24 Nisan 2010 Cumartesi

Kanatlı karıncalar

Dalyan (Köyceğiz, Muğla)
Arabadan göremezsiniz. İnip yürümeniz lazım. Ara sıra durmalı, hatta bazen çömelmeli, ormana çocukların dünyaya baktığı yükseklikten bakmalısınız.

Ancak o zaman ağaçların, çiçeklerin ve üzerinde bin bir türlü bitki çürür ve doğarken toprağın çıkardığı kokuyu iyice duyabilirsiniz. Yerde kaynaşan bu böcek yığınının kanatlı karınca olduğunu görürsünüz.

Toprağa kendinizi tanıtın ki buluştuğunuzda bir tanıdık geldiğini anlasın.

Bu tepeye tırmanırken yanınızda bitkileri bilen bir yürüyüşçü varsa şanslısınız. Ama olmasa da olur.

Bu güzel ve narin çiçeğin nadide bir yabani orkide olduğunu bilmenize gerek yok, onun güzelliğinden tat almak için.

Burnunuz kokuyu alsın da kekikten çıktığını bilmese de olur. Bu pırıltılı, taze yapraklar çitlembiğe ait. Bunlar yabani zeytin. Bu keçiboynuzu. Bu yabani lavanta. Bu yuvarlak, yeşil yapraklar tavşankulağına ait. Ters çevirdiğinizde dünyanın en güzel morlarından birini göreceksiniz.

Yaprakları görmeye eğitin kendinizi çünkü yapraklar çiçekler kadar güzeldir ve her ağaç rüzgârda kendine has bir ses çıkarır. Her şeye kule yüksekliğinden bakan, ağaçların en Akdenizlisi çamı herkes tanır. Bizden önce buralardaydı. Sığla ise 65 milyon yıldır buralarda su kenarlarında yaşıyor ve dünyada bir tek bu yörelerde var.

Ve kuşlar. Ötüşlerini duyduğum ama öterken kendilerini hiç görmediğim kuşlar.

Sonra tırmanış bitiyor. Tepeden Yuvarlakçay’ın beslediği Muğla, Köyceğiz Gölü görünüyor. Sağımda güneşte dalgalanan bir buğday tarlası var. Bittiği yerde birkaç ağacın arkasına gizlenmiş bir ev. Çeşme akıyor. Köylü bir kadın, sırtını denize dönmüş oturuyor.

Dev çamın altına topağa uzanıyorum. Hayatın sessiz bir çaresizlik içinde katlanılan bir mesai haline geldiği kalabalıklardan uzak olduğum için şanslıyım.

Kulağıma keçi çanları geliyor. Başımı kaldırınca ormandan, önünde beş altı keçi, bir adam çıktığını görüyorum.

“Ölü mü yatıyor burada?” diyor gülümseyerek yanıma yaklaşınca.

Yılın belirli zamanlarında kraliçe karınca yumurtlar. Yumurtanın içinden erkek ve genç kraliçe karıncalar çıkar. Her ikisi de kanatlıdır. İlkbaharın ılık ve rutubetli havalarında yuvadan ayrılırlar ve sevişme uçuşuna çıkarlar.

Çiftleştikten sonra erkekler ölür, genç kraliçeler kanatlarını döker ve yeni bir yuva kurmak üzere uygun yer aramaya başlar.

Buğday tarlasını satın alıp içine iki odalı bir ev yaptırmalıyım ve kanatlarımı döküp bir daha uçmamalıyım diye hayal kuruyorum, şehirlerden kovulup buralara sığınan yavaşlığı, duruluğu, hırssızlığı içime sindirerek. Ama rahat var mı? İşte Yuvarlakçay. İşte sevdikleri yeşil Amerikan dolarının yeşili olan barajcılar. İşte kaynağından başlayarak iki kilometrelik bir şeritte kesilen yüzlerce ağaç. İşte buldozerler, kamyonlar geçsin diye genişletilen toprak yol. İşte isyan halinde köylüler ve çevreciler.

GELECEK HAFTA YUVARLAKÇAY DİZİSİ: İlk bakışta aşk, ikinci bakışta hüzün.

17 Nisan 2010 Cumartesi

Bozdağ

Dar ve sert ameliyat masasında anjiyo yapacak doktoru beklerken yıllarca önce bulup unuttuğum bir gerçeği bir daha keşfettim: Neyin gerçekten önemli neyin önemsiz olduğunu insan ancak ölüme yakınken kavrar.

Etrafımda biri erkek diğeri kadın iki kişi vardı. Ameliyat giysisi giyiyorlardı.

“Çok soğuk” dedim, laf olsun diye. Ameliyat odalarının -Yoksa salonları mı denir?- neden soğuk olduğunu biliyordum.

“Aşk olsun, biz de soğuk muyuz” dedi kadın gülümseyerek.

“Hayır. Siz hariç.”

“İki nedenle soğuk” dedi erkek. “Mikroplar çoğalmasın diye.” Başıyla televizyon ekranlarını ve diğer elektronik aletleri işaret etti. “Aletler ısınmasın diye.”

Hazırlıklarına devam ettiler.

Doktor içeri girdi. Elini kolumun üstüne koydu. “Ne yapacağımı anlatmama gerek yok. Sen kıdemlisin.”

Yardımcılarına baktı. “Ben bir sigara içeyim, geliyorum” dedi ve tebessümünü yanına alarak geldiği gibi gitti.

Ne önemli? Ne önemsiz?

Manga Erenköy’den Bozdağ’a yola çıkmadan önce Yarbay, “Köyde kalırsınız. Çatışma çıkmazsa dağa çıkmanıza gerek yok” demişti.

Sahili izleyen yoldan Mansura’ya gittik, asırlık dutun yanından sağa sapıp Bozdağ’a yöneldik. Birkaç ay sonra Rumlar bu dutun altına bir paket bırakacak, Süleyman paketi açınca parçalanıp ölecekti. “Öleceğim! Öleceğim” diye bağıracaktı, kopuk kollarından kan boşalırken ve bu çığlık hayatım boyunca yankılanacaktı.

Tepelerle çevrili köye akşam erken geldi. Köylüler tek sınıflı okulu bizim için yatakhane yapmışlar, karşılıklı, yan yana beşer demir yatak dizmişlerdi. Yemek yiyip erkenden yattık.

Ertesi sabah dağdan kurşun sesleri gelmeye başladı. Silahlarımızı yüklenip bir köylünün peşinde etrafında başka tepelerin bulunduğu bir tepeye tırmandık. Zeytin ağaçlarının arasından deniz görünüyordu.

On kişiydik. İkişerli gruplar halinde tepeye yayıldık. Karşıdan, arkasında görünmeyen bir Rum köyünün bulunduğu bir tepeden, Rumların ateşi geliyordu. Makineli tüfeği kurup şarjörü taktım ve tetiğe dokundum.

Korku mideme taş gibi oturdu.

Ölüm yanıma yanaştı. Elini omzuma atıp beni kendine çekti, iki parmağını ağzıma soktu, onu tatmam için. Kulağıma fısıldadı. “Seni götüre de bilirim, götürmeye de. Beni hissettiğinde de yanındayım, hissetmediğinde de.”

Güneş batınca silahlar sustu. Hava serinledi. Çukura çöküp sırtımı dayadım. Hiç bu kadar bitkin olmamıştım.

Çatışma sırasında bir ara bir kuş sesi duymuştum. Başımı çevirdiğimde daldan dala uçan bir kuş gördüm. Ben oradaydım, karşı tepedeki insanları öldürmeye uğraşıyordum, karşı tepedekiler de beni. Kuşun umurunda değildi. Hem aynı dünyadaydık, hem değildik.

Kâinatta kaderimize karşı sonsuz bir umursamazlık vardı. İnsanlar yaradılışı ilgilendirmiyordu. Yıkıcı aptallığımızla baş başa bırakılmıştık.

Silahlar patlarken denizde balıklar yüzmeye, havada kuşlar uçmaya, yerde kertenkeleler, karıncalar, fareler, tilkiler gezinmeye devam ediyordu. Dallarda zeytinler ve keçiboynuzları, bademler ve incirler, yerde çilekler su içip güneşlenerek olgunlaşıyordu. Güneş batıyor, yıldızlar çıkıyordu. Yirmi yaşındaydım. Önem verdiğim birçok şeyin hiç önemi yoktu. Bu dersi o gün aldım ama iki yıl sonra dağdan inince unuttum. Kendimi akıntıya bıraktım.

3 Nisan 2010 Cumartesi

Daha uzun yaşamak istiyorum

Geçen gece ünlü Polonyalı film yönetmeni Krzysztof Kieslowski (1941-1996) hakkında bir dokümanter film seyrettim.
Filmin bir yerinde Kieslowski, 1980’de gösterime soktuğu Konuşan Kafalar isimli dokümanter bir filmi anlattı.
Film 1980’lerde, Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’ya hâkim olduğu, Polonya’nın komünist bir dikta rejimi altında, Rus kontrolünde yaşadığı yıllarda çekilmişti.
Kieslowski yüz kişi bulmuş, hepsine aynı üç soruyu sormuştu: Ne zaman doğdunuz? Kimsiniz? En önemli saydığınız, en çok istediğiniz şey nedir?
Konuşan Kafalar’ın çoğu ne istediğini bilmiyor, bilenler de isteklerinin gerçekleşeceğine inanmıyordu. Sıra yaşlı bir kadına geldi. Kadına kaç yaşında olduğu soruldu.
“Yüz yaşındayım.”
“Ne istiyorsun?”
Kadının kulakları iyi duymuyordu.
“Efendim” dedi, avucunu kulağına götürerek. Soru tekrarlandı.
“Ne mi istiyorum?” diye cevap verdi kadın. “Daha uzun yaşamak. Çok daha uzun.”
Başını büktü, dudaklarını uzattı ve omzunu kaldırdı, “İstiyorum da olacak mı bakalım?” der gibi. Sonra “Olursa da olur, olmazsa da” anlamında güldü. Pardösü giyiyordu. Beyaz saçlarını toplamış, tokalarla tutturmuştu veya birisi bunu onun için yapmıştı. Ağzı dişsizdi. Yüzü, alnı, hatta burnu kırışıklıklarla doluydu, çölün kum dağcıklarıyla dolu olması gibi.
Yüz yıl yaşamış bir kadının isteğinin yaşamak, sadece yaşamak değil, “çok daha uzun” yaşamak olması beni şaşırttı. Filmi durdurdum ve düşünmeye başladım.
Ertesi gün DVD’de tekrar filmin o sahnesine geldim ve yaşlı kadınla konuşmayı birkaç defa tekrarladım.
Gün boyu kadının sözlerini düşündüm. Hiç tereddüt etmeden cevap vermişti. İsteyebileceği birçok şeyi, örneğin gençlik, sağlık, servet gibi şeyleri istememişti.
Galiba verdiği cevap en doğrusuydu.
Gerçekten sahip olduğumuz tek şey hayatımızdır. Giderken sadece o bizimle gidiyor. Onun dışında sahibi olduğumuz veya sahibi olduğunu sandığımız hiçbir şey bizim değildir. Nasıl bulutlar gökyüzünde ama ona ait değilse, çocuklarımız, sevdiklerimiz, mal ve mülk, şöhret ve para gibi şeyler de da bize ait değildir.
Yeryüzündeki bütün yetişkinler arasındaki tek ortak arzu daha fazla yaşamaktır. Hiç kimse ölmek istemez. En dindar, ölümden sonra cennete gideceğine inananlar bile. Hayat kesindir, vardır, ama hayattan sonra bir şey olup olmadığı belirsizdir ve hep öyle kalacak. Kadın sahip olabileceği ama tükenmekte olan tek şeyden daha fazla istiyordu. Yüz kişi arasında istenecek tek şeyin bu olduğunu bilen bir o vardı.
NOT: Gelecek hafta izin kullanacağım için yazılarıma ara vereceğim.