13 Ocak 2010 Çarşamba

Büyümek tükenmek mi?

Ekonomi büyürken hesaplanmayan bir şey var. O da büyümeyi sağlamak için tüketilen, israf edilen, kirletilen, yerine konması mümkün olmayan kaynakların yok oluş maliyetidir.

Bir örnekle açıklayım:
Diyelim ki bir kömür madeni var. Bir şirket madendeki cevherin tamamını çıkarır ve satar. Ele geçen para şirketin gelir hanesine yazılır ve ülkenin gayri safi milli hasıla hesabına eklenir.

Kömür yenilenmesi, yerine konması mümkün olmayan bir varlıktır. Bu varlık ülkenin varlıklar envanterinden silinir. X değerinde bir kömür madeninin yerinde şimdi sıfır veya ona yakın değerde bir varlık vardır.

Kömür topraktan çıkarılır ve satılırken kâr, ücret şeklinde bir zenginlik ortaya çıkar. Buna karşılık kaynaklar fakirleşir. Kömürün işletilmesinin yarattığı zenginlik bir defaya mahsustur, geçicidir. Kömürün kaybı ise ebedidir.

Gerçek maliyeti bulmak için bu kaybı da hesaba katmak gerekir.
Ancak milli gelir hesap edilir ama milli gider hesap edilmez.

Bu, banka hesabından çektiği parayı dikkatle sayan ama hesapta ne kadar para kaldığı konusunda hiçbir fikri olmayan insanın durumudur. Para çekebildikçe müreffeh ve mutludur. Ama bu refah ve mutluluğun maliyeti sadece çekilen ve kullanılan para değildir. Para bittikten sonra kalan ömürde çekilecek sefalet ve mutsuzluk maliyetin bir parçasıdır.

Dünyanın neredeyse tamamında kapitalist sistem geçerli. Bu sistemin özelliği geride ne kaldığını hesaplamadan, kaynakları intiharı andıran bir duyarsızlık, açgözlülük ve hızla tüketmek ve kirletmektedir.

Bu kayıplar ne milli gelir hesaplarına ne de mal fiyatlarına aksettirilmektedir. Aksettirilseydi her şey daha pahalı olacak Kanuni Sultan Süleyman’ın sarayında bile görülmeyen bu bolluk olmayacaktı.

Ama tüketmenin ve kirletmenin maliyetin hesaplanmaması böyle bir maliyetin olmadığı anlamına gelmez.

Kapitalizm bu maliyet hesabını yapmadığı için çökecek.

Komünizm insan doğasını göz ardı ettiği için iflas etti. Kapitalizm doğayı göz ardı ettiği için iflas edecek.

9 Ocak 2010 Cumartesi

Eğer yeniden başlayabilseydi

Gazeteler iç karartıcı yorumlar ve haberlerle dolu. İnsana yılın geçmiş olanlardan kötü ve korkunç olduğu izlenimi veriyorlar.

Ama bu doğru değil. Gazeteler her zaman iç karartıcı yorumlar ve haberlerle doludur ve bütün yıllar, bazen daha az bazen daha çok ama daima, kötü ve korkunç olaylarla doludur.

Huzurunuzu haberlere endekslerseniz ateşin üzerinde unutulmuş tencere gibi kaynarsınız, dibiniz tutuncaya kadar. Gazete hayatın milyonlarca boyutundan biridir ve çoğu zaman gerçeği değil gerçeğin puslu bir aksini gösterir.

Gazete huzur değil haber verme işindedir.

Tahrik eder, sarsar, kışkırtır, heyecanlandırır, telaşa verir, galeyana getirir, abartır ve tedirgin eder. Zen’vari bir duruluk istiyorsanız gerçekle gerçeğin görüntüsü arasına bir duvar koymanız, önemli ile önemsizi ayırt edebilme yeteneğinizi bilmeniz gerekir.

Arkadaşım İrfan Kocabıyık ikide bir bana Jorge Luis Borges’in (1899-1986) Anlar adlı şiirini yolluyor. Son mesajı “tekrar okumakta yarar var (son iki satırı s..tir et)” tavsiyesiyle geldi.
“Dinozorlaşmış olsan da, Borges’in dediğini yap” demek istiyor. Bu iyiliğine karşılık ona (ve size), aynı şiirin, bana yolladığından daha kapsamlı olduğunu sandığım bir çevirisini yaptım.

ANLAR
Hayatımı yeniden yaşayabilsem...
İkincisinde -daha çok
Hata yapmaya çalışacağım,
Mükemmel olmaya o kadar gayret etmeyeceğim,
Daha rahat ve umursamaz ve
Daha dolu şimdi olduğumdan,
Hatta daha az şeyi ciddiye alacağım,
Temizliğe daha az önem vereceğim,
Daha çok risk alacağım,
Daha çok gezeceğim,
Daha çok gün doğuşu seyredeceğim,
Daha çok dağa tırmanacağım,
Daha çok nehirde yüzeceğim,
Daha çok yere gideceğim hiç görmediğim,
Daha çok dondurma yiyeceğim ve daha az fasulye,
Daha çok gerçek sorunum olacak ve hayali olanlardan daha az,

Ben ihtiyatlı yaşayan ve çok eser verenlerdendim hayatının her dakikasında,
Tabii keyifli anlarım da oldu ama geri dönebilsem hep güzel anlar yaşamaya çalışırdım,
Belki bilmiyorsunuz hayat şimdi’lerden müteşekkildir,
Şimdi’leri yitirmeyin!

Ben termometresiz hiçbir yere gitmeyenlerdendim,
Sıcak su torbam olmadan, şemsiyesiz,
Paraşütsüz hiç sokağa çıkmadım,
Hayatımı yeniden yaşayabilsem her sokağa çıktığımda yüküm hafif olacak,
Hayatımı yeniden yaşayabilsem ilkbaharın başından sonbaharın sonuna kadar çıplak ayakla çalışmayı deneyeceğim,
Daha çok at arabasına bineceğim,
Daha çok gün doğuşu seyredeceğim ve daha çok çocukla oynayacağım.

Bir şansım daha olsa ama şimdi seksen beşindeyim
ve biliyorum, ölüyorum.

Borges bu şiiri yazdıktan iki yıl sonra öldü.
Umarım hiç olmazsa daha çok dondurma yedi. Ve daha az gazete okudu.

2 Ocak 2010 Cumartesi

Ben daha doğmadım dedi

“Dün gece rüyamda öğrenci Metin’i gördüm.” Kumların üstünde T şeklinde yatıyorduk. Benim ayaklarım denize doğru uzanmıştı. Onun başı karnımın üzerinde idi.

“Ne yapıyordum?” diye sordum.

“Otobüsle okula gidiyordun. Yanına yaklaşıp elimi yanağına dayadım ve saçlarını okşadım. İrkildin. Şaşkınlıkla yüzüme baktın. Tanışıyor muyuz, diye sordun. Hayır dedim. Ben daha doğmadım. Ama bir gün beni tanıyacaksın ve çok seveceksin.”

Arabayı park edip bir saat kadar kıyıda yürümüş sonra kumların üzerine uzanmıştık. Saatimi kaybettiğimden beri saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Umurumda da değildi. Dalgalar beyaz köpüklerini kıyıya bırakıp geri çekiliyor ama köpükler kaybolmuyorlardı. İnsan yiyen bilim kurgu canavarları gibi kumların üzerinde bir süre köpürüyor, köpürmeleri bittikten sonra kumun üzerinde beyaz bir iz bırakıyorlardı. Kimyasal salyangozlar gibi.

Deniz denize benziyordu ama deniz olduğu kadar çöplüktü. İnsanlığın oturağı.

Balinalar belki denizin pisliğine ve gürültüsüne dayanamadıkları için kendilerini Avustralya kıyılarına atıp intihar ediyorlardı. Dünyanın pisliğine ve gürültüsüne dayanamayıp kendimizi denize atacağımız günlerin elçisiydiler. Ama mesajlarını anlamıyorduk veya anlamak istemiyorduk.

Başka binlerce mesajı anlamadığımız veya anlamak istemediğimiz gibi.

Kum zambakları kum dağcıklarında dinleniyorlardı. Onların arkasında yabani kuşkonmazlar büyüyordu. Onların arkasında çam korusu vardı. Onların arkasında, vadilerin sessiz düzlüklerinde, ekinler rüzgârlar tarafından okşanarak büyüyordu. Onların arasında arpa çiçekleri boy atmaya başlamıştı ve şarap renkli laleler topraktan çıkmaya hazırlanıyordu.

Çitlembikler, kamışlıklar, anemon tarlaları, adını bilmediğimiz minik lacivert çiçekler vardı.

Ve tarlaların arasındaki toprak yollarda avcıların bırakan barut kokan, havayı kuşsuzlaştıran fişekleri, boş tarım ilacı şişeleri, yırtık pırtık elbiseler, kırık koltuklar, çöp yığınları. Ölçe ölçe kumaşçı nasıl kumaş topunun sonuna gelirse biz de dünyanın sonuna gelmiştik. Orada, tuzdan çok deterjan ihtiva eden denizinin kıyısında, onunla beraberdim.

Ama bütün bunları o an düşünmedim. Ondan sonra, eve gelip yattıktan sonra, uykunun gelmesini beklerken düşündüm. Orada, başı karnımın üzerinde onunla beraber yatarken, kapıyı dünyanın suratına kapatmıştım.

“Sonra ne oldu” diye sordum.

“Rüya bitti.”

“Nasıldım?”

“Kocaman gözlüklerin ve siyah saçların vardı. Elinle otobüsün askılığına tutunmuştun. Koltuğunun altında kitaplar vardı.”

Kıbrıs’ın EOKA yıllarında bisiklet güvenli olmaktan çıktığı için Rum tarafındaki okula polis aracı eşliğinde otobüsle gitmeye başlamıştık. O daha doğmamıştı. Ben on dört yaşında iken doğmasına daha on dört yıl vardı.

Kilometrelerce uzanan kumsalda bizden başka kimse yoktu. Eşsiz bir gündü.