyoruz. “Ingrid’le karşılaşacağımızı biliyorum” diyor o. “Diğer düşünceyi, onu hiçbir zaman göremeyeceğim düşüncesini, tamamen sildim.”
Bergman 2007’de Farö’de uykusunda öldü. Umarım uyandığında yerde kot etek ve mavi bir kazak vardı ve mutfaktan kahve kokusu geliyordu.

5 Haziran 2010 Cumartesi

Metin Münire

OZANKÖY
Boşandıktan ve kız arkadaşım tarafından ıskartaya çıkartıldıktan sonra yalnız yaşıyorum ve bu bana ev kadını olmanın ne kadar zor olduğunu öğretti. Çok geç, tabii. Hayat bana bütün dersleri iş işten geçtikten sonra öğretiyor. Bazı şeyleri hiçbir zaman öğrenmeyeceğimi de öğretti, en acısı da bu.
Gün doğarken arı kovanında uyanıyorum. Dalları pencereme kadar uzanan fil ayağı ağacının tohum salkımlarından bal toplayan sayısız arı var.
Bu dalları kısaltmam lazım aksi takdirde fareler onları kullanıp evde sömürge kuracak. Dün gece bir tanesini suçüstü yakaladım. Gece yarısını geçiyordu. Panjur sesiyle uyandım. El fenerinin ışığında pencerenin pervazında dönüp duran bir fare gördüm. Onu elimle aşağı itebilirdim ama sivrisinek ve salyangoz hariç hiçbir canlıyı öldürmüyorum. Onun için pencereyi kapatarak onu kaderi ile baş başa bıraktım.
Gene güneşli bir gün olacak.
Cibinliği katlayıp yatağın üstüne bağlıyorum. Yorganı havalandırmak için pencereden aşağı sarkıtıyorum. Yastıkları kabartıp yorganın üzerine diziyorum. Dört yastıkla yatıyorum. İki tane daha almayı düşünüyorum. Farkında değilim sanmayın. Kadınlar azaldıkça yastıklar çoğalıyor.
Bu ilk işim. Mutfağa iniyorum ve çay yapmak üzere su ısıtıyorum. Dün gece yıkadığım yedi çift çorabı sıkıp bahçedeki kurutma zımbırtısına diziyorum. Çamaşır makinesinde dünden beri bekleyen çamaşırları çıkarıp onları da aynı zımbırtıya seriyorum. Bulaşık makinesindeki kap kacağı çıkartıp dolaplara yerleştiriyorum.
Sonra kahvaltı hazırlıyorum.
Bütün bunları yaparken aklımda yazı yazıyorum. Annem aklıma geliyor. Yardımcısız, bulaşık ve çamaşır makinesiz, gaz ocaksız, buz dolapsız ve hatta uzun süre akar susuz büyüttü bizi. Ablam, ben ve benden küçük iki erkek çocuğu. Yeni Cami Sokağı’nda su aktığı zaman, köşe başındaki çeşmeden tenekelerle taşınırdı. Buzdolabı üst kısmına buz konan tahta bir dolaptı. Yiyecekler tel dolapta saklanırdı.
Yemek yapmam lazım. Mercimek yapacağım.
Bir gün eski eşime bir yemeğin nasıl yapıldığını sorduğumda bana “Her şey soğan kızartmakla başlar” demişti. Kendim yemek yapmaya başlayınca ne demek istediğini anladım. Soğanları soyup ufak parçalara bölüyorum, aynı şeyi biber ve havuç için yapıyorum. Önce soğanları sonra diğerlerini kızartıyorum. Suda ıslanmaya bıraktığım mercimekleri üzerine döküyorum ve su ve domates ilave ediyorum.
Neden benim yemeklerin seninki kadar lezzetli olmuyor dediğimde eski eşim “Ben gidip gelip içine bir şeyler katıyorum” demişti. Onun için ben de gidip gelip içine bir şeyler katıyorum: Pul biber. Kara biber. Kimyon. Üç defne yaprağı. İki adaçayı yaprağı. Bir tutam kekik. Biraz limon.
Ama benim yemeklerim gene başkalarınki kadar lezzetli olmuyor. Bir yemek kursuna gitmeliyim.
Yemek pişerken bilgisayarı kucağıma alıp yazı yazmaya başlıyorum. Ev kadınlığı bitmeyen bir mesai imiş. Annemin, bitmeyen ev işinden amele eli kadar sertleşen küçük, yüzüksüz elleri geliyor aklıma. Bazen çamaşırları çitilemekten parmaklarının derisi çatlamış ve kanamış olduğunu görürdüm.
Öteki dünyada ödemek mümkün değilse bazı borçlar hiç ödenmeyecek.