17 Nisan 2010 Cumartesi

Bozdağ

Dar ve sert ameliyat masasında anjiyo yapacak doktoru beklerken yıllarca önce bulup unuttuğum bir gerçeği bir daha keşfettim: Neyin gerçekten önemli neyin önemsiz olduğunu insan ancak ölüme yakınken kavrar.

Etrafımda biri erkek diğeri kadın iki kişi vardı. Ameliyat giysisi giyiyorlardı.

“Çok soğuk” dedim, laf olsun diye. Ameliyat odalarının -Yoksa salonları mı denir?- neden soğuk olduğunu biliyordum.

“Aşk olsun, biz de soğuk muyuz” dedi kadın gülümseyerek.

“Hayır. Siz hariç.”

“İki nedenle soğuk” dedi erkek. “Mikroplar çoğalmasın diye.” Başıyla televizyon ekranlarını ve diğer elektronik aletleri işaret etti. “Aletler ısınmasın diye.”

Hazırlıklarına devam ettiler.

Doktor içeri girdi. Elini kolumun üstüne koydu. “Ne yapacağımı anlatmama gerek yok. Sen kıdemlisin.”

Yardımcılarına baktı. “Ben bir sigara içeyim, geliyorum” dedi ve tebessümünü yanına alarak geldiği gibi gitti.

Ne önemli? Ne önemsiz?

Manga Erenköy’den Bozdağ’a yola çıkmadan önce Yarbay, “Köyde kalırsınız. Çatışma çıkmazsa dağa çıkmanıza gerek yok” demişti.

Sahili izleyen yoldan Mansura’ya gittik, asırlık dutun yanından sağa sapıp Bozdağ’a yöneldik. Birkaç ay sonra Rumlar bu dutun altına bir paket bırakacak, Süleyman paketi açınca parçalanıp ölecekti. “Öleceğim! Öleceğim” diye bağıracaktı, kopuk kollarından kan boşalırken ve bu çığlık hayatım boyunca yankılanacaktı.

Tepelerle çevrili köye akşam erken geldi. Köylüler tek sınıflı okulu bizim için yatakhane yapmışlar, karşılıklı, yan yana beşer demir yatak dizmişlerdi. Yemek yiyip erkenden yattık.

Ertesi sabah dağdan kurşun sesleri gelmeye başladı. Silahlarımızı yüklenip bir köylünün peşinde etrafında başka tepelerin bulunduğu bir tepeye tırmandık. Zeytin ağaçlarının arasından deniz görünüyordu.

On kişiydik. İkişerli gruplar halinde tepeye yayıldık. Karşıdan, arkasında görünmeyen bir Rum köyünün bulunduğu bir tepeden, Rumların ateşi geliyordu. Makineli tüfeği kurup şarjörü taktım ve tetiğe dokundum.

Korku mideme taş gibi oturdu.

Ölüm yanıma yanaştı. Elini omzuma atıp beni kendine çekti, iki parmağını ağzıma soktu, onu tatmam için. Kulağıma fısıldadı. “Seni götüre de bilirim, götürmeye de. Beni hissettiğinde de yanındayım, hissetmediğinde de.”

Güneş batınca silahlar sustu. Hava serinledi. Çukura çöküp sırtımı dayadım. Hiç bu kadar bitkin olmamıştım.

Çatışma sırasında bir ara bir kuş sesi duymuştum. Başımı çevirdiğimde daldan dala uçan bir kuş gördüm. Ben oradaydım, karşı tepedeki insanları öldürmeye uğraşıyordum, karşı tepedekiler de beni. Kuşun umurunda değildi. Hem aynı dünyadaydık, hem değildik.

Kâinatta kaderimize karşı sonsuz bir umursamazlık vardı. İnsanlar yaradılışı ilgilendirmiyordu. Yıkıcı aptallığımızla baş başa bırakılmıştık.

Silahlar patlarken denizde balıklar yüzmeye, havada kuşlar uçmaya, yerde kertenkeleler, karıncalar, fareler, tilkiler gezinmeye devam ediyordu. Dallarda zeytinler ve keçiboynuzları, bademler ve incirler, yerde çilekler su içip güneşlenerek olgunlaşıyordu. Güneş batıyor, yıldızlar çıkıyordu. Yirmi yaşındaydım. Önem verdiğim birçok şeyin hiç önemi yoktu. Bu dersi o gün aldım ama iki yıl sonra dağdan inince unuttum. Kendimi akıntıya bıraktım.