29 Mayıs 2010 Cumartesi

DİL

OZANKÖY
Hayvanlar uzun süre hareketsiz durabilir. Bir zamanlar biz de durabiliyorduk. Ama avlamak ve avlanmak hayatımızdan çıktı. Avlanmıyoruz, sinir içinde aranıyoruz, dolanıyoruz, kıpır kıpır, negatif enerji saçıyoruz. Çoğu zaman uykuda bile dinlenme halinde değiliz. Sağa sola dönüyoruz, diş gıcırdatıyoruz veya sıkıyoruz.
Akşamüzeri, güneş battıktan sonra, bahçede yürüyüp güzelliklerini içerken karşıma bir karga yavrusu çıktı.
Çitlembiğin yere yakın dallarından birinin üzerinde hareketsiz oturuyordu. Ona beş altı adım kadar yakındım. Durdum ve onu seyretmeye başladım.
Bahçede ağaçlardaki yuvalarda büyütülen yavrulardan biri olmalıydı. Daha uçuş ustası olmamıştı. Uçabilseydi ben yanına yaklaşmadan kaçıp gidecekti. Yakalanmıştı.
Kurşuni renkteki sırtı dışında simsiyahtı. Pırıl pırıl, genç, hayat dolu bir siyahlık. Yaklaşıp işaret parmağımın sırtıyla tüylerini okşamayı çok istedim ama ona doğru birkaç adım atasam çığlık çığlığa kendini yere atıp çalıların arasında kaybolacak, tepemde tehditkâr gak gaklarla uçuşan anne ve babası tarafından kurtarılamayacaktı.
Yavru karganın vücudu taş gibi hareketsizdi ama durmadan açılıp kapanan gözleri dehşetini dışarı vuruyordu. Avucuma alsam kalbinin patlayacak gibi attığını hissedecektim.
İki yetişkin karga alarm veren ötüşlerle üzerinde tünedikleri servi ağaçlarından atlayıp başımın üzerinde geçtiler ve çevremde uçmaya başladılar. Durmaksızın gak gaklıyorlardı.
“Benden korkmana gerek yok küçük karga” dedim küçük bir sesle ve yanından uzaklaştım.
Kargalar, bağırış çağırış birer dalış daha yapıp arazimin hududundaki iki servinin tepesine geri döndüler. Oturup, biraz uzaktan ne yapacaklarını izlemeye koyuldum.
Yukarıda pürüzsüz gökyüzünde beş altı kırlangıç akşam dalışındaydı.
Ben ordayken büyük kargalar bir kurtarma operasyonuna girişmezlerdi. Kalkıp eve doğru yürümeye başladım. Ne yazık ki bu kuşlara zararsız olduğumu iletmekten acizdim.
Ertesi sabah güneş doğarken uyandım ve bahçeye çıkıp çitlembik ağacının bulunduğu yere yürüdüm. Yavru karga orada yoktu. Ama belki oralara yakın bir yerde gizleniyordu çünkü ana karga üzerinde tünediği serviden havalanıp bana doğru uçmaya başladı. Sabahın köründe çirkin gak gakları kulak tırmalıyordu.
“Tamam, tamam, kapat çeneni, gidiyorum!”
İşte böyle. Düşünecek olursanız, acayip. Değişik değişik yaratıklarla yakın yakın yaşıyoruz ama onlarla iletişim kurmamız olanaksız. Aramızda aşılmaz duvarlar var. Sanki her yaratık kendi ayrı dünyasında yaşıyor.
Neden böyle oldu acaba? Neden her yaratığın dili ayrı? Ben nasıl kargayla konuşamıyorsam karga da serçeyle konuşamıyor, serçe de geceleri yumurtalarını çalmak için düz duvara tırmanmaya çalışan fare ile... Fare ile yılan, yılan ile kedi arasında da bir sohbet yok.
Ama gene de bir şey var. Her şeyi birbirine bağlayan, her yaratığa kendini eşit olarak dağıtmış, her canlıya hayat üfleyen bir şey var.
Bir şey var. Hissediyoruz. Ama tam anlamıyoruz. Belki bizden başka bütün yaratıkların bildiği bir şey bu. Belki bize söylemesinler diye dilleri bize kapalı.