25 Aralık 2010 Cumartesi

1940 model domates istiyorum

Modern tarım yöntemleri doğayı mahvetmekle kalmıyor insanları da telef ediyor. İngiltere’de piyasaya çıkan: Gerçek Gıda Neden Yediklerimizin Besin ve Mineral Değerleri Düşük - Bunu Bertaraf Etmek İçin Ne Yapabiliriz adlı kitabın özeti bu.
Bol taze sebze ve meyve yiyor olsanız bile durumunuz sandığınız kadar parlak olmayabilir. Toprağın hor kullanılması, suni gübreler, genetik yapısı değiştirilmiş tohumlar aldığımız gıdaların besin değerini talan etti. Meyve ve sebzeye sinen tarım ilaçlarının zehirleyici etkileri caba.
İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre 1940 ila 1991 arasında sebzeler içerdikleri magnezyumun %24’ünü, kalsiyumun %46’sını, demirin %27’sini ve bakırın %76’sını kaybetti. Bir tek domatesin 1940’ta ihtiva ettiği bakırı almak için 1991 ürünü 10 domates yemek gerekiyor. Bugün, Allah bilir, bir kasa.
Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan bir rapora göre dünyada iki milyar insan “gizli açlık” çekiyor. Yani demir, zinc, çinko, iyot, A vitamini ve folik dahil birçok vitamin ve mineralleri yeterli miktarlarda alamıyor. Bunların eksikliğinin yol açtığı sayısız hastalık var.
Gerçek Gıda İstiyoruz yazarı Graham Harvey’e göre disleksiyadan kalp rahatsızlıklarına birçok hastalığın aldığımız gıdanın yoskulluğuyla ilişkisi var.
İnekler doğada değil ahırlarda yapma yemlerle karınlarını doyurdukları için sağlıksız oluyorlar (deli dana hastalığını hatırlayın) ve sütleri de insanlara pek yaramıyor. Doğada beslenen hayvanların sütünde bol miktarda bulunan bazı yağ asitleri, özellikle Omega 3, ahır hayvanlarının sütünde çok az var. Gıdasında yeterli miktarda Omega 3 türü yağ asidi bulunmayan insanların depresyon, şizofreni, hiperaktivite, Alzheimer gibi hastalıklara tutulma olasılığı daha büyüktür. Kansere eğilim daha yüksektir. Meyve ve sebzenin besin değerlerinin düşük olmasının nedeni tarımda kullanılan suni gübrenin besin zengini ürün alınmasını sağlayan doğal dengeyi bozmasıdır.
Organik ürünlerin gittikçe revaç kazanmasının nedeni modern yöntemlerle elde edilen meyve ve sebzenin tatsız olması dışında sağlıksız olmasıdır. Organik ürün en az üç yıl tarım ilacı kullanılmamış, otoyollardan uzak topraklardan, genleriyle oynanmamış tohum kullanılarak ve tarım ilaçlarından kaçınılarak elde edilen ürüne denir. Gerçek gıda almak istiyorsanız kırlarda karnını doyuran inekler, günışığı gören tavuklar ve iyi toprakta yetişen meyve ve sebzede ısrarlı olun, diyor Harvey.
Ya da mümkün olduğu kadar kendi sebze ve meyvenizi yetiştirin.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Kötü üsteğmen kötü marangoz

OZANKÖY
Cuma gecesi. Koltukta uzanmış DVD’den Werner Herzog’un Bad Lieutenant adlı filmini seyrediyorum.
Sağ elim ara sıra tabağın içine dalıp sapından siyah bir İspanyol üzümü koparıp ağzıma atıyor.
Katrina kasırgasından sonra New Orleans’tayız. Orada Terence McDonaugh isimli bir polis (Nicholas Cage) Bad Lieutenant, yani Kötü Üsteğmen var.
Dışarıda rüzgâr esiyor. Fırtına uyarısı var. Ben ateşin kenarındayım, üzüm yiyorum ve iyi bir film seyrediyorum. Yarın tatil. Her şeyin mükemmel olması lazım ama değil. Ateşe bakan sağ tarafım sıcak, pencereye bakan sol tarafım soğuk.
Kötü bir marangoz yüzünden dışarıda esen rüzgârın bir bölümü pencerenin aralıklarından içeri girip ısı dengemi altüst ediyor. Biri kuru, biri ıslak çorap giymek gibi bir şey.
Pencerenin altına bir battaniye yerleştiriyorum ama fayda etmiyor.
Kötü Üsteğmen’in bağlı olduğu karakol tahliye edilirken Meksikalı bir mahkûm bodrumdaki hücrelerden birinde unutuldu. Su yükseliyor. Suda bir yılan yüzüyor. Mahkûm dehşet içinde, bağırıyor. Kötü Üsteğmen yukarıdan onu görüyor. Saatine bakıp “İddiasına var mısın?” diyor yayındaki arkadaşına. “Saat dörtte su burnuna kadar yükselecek.” Arkadaşı “Ben saat beşe kadar bir halt olmaz diyorum” diyor. “Yirmi dolar basarım.” Mahkûm yalvarıyor.
“Yirmi dolar mı? O da ne? Değsin bari. Bin dolar.”
“Bin dolara yokum.”
İki yüz dolara anlaşıyorlar.
“Lütfen” diye yalvarıyor mahkûm.
Kötü Üsteğmen, kulaklarına inanamayarak, geri bağırıyor: “Senin için ıslanmamı mı istiyorsun? İsviçre pamuğundan iç çamaşırı giyiyorum. Çifti 55 dolar. Senin için bu pisliğin içine atlayıp mahvetmemi mi istiyorsun?”
“Sen 55 dolarlık iç çamaşırı mı giyiyorsun?” diyor arkadaşı inanmayarak.
“Kız arkadaşım aldı.”
Mahkûm avuçlarını birleştirip duaya başlıyor.
“Hadi gidelim” diyor, arkadaşı arkasını dönüp yürümeye hazırlanarak. “Ölüm saatini otopsinden alırız.”
Babası alkolik, sevgilisi fahişe Kötü Üsteğmen’in. Aslında kötü değil. Herkes gibi. Hem kötü hem iyi, hem mutlu hem mutsuz, hem gaddar hem insaflı. Saatini çıkartıp arkadaşına uzatıyor. “Tut.” Ceket ve ayakkabılarını çıkarıyor ve suya atlıyor.
Hüzünlü ve komik bu filmi Londra’da gösterime girdiğinde görmüştüm. Eminim DVD’den birçok defa daha seyredeceğim. Tarihe gasp ve gaddarlık kapısından girenlerin kayıp torunlarının bir kesiti. Maddileşen, ailesizleşen, anlamsızlaşan hayatlar; alkol, uyuşturucu ve şiddete tutunarak bir günden diğerine tırmanmaya çalışan insanlar. Polis de, suçlu da, masum da kurban.
Ben de geceleri filmlere tutunuyorum. Film de bir tür uyuşturucu, kaçış. Yağmurdan kaçıp saçak altına sığınanlar gibi, birkaç saat kendinizi başkalarının hayatına atıyorsunuz, başkalarının derisi içinde yaşıyorsunuz.
İyi de pencereden esen şu rüzgâr ne olacak? Kendimi soğuk bir tabağa konan sıcak bir yemek gibi hissediyorum.
Lisede coğrafya öğretmenim “Doğada hiçbir şey mükemmel değildir” derdi. Anlar da öyle. Anlar da peynir gibi küfü ile beraber geliyor. En iyi anında bile, bakarsın, bir yerlerden soğuk hava perdeyi kaldırıyor.
Ama benim de numaralarım var. Battaniyeyi pencerenin altından çekip sırtıma atıyorum ve “Es” diyorum. “Esebildiğin kadar es.”

11 Aralık 2010 Cumartesi

Haftada altı gün

Haftada altı gün bir klinikte çalışıyor. Günü işlek bir caddeye bakan, açılmayan pencereler arkasında geçiyor. İşten ara bulduğunda zemin katındaki kafeye iniyor, kaldırıma uzanan açık bölümde oturup kahve veya taze sıkılmış portakal suyu içiyor.
Sigara dumanı, trafik ışıklarında durup geçen arabaların gürültüsü ve egzozu, kapalı bir gök... Sanki hayat suratını asıp, sırtını dönmüş.
Arabası yok onun için hafta sonları şehir dışına kaçamıyor. Ancak birisi götürürse. O zaman da geri dönmek istemiyor. Niye hemen dönüyoruz, daha kalsak ya, diyor.
Mavi gözlü, kumral, zayıf bir kadın. Gülünce beyaz, şekilli dişlerini gösteriyor. Sanırım kanını Osmanlı saraylarına kız yollayan diyarlarda yaşayan insanlardan almış.
Yalnız yaşıyor. Bazı kadınlar önüne gelen erkekle çıkıyor, diyor. Sırf yalnız kalmamak için. Ben artık öyle yapmıyorum. Anlamlı bir ilişki istiyorum.
Duruyor ve kendi kendine gülüyor. Anlamlı ilişki istemeyen mi var? Ama adam gibi adam nerede?
Canı kırsal yerler istiyor. Rüyasında orman görüyor. Ayağında yağmur çizmeleri, üstünde yağmurluk var. Dışarı çıkınca kar yağmaya başlıyor. İnsanlar evlerinden çıkıp karda dans etmeye başlıyorlar. Çocuklar kar topu oynuyor. Köpekler havlıyor. Ağaçların arasından tepeye tırmanmak istiyor ama yağmur çizmeleriyle yürüse kayıp düşebilir. Ayakkabılarını değiştirmek için içeri girince uyanıyor.
Ne kadar şanssızım, diyor. Rüyasında bile sonuna kadar ememiyor, delirten kalabalıklardan uzak olmanın tadını...
Keşke şehirden uzak, ormanın kıyısında, bitki kokan, havanın tatlı olduğu, atmacaların çimenlerden tavuk kaptığı, karanlık basınca çakalların uluduğu o yere gidebilse gene bu hafta sonu. Yazdan kalma o gün ne güzeldi. Acılı makarna yenmiş, kırmızı şarap içilmişti. Başlarının altında yastık, çimenlerin üzerine uzanıp uzun uzun konuşmuşlardı. Rüzgârın pistinde martılar kayıyordu.
Yeşile hasretim, demişti.
İstanbul’da bütün yeşile hasret olanların yeşillerini toplayıp bir orman yapsam ne kadar büyük olurdu? İnsanların istediği her şey yaratılıp onlara verilse, dünya ağırlığını kaldırır mıydı?
Uzayda bir yerlerde olsam ve kulaklarım düşünceleri okuyabilse, her an, milyarlarca isteğin, duaya sarılmış olarak kâinata döküldüğünü duyacaktım, ters yağan bir yağmur gibi.
Bir romanda cennet insanın istediği her şeye sahip olabileceği bir yer olarak anlatılıyordu. Size sınırlarını istediğiniz kadar genişletebileceğiniz boş bir alan veriliyordu. Hayal ettiğiniz ev düşündüğünüz anda meydana geliyordu. Her odayı arzu ettiğiniz mobilyalarla döşeyebilirsiniz. Penceresinden dağ görmek istiyorsanız dağ, deniz görmek istiyorsanız deniz. Bahçeniz istediğiniz kadar büyük ve içinde istediğiniz her bitki ve kuş var.
Böyle bir cennetin çok sıkıcı olacağını düşünmüştüm. Ama belki birçok insan böyle bir cennet arzuluyor.
İnsanlar çok şeye sahip olmak istiyorlar ama elde ettikçe istedikleri artıyor.
Belki öldükten ve böyle bir cennete gittikten sonra her istenilenin elde edildiği yerin cennet değil, cehennem olduğunu anlarlar.

4 Aralık 2010 Cumartesi

‘İçimde 17 yaşında genç bir kız var’ dedi

Oğlum iki haftalık sömestr tatilinin üç gününü deneyim kazanmak için İstanbul’da bir anaokulunda çalışarak geçirdi.
“Nasıl geçti?” diye sordum, birlikte yemek yerken.
“Beklediğimden ilginçti” dedi.
Neyin ilginç olduğunu sordum.
“Çocuklar” dedi. “Çocuklar çok orijinal” dedi. “Gerçek. Hiçbir sahtelikleri yok.”
Bana “Teşekkür ederim” demeyi reddeden oğlanı anlattı. O hariç sınıfındaki çocukların hepsi kendileri için bir şey yapıldığında teşekkür ederim demeyi öğrenmişler. “Teşekkür ederim de” dendiğine o dudaklarını kısıp soldan sağa kafasını sallıyormuş. “Iıh.” Teşekkür ederim demezsen sana su yok! “Iıh.” Bahçeye çıkamayacaksın. “Iıh.”
Oğlum. Gelecek mayısta on sekizine basacak. Ne zaman büyüdü? Bebeklik kokusu hâlâ burnumda. Koruya tırmanırken sırtımdaki bebek çantasında uyumaya başladığını vücudunun ağırlaşmasından anlardım. Başı omzuma düşerdi. Ne zaman bu kadar kocaman oldu?
Benim gözümde herhalde hiç büyümeyecek. Ama çocuk falan değil artık. Çocuklarla ilgili hüküm veren genç bir bilge.

Selim’in sözlerini ona nakledince, kız arkadaşım da bana gençliği tanımladı. “Gençlik, pek çok şeyin ilk kez tecrübe edildiği zamandır” dedi. “Gençlikte, hemen her şeyin harika olmasının bir nedeni de budur. Artık çocuk değilsindir, yetişkinler dünyasının bir ferdisindir ve o dünyayı deneyimlemeye hakkın vardır. Dolayısıyla her gün yeni bir keşiftir senin için... Her gün bir öncekinden farklıdır, işte bunun coşku ve mutluluğunu yaşarsın.”
Biraz durdu, “Yaşlanmak ise kanıksamak, heyecanını, coşkunu kaybetmek, yaşamdan artık eskisi kadar keyif almamaktır.”

“Bir dakika” dedim. “Benim sahama girdin. Sana yaşlanmayı ben anlatayım. Çocukluk ve gençlik doğaldır. Yaşlılık ise rol yapmaktır. Kostüm giyilerek yapılan bir rol. Kostüm de beyaz saçların, buruşan cildin, yumuşayan adalelerindir. Rol yapıyorsun çünkü aslında çocuk da genç de hâlâ içindedir. Ama gizlidirler. Onu sen bilirsin ama başkaları görmez.”
Doksan dört yaşında bir kadın. Artık vaktinin çoğunu konuşmadan oturarak veya uzanarak geçiriyor. Ama hâlâ bakımlı. Söze karışıyor.
“İçimde 17 yaşında genç bir kız var” diyor. “Ama aynaya bakmak istemiyorum çünkü yüzüm buruş buruş. İçimde hâlâ bir çocuk var ama vücudum o çocuğa yetişemiyor.”
Amaçsız bir yolculuk işte. Yolu da yolcuyu da sen seçmiyorsun. Yolda karşılaşacaklarını da. Yol ne kadar uzun, nerede, nasıl bitecek? Kim çocuk, kim genç, kim yaşlı?
Geri dönüş yok. Teslim ol, gözle, keyfini çıkart.

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz
su serin,
çınar ulu,
ben şiir yazıyorum,
kedi uyukluyor,
güneş sıcak,
çok şükür yaşıyoruz.
suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze (*)

*Nazım Hikmet Ran

27 Kasım 2010 Cumartesi

Bir insanın ne kadar toprağa ihtiyacı var?

Zengin bir tüccarın eşi olan abla köye, fakir bir çiftçi ile evli kız kardeşini ziyarete gelir.
Şehir hayatının rahatlığını, çocuklarının giydiği zarif elbiseleri, yedikleri lezzetli yemekleri anlatır, övünür. Küçük kız kardeş içerler. “Hayatımı seninki ile değişmem” der. “Sıkıcı olabilir ama tasasızdır. Siz debdebeli bir hayat sürebilirsiniz ama sürekli endişe içindesiniz.”
Kadının kocası Pokhom kulak misafiridir. “Tek derdimiz toprağımızın az olması. Yeteri kadar toprağım olsa şeytandan bile korkmam” der. Şeytan sobanın arkasında gizlidir. “Öyle mi?” der. “Sana yeteri kadar toprak verelim bakalım.”
Şeytan Pokhom’un şansını açar. Köyün zengini kadından 100 dönüm toprak satın alarak arazi sahibi olur.
Bir akşam evlerinde bir yolcuyu misafir eder. Misafir Volga’nın kıyısında ekinlerin at boyu büyüdüğünü, toprağın ucuz olduğunu anlatır.
Pokhom satıp savar, Volga’nın kıyısında 400 dönüm satın alır. Artık durumu çok iyidir ama hâlâ halinden memnun değildir.
Bir gün seyyar bir tüccar ona uzaklarda, Başkirlerin yaşadığı bakir topraklardan bahseder. Bu topraklar o kadar geniştir ki insan bir sene durmadan yürüse sonuna ulaşamaz. Ama Başkirler saftır, birkaç rubleye ellerinden binlerce dönüm alınabilir.
Pokhom yanına hediyeler alarak gene yollara düşer ve Başkirleri bulur. Her şey tüccarın anlattığı gibidir. Pokhom toprak satın almak istediğini söyler. Hediyeler Başkirleri memnun etmiştir. Obanın en yaşlısı çağrılır.
“İstediğin kadar toprak seç” der yaşlı adam, kahkahayla. “Çok arazi var.”
“Kaça?”
“Günlüğü bin ruble. Bir günde ne kadar mesafe kat edersen o kadar toprak senin olacak.”
“Bir günde insan çok mesafe kat edebilir.”
“Hepsi senin” der ihtiyar gülerek. “Ama bir şart var. Eğer güneş battığında başladığın yere dönmüş olmazsan toprağı da paranı da kaybedersin.”

Ertesi sabah güneş doğarken Pokhom ve Başkirler bir tepede buluşur. İhtiyar Başkir kalpağını yere koyar ve “Buradan başla” der. “Gördüğün her yer bize ait. Bir dikdörtgen çiz, içindeki toprak sana ait olsun.”
Pokhom bin rubleyi kalpağın içine atar ve yola çıkar. “En az 50 kilometre yürürüm bir günde” diye düşünür. Beş kilometre yürüdükten sonra sola dönmeyi düşünür ama “Daha erken, beş kilometre daha yürüyeyim” diyerek yola devam eder.
Sonra sola döner. Yürü babam yürür. Toprak o kadar güzel, ağaçlıklar o kadar sıktır ki bir türlü geri dönmek istemez. Birden bire durup geriye baktığında güneşin inmeye başladığını görür. Tepede Başkirler karınca gibidir. Onlara doğru koşmaya başlar. Nefes nefesedir. Neden bu kadar uzağa gittim! Ya her şeyi kaybedersem! Adımlarını sıklaştırır. Fakat tepenin yamacına vardığında güneş batmıştır.
“Burada güneş hâlâ batmadı, acele et” diye bağırır yaşlı Başkir. Pokhom son bir gayretle koşar. Sırtından ter boşanarak, bacakları titreyerek, tam güneş ufukta kaybolurken kendini kalpağın üzerine atar.
“Bravo” diye bağırır ihtiyar. “Çok toprağın oldu.” Ama Pokhom duymaz. Ağzından kan gelerek ölür. Bir uçtan diğer uca iki metreyi geçmeyen bir çukur açıp onu içine gömerler.
İhtiyar Başkir şeytandır. Bir kahkaha atar. “Yeteri kadar toprağın oldu” der.
Tolstoy’un özetlediğim bu öyküsünü ortaokulda İngilizce dersinde okumuştum. O zaman öykü bir insanın doymazlığını anlatıyor sanmıştım. Dün yeniden okuyunca ve dünyanın halini düşününce anladım ki bir insanı değil insanlığı anlatıyormuş.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Metin Münire: İlerleme raporu

Ozanköy
Dizimin dibinden ayrılmayan okuyucularım geçen haziranda sahneye çıkan Metin Münire’yi hatırlayacaklardır.
Metin Münire, Metin Münir’in sonra yalnız yaşamaya başlayan ve ev kadını olmanın ne kadar zor olduğunu keşfeden versiyonudur.
Bir tür bahçe Metin Münir’i.
Kendimi portakal gibi soydum ve altından o çıktı.
Bu MM her sabah havalandırmak için yorganını pencereden sarkıtıyor ve yastıklarını üstüne diziyor, evi düzenliyor, çamaşır yıkıyor, ayakkabılarını boyuyor, lezzetsiz yemekler yapıyor ve hayatından çıkan kadınların boşluğunu yatağına aldığı yastıkların sayısını çoğaltarak doldurmaya çalışıyordu.
Münire yazısını bekârlığımın taş devrinde yazdığım için galiba meramımı iyi anlatamadım. Bir defa erkeklerden hiç tepki almadım. Kadın okuyucularımdan kimisi ağlaştığımı, şikâyet ettiğimi sandı. Kimisi “yapılması çok kolay” mercimek çorbası ve kuru fasulye tarifleri yolladı. Bazıları bana acıdı. Bazıları “Daha beter ol” dedi.
Oysa ben o zaman tek başıma yaşamakla beraber rahat ve hoşnuttum. Repertuarıma ‘ev kadınlığı’ eklemek hoşuma gidiyordu. Kadın ve anne olmanın ne anlama geldiğini anlamaya başlıyordum.
Aradan geçen beş ay içinde epey mesafe kaydettim, Taş Devri’nden Cilalı Taş Devri’ne geçtim. Daha tekerleği keşfetmeme çok zaman olsa da evimi (aşağı yukarı) düzene soktum.
Yün çoraplarımı çamaşır makinesinin aşırı sıcak su programında yıkamamam gerektiğini öğrendim.
Lezzetli yemekler yapmaya başladım diyemeyeceğim ama artık yaptığım çorbadan bir kaşık aldıktan sonra tencereyi bahçedeki bitkisel çöplüğe götürüp ters yüz etmiyorum. Çocuklar da “Lütfen baba, balık çorbası yapma” diye yalvarıyor.
Aslında başlangıçta yemek yapmaya üşeniyordum. Alışverişe gittiğimde onu da pişireceğim bunu da pişireceğim deyip tonlarca malzeme alıyordum. Pişirmeye gelince tembellik ediyordum. Aldıklarımın çoğu bozulup çöpe gidiyordu. Ara sıra yaptığım yemekler de yavan oluyordu.
Zamanla bu iş beni sardı. Bazılarının hangi yemeklerde kullanıldığına dair en ufak fikrim olmadığı halde değişik baharatlar satın aldım. İnanılmaz keskinlikte bir Japon malı bıçak edindim. Esse’ye uğrayıp yapma ihtimalim olmayan yemeklere uygun tencereler almaya başladım.
Kadınlarla bir araya geldiğimde konuyu yemek tariflerine çekip tüyolar almaya çalışıyorum. Başlangıçta arkadaşlarım bunu yeni geliştirdiğim ve başarısız olması kaçınılmaz bir kadın tavlama yöntemi sandı ama sonunda ciddi olduğumu anladılar.
Uzun bir sapıştan sonra kendi yoluma döndüm. Derek Walcott’un Aşktan Sonra Aşk şiirindeki adam gibi kendimi kendi kapımda karşıladım, kalbimi kendime iade ettim, “seni seven yabancıya.”
Her sabah uyanmak yeniden doğmak gibi. Tek başıma, müzede şaheser bir tablo seyreder gibi bulutları, servilerin arkasındaki denizi, ağaçları, çiçekleri, kuşları seyrediyorum. Yaz can sıkmaya başlayan bir misafir gibi gitmiyor. Harnıp ve yenidünya ağaçları zamansız çiçek açtı, mandalinalar, portakallar ve turunçlar kış soğuğunu beklemeden turunculaşıyor. Siyah zeytin toplayıp cam kavanozlara dolduruyorum.
Tek başınalık güzel ama hiçbir şey seninle beraber olmak kadar güzel değil.

6 Kasım 2010 Cumartesi

Tek burun deliği ile

İki tane burun deliğimiz var. Ama nefes almak için bunlardan sadece birisini kullanıyoruz.
Günün herhangi bir saatinde, burun deliklerimizden bir açık diğeri kapalı veya yarı kapalıdır.
İnanmıyorsanız deneyin.
Sağ elinizin başparmağı ile sağ burun deliğinizi kapatın ve sol burun deliğinizle nefes alın.
Daha sonra sol elinizin başparmağı ile sol burun deliğinizi kapatın ve sağ burun deliğinizle nefes alın.
Burun deliklerinden birinin diğerinden daha açık olduğunu fark edeceksiniz.
Sağlıklı bir insanda açık burun deliği iki-üç saatte bir değişir. Yani, iki-üç saat, örneğin, sağ burun deliğinizle nefes aldıktan sonra nöbet sol burun deliğinize geçer. Neden, diye sorarsanız bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Hayatın muammalarından biri.
Belki Tanrı her şeyi bildiğini sanan ve daha çok öğrendikçe (veya daha çok öğrendiğini sandıkça) daha çok ukalalaşan insanlarla dalga geçmek için bu düzeni kurdu. “Sen her şeyi bildiğini sanıyorsun ama burnunun dibinde olanların bile farkında değilsin” demek için.
Bilim sustuğuna göre nefes alıp verme uzmanı olan Hintli yogilerin bu konuda ne dediğine kulak verelim. Onlar diyor ki vücudunun iyi çalışması için aktif burun deliklerinin iki saatte bir değişmesi gerekir. Eğer değişmezse bu sağlıklı olmadığımızın bir işaretidir.

Binlerce yıl önce bu garipliği keşfeden yogiler bir egzersiz geliştirdi. Bu yazıyı yazmaktaki amacım size bu basit ama çok yararlı egzersizi öğretmek.
Sağ burun deliğinizi sağ elinizin başparmağı ile üstünden bastırıp kapatın ve sol burun deliğinizden derin bir nefes alın. Yavaş yavaş. Sol burun deliğinizi sağ elinizin işaret parmağı ile kapatın ve almış olduğunuz nefesi sağ burun deliğinizden verin. Ta ki ciğerlerinizdeki hava boşalıncaya kadar. Yavaş yavaş.
Ardından sol burun deliğinizi sağ elinizin işaret parmağı ile kapatın ve sağ burun deliğinizden derin bir nefes alın. Sonra sağ burun deliğinizi kapatıp sol burun deliğinizden nefesinizi bırakın.
Bir burun deliğinizden nefes alıp, diğerinden vermiş oldunuz. Her alıp verme bir raunt sayılıyor. İlk seferinde üç defa yapın. Zamanla yediye çıkartın.
Alıştıktan sonra günün muhtelif zamanlarında istediğiniz kadar yapabilirsiniz. Grip veya benzeri hastalıklardan dolayı burnu tıkalı olanlar, iyileşinceye kadar bu egzersizi yapmamalıdır.
Her zaman her yerde yapılabilecek bu egzersiz üzerinizde yatıştırıcı ve canlandırıcı bir etki yapacak. Özellikle endişeli, heyecanlı veya kızgın olduğunuz zamanlarda yapmanızı öneririm.
(NOT: Yıllık iznimin bir bölümünü kullanacağım için gelecek hafta yazı yazmayacağım. Görüşmek üzere hoşça kalın.)

30 Ekim 2010 Cumartesi

Kanserli mememin adı Safiye

Gazeteci Meral Tamer yılda bir defa meme kanseri için mamografi testi yaptırıyordu.
Son gittiğinde, doktoru elle muayenede bir şey bulamadı. “Her şey normal görünüyor, bir yıl sonra görüşürüz” diyerek onu mamografiye gönderdi.
Mamografi bir çeşit röntgendir. Normal röntgene kıyasla biraz daha farklı enerjiye sahiptir ve kullandığı
0.1-0.3 mm gibi küçük odak çapları çok ayrıntılı, çözünürlüğü yüksek görüntüler elde eder. Meme kanserinin erken teşhisinde en etkin yöntemdir.
O gün Tamer’in çekimi normalden uzun sürdü. Sol göğsüne evire çevire birkaç defa baktılar. Üç-dört milimetrelik bir kitle buldular. Kanser olma olasılığı %50 idi. Ertesi gün başka testler yapıldı ve ameliyat edildi. Alınan kitle kanserli çıktı.
Tamer hiçbir şey olmamış gibi hayatını yaşamaya devam etti. Kanser teşhisi konulduğu günün gecesi daha önce planlandığı gibi konsere gitti.

Ağır hastalıklar insanın kendisiyle hesaplaşması için bir randevudur. Tamer de “kendi hikâyesinin peşine düş(tü).” Ve “Türkiye’nin asabi gündemine kulaklarını kapat(arak)” bir kitap yazdı.*
Bu ilginç hikâyenin içinde 16 yaşında anne ve babasını kaybedip tek başına yaşayarak İstanbul’da lise ve üniversiteyi bitirmek var. Boşanma ile sonuçlanan iki erken evlilik ve bir çocuk var. Cumhuriyet’te başlayıp Milliyet’te süren başarılı bir gazetecilik kariyeri var. Gazeteci Osman Ulagay’la kurulan derin ve mutlu bir hayat ortaklığı var. Dostlar, yaptığı leziz yemeklerin paylaşıldığı sofralar, konserler, Londra seyahatleri var.
Tamer kanserle olan macerasını gazetedeki köşesinde de günlerce tefrika etti, yüzlerce okuyucu maili aldı. Bunların bazılarını kitabında yayınladı. Kimisi çok dokunaklı ama hepsi de cesaretle dolu bu kadın mektupları kitabın en ilginç bölümlerinden birini teşkil ediyor.

Zerrin Atuk’un 40 yaşında memesi alındı. Çok ağladı ama çabuk toparlandı. Hastalığını dalgaya alan bir insan oldu.
“Yeni meme ve protezimin adı Safiye” diye yazdı Tamer’e. “Neden Safiye derseniz, saf silikon da ondan. Arkadaşlarım artık ‘Safiye nasıl?’ diye soruyorlar. Safiş bazen iyi bazen kötü. Tıpkı ekonomi gibi.”
Belki kendisi de farkında değil, ama Tamer’in sayfalarında cümbüş yapan bir kuş sürüsünün sevinci dolaşıyor. Çok erken teşhis edildiğinin, çok şanslı olduğunun, yeni bir yaşam kontratı imzaladığının bilincinde.
“Hayatımın bundan sonrasının daha da güzel geçeceğine inanıyorum” diye yazıyor. “Hatta şimdiden başladı bile. Çünkü bu yönde çaba harcıyorum. Hayatta hiçbir şey insanın önüne altın tepsi ile sunulmuyor. Daha keyifli yaşayabilmek için bile ciddi mesai harcamanız gerekiyor.”
*Meral Tamer, Aşk Olsun Kanser, Doğan Kitap.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Kim uyuuur kim uyumaz?

Daha sonra başımı karnının üzerine koydum ve parmaklarını saçlarımın içine soktu.
“Sana küçükken hikâye anlatırlar mıydı?” diye sordu.
Çocukluğum o kadar arkada kaldı ki oraya dönüp yeşil kapıyı aralamam için dağlar ve dereler aşmam, ormanlar geçmem, yatak çarşaflarının haftada bir değiştiği otel odalarını arkada bırakmam lazım.
“Annem ve babam, hayır, hiç hatırlamıyorum” dedim. Balkonu, üzerine sarkan incir ağacı şadırvanı, cami avlusunu ve hepsinin üzerinde öterek uçan öğleden sonra kırlangıçlarını hatırladım. “Anneannem bazen anlatırdı. Ama çok ısrar ettiğimde. Ve çok isteksizce. Sana anlatırlar mıydı?”
“Evet.”
“Haydi bana bir tane anlat.”
“Ülkenin birinde Bimbilik adında bir çocuk yaşarmış. Bir gün Bimbilik’in ülkesine bir dev gelmiş. Aç gözlü, obur mu obur ve çok kötü kokan bir dev. Dev geceleyin uyuyan çocukları yiyerek besleniyormuş. Bimbilik bu, deve akşam yemeği olur mu hiç! Geceleri uyumamaya başlamış! Sabaha kadar gözünü kırpmıyormuş. Dev her gece Bimbilik’in odasına giriyor ve soruyormuş: Kim uyuuur, kim uyumaz? Bimbilik de cevap veriyormuş: Herkes uyuuur Bimbilik uyumaz.”
“Sonra ne olmuş” diye sordum.
“Unuttum.”
“Buna benzer bir hikâye bende de var” dedim. “Bir cin varmış. Ormanlar içinde dolaşırmış. Karşısına biri çıkıp sen kimsin diye sorduğunda, ‘Ne et yerim ne de ot, benim adım Tom Tit Tot’ diye cevap verirmiş.”
“Sonra?”
“Ben de gerisini hatırlamıyorum. Ne gerisini, ne öncesini. Çocukken okumuştum bu hikâyeyi. Okuma yazma öğrendikten sonra okuduğum ilk kitap bile olabilir.”
Bazı günler mükemmeldir. Dün ile yarın yok olur. Yağmur diner, trafik mucizevi bir şekilde açıktır. Deniz kenarında yürürken hava ne sıcak ne soğuk. Lokanta tenha, garsonlar nazik ve güler yüzlüdür. Rakının lezzeti bir başkadır. Taptaze kalamar ve patlıcan salatası, lüfer ve palamut, ayva tatlısı ve dondurmalı sıcak irmik helvası, az şekerli kahve. Hiç kimsenin gözü üzerinizde değildir. Mutlusunuz. Devamlı gülümsersiniz. Bu saatleri yaşadığınız için kendinizi şanslı hissedersiniz.
Bugün öyle bir gün.
Susuyoruz. Odaya sesler doluyor. Mutfakta bir şeyler deviren kedi. İki kat aşağıdaki lokantanın müziği. Sokaktan geçen arabalar. Yağmur. Ambulans sireni.
Ve düşünceler. Birden bire üzeri maymun dolu bir ağaca dönüşen bir akıl.
“Masalın sonunda Bimbilik muhakkak kötü devi öldürür” diyorum.
“Nereden biliyorsun?”
“Bilmiyorum. Ama hep böyle olur. Kötü devler hiçbir zaman kazanmaz. Hikâyelerde.”
Soruyor: “Peki ya gerçek hayatta? Gerçek hayatta da kazanır mı Bimbilikler? Yoksa gerçek hayatta kötü devlerin egemenliği mi vardır?”
“Gerçek hayatın canı cehenneme” diyorum ve gözlerimi kapatıyorum. “Dev gelirse beni uyandır. Ya da sen de uyu, yiyecekse ikimizi birden yesin.”

9 Ekim 2010 Cumartesi

Apostoli, Yannaki, Maria

LEFKOŞA
Yeni Cami Sokağı’nda bizim evden dört-beş ev aşağıda, solda, Rum bir aile otururdu. Tek katlı bir evdi. Mahalledeki evlerin çoğu gibi gündüzleri kapısı açık dururdu. Bahçe kapısının arkasında birkaç basamakla inilen küçük bir çimento bahçe görürdüm.

Anne ve baba her sabah meyve ve sebze dolu bir el arabasını iterek gider, akşamüstü aynı arabayı iterek dönerdi. Dönüşte arabayı iten annenin yüzündeki müthiş yorgunluk ifadesini unutamam. Elleri arabanın tutacaklarında, küçük ve yavaş adımlarla arabayı iterek eve doğru yürürdü. Bazen de bitkin, bezmiş, arabayı kocası iterdi.

Giderken “badades, portakalya” diye bağırırlardı birkaç adımda bir. Dönüşte sessizdiler.

Anne ve baba Lefkoşa’nın sokaklarında bağırarak mallarını satmaya çalışırken biz sokakta çocuklarıyla oynardık. Apostoli uzun boylu ve zayıf ve benden biraz büyüktü. Yannaki kısa boylu ama tıknaz ve güçlü idi ve benden biraz küçüktü. Maria hepsinin küçüğü idi ve kız olduğu için sokağa çıkıp erkeklerle oynamazdı.

Onlar Rum okullarına gidiyordu, biz Türk okullarına. Okuldan sonra sokağa döküldüğümüzde Yannaki ve Apostoli de çoğu zaman orada olurdu. İyi Türkçe konuşurlardı.

Tarih ve coğrafya bilmiyorduk o yaşlarda. Hepimiz ordaydık işte. Bizim orada olmamız ne kadar doğalsa onların da orada olması o kadar doğaldı. Aynı keçinin üzerindeki kıllar gibiydik. Lefkoşa surlarının içinde yaşıyorduk, Ayios Lukas Kilisesi’nin etrafında çoğunlukla Rumlar, Yeni Cami’nin çevresinde Türkler.

Sonra bir gece bir yerlerde art arda bombalar patladı.

Çok geçmeden, sanırım bir hafta sonu idi, evde ders çalışırken sokakta bağrışmalar duydum. Dışarıya fırladım. Apostoli Yannaki ve Maria ve anne ve babaları evlerinin önünde ağlıyor ve çığlık çığlığa bağırıyorlardı.

Önlerinde elinde fitili yanan, petrol dolu bir konyak şişesi bir genç vardı. Evi ateşe verecekti. Rum ailenin kapının önünden çekilmesini istiyordu. Onlar kapının önüne barikat kurmuşlardı ve çekilmiyorlardı. Maria ağlıyordu. Babasının bacaklarına sarılmıştı. Yannaki annesinin önünde duruyordu, gerekirse onu korumak için. Apostoli babasının arkasında sessiz sessiz ağlıyordu.

Komşular toplandı. Birkaç kişi genç adama “Yapma yahu, nedir yaptığın” diyecek oldu, onun kimseyi dinlemeye niyeti yoktu.

Bombacı içeriye giremeden başka genç adam ortaya çıktı. İri yarı yakışıklı biriydi. Sanırım fırıncının oğluydu. Şişeyi tutan eli kavradı. “Mahalleyi mi yakacaksın?” dedi. “Çek git buradan. Birbirimizi aynı yere şikâyet etmeyelim.”

Adam bir şey söylemeden fitili kopartıp attı ve gitti. Mahalleli dağıldı. Sokak boşaldı. Rum komşularımız, o gün, Allahaısmarladıksız ve güle gülesiz, evlerini terk ettiler. Onları bir daha görmedim.

Kilise bahçesindeki panayır, pencerelerden ve açık kapılardan gelen değişik yemek kokuları ve şarkılar, yasak meyve Rum kızları, hem bildik hem yabancı insanlar, mahalleden kayboldu.

Ayios Lukas kilisesini yakıp yıktık ve çevresindeki Rumları kaçırttık. Onlar Bayraktar’ı, Ömergeyi’yi ve Tahta Kale camiini yakıp talan ettiler ve çevresinde oturan Türkleri kaçırttılar.
Bir savaş savaştık. Bu savaşta sadece yenilen taraf olduğunu, hepimizin o tarafta olduğumuzun o zaman farkında değildik.

18 Eylül 2010 Cumartesi

Nefes

Ozanköy
Çiçek verdiği zaman sarı çiçek açan ağacın gölgesinde oturuyorum ve kitap okuyorum. Rüzgâr esince ağaç gıcırdıyor. Bazen yatak gibi, bazen arkada unutulmuş bir yavru gibi ses çıkartıyor.

Burnuma bir yasemin kokusu geliyor, bir incir... Kırsalda nefes alıp vermemiz daha derin, şehirlerde sığdır çünkü kırlar güzel kokularla, şehir pis ve zehirli kokularla doludur.

Şehirde sokağa çıktığımızda farkına bile varmadan nefesimizi sığlaştırırız. Vücudumuz havanın zararlı maddeler taşıdığını bildiği için en azını içine almak üzere kendini ayarlar. Kırlarda ise hava güzel, sağlıklı kokularla yüklüdür. Bunları içimize alıp keyfini çıkartmak için derin derin nefes alırız.

Salt nefes alıp vermede, bir sihir var. Yaşamın keyfi nefes almanın keyfine eşittir. Nefesinden keyif almıyorsa hayatından tam keyif alamaz insan.

Ben böyle diyorum ama çocuklarım aynı fikirde değil. Benzin istasyonundan depomu doldururken yanımda oturan Sara (15) “Bu kokuya bayılıyorum” diyor, milyarlarca yıl önce ölmüş canlıların rafine edilmiş sıvısından çıkan kokuyu çekerek.

“Ben de İstanbul’un kokusunu seviyorum” diyor Selim (17) “Duman, egzoz kokusunu, çöpleri ve diğer pislikler. Bayılıyorum.”

Kahkahayla gülüyorlar. Söyledikleri hem doğru hem de benimle dalga geçiyorlar.

“Siz birer şehir çocuğusunuz, ayrıca iğrençsiniz” diyorum. “Biraz daha büyüyün anlayacaksınız.”

Babamın bana “büyüyünce anlarsın” dediği zamanlar ne kadar sinirlendiğimi hatırlıyorum. Bir gün çocuklarım da kendi çocuklarına “büyücünce anlarsın” diyecekler.

Yasemin üzerinde yüzlerce çiçekli bahçe kapısının önündeki pergolanın üzerinde yatıyor. Altı düşen yaseminlerle dolu. Öyle ki sanki yer taş değil su ve üstündekini aksettiriyor. İncir yaşlı ve görkemli, uzunlukta servilerle yarış eden, dalları yerleri süpüren bir ağaç. Evi yirmi küsur sene önce aldığımda buradaydı. Hiç budamadım, bıraktım istediği gibi yayıldı. Yaydığı koku erişemediğim üs dallarında çürüyen meyvelerinin kokusu. Kimisi dokunulmadığı için büzüşüp aşağıdaki yaprakların üzerine düştü. Kimisi kısmen kuşlar tarafından yenip bırakıldı.

Her ağacın kokusu ve rüzgârda çıkardığı ses değişiktir. Eskiden, sesinden ağacın cinsini çıkaran insanlar vardı ama şimdi ya çok azaldı ya da kalmadı. Ağaçlar artık dost, toprak ana değil. Kasabın bıçağını bekleyen kuzular gibi paraya çevrilmeyi bekliyorlar.

Çevremde bir sivrisinek dolanıyor. “Yeryüzünde sana rahat yok. Hayat hiçbir zaman tam ve mükemmel değil ve olmayacak. Bunu hatırından çıkarma” diyerek. “Her zaman bir şeyler bir şeyleri bozacak. Kabul et. Teslim ol.”

Kitabı kucağıma koyup konmasını bekliyorum. “Hatırlattığın için teşekkürler” diyorum ve aniden beliren savaş uçağı gibi bir tokatla koluma konan sivriyi yassılaştırıyorum.

Ezildiği yerde, avucumda ve kolumda, kan izi var. Kim bilir kimin. Vücudumdaki kızartılara bakılacak olursa, benim.

Mutfakta musluğun altında ellerimi yıkıyorum ve bilgisayarın başına oturup bunları yazıyorum. Pencereden gelen yasemin kokusunu teneffüs ederek...

11 Eylül 2010 Cumartesi

Uzun yaşamak isteyen markete ninesiyle gitsin

Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyaya yaptığı en ölümcül katkılardan biri Amerikan beslenme tarzıdır.

Arkasındaki muazzam para ve propaganda gücü ile bu tarz bütün dünyada genç, modern, cool bir yaşam biçimi olarak pazarlanmaktadır. Ve dehşetli bir salgın gibi dünyayı hasta etmekte, öldürmektedir.

Amerikalının sofrasında (ve kucağında ve arabasında) tükettiği gıdaların tümüne yakını bir fabrika üretim sürecinden geçmiş maddelerdir. Yani tarladan veya ağaçtan değil iş yerinden gelir. Yenilen etler fabrika usulü doyurulan hayvanlardan elde edilir. Büyük miktarda yağ, şeker ve tuz içerir. Unlar rafine edilmiştir. Ekmek beyazdır ve gerçekte ekmek kılığında şekerdir. Bu sofrada her şey boldur sebze ve meyve hariç.

Bu diyetin sonucu obezitedir, şeker, kalp hastalığı ve kanserdir. Bilimsel araştırmalara göre ABD’deki obezitenin, yani aşırı şişmanlığın ve şeker hastalığının tamamı, kalp hastalıklarının yüzde sekseni ve kanserlerin üçte birden fazlası doğrudan bu diyetin sonucudur. Buna karşılık geleneksel tarzda beslenen toplumlarda bu tür sorunlar yoktur.

Geleneksel tarz, tereyağının margarinden, zeytinyağının çiçek yağından faydalı olduğunu bilen, süpermarketten değil pazardan alışveriş yapan annenizin ve anneannenizin tarzıdır. Bu tarz binlerce, belki on binlerce yıl denendikten sonra günümüze geldi. Cerrah başlığı, beyaz pardösü, eldiven ve çizme giyen amcalar ve teyzeler tarafından yaratılmadı.

Sorun yağ, karbonhidrat ve hayvansal protein değildir. Grönland Innuitlerinin ana besini fok balığı yağıdır. Orta Amerikalı Kızılderililer fasulye ve darı yer. Afrika’nın Masaileri öküz kanı, eti ve sütü ile beslenir. Hiçbirinde yukarıdaki kronik hastalıklar yoktur. Sorun fabrikaların ürettiği, aşırı kimyasal, tuz ve şeker yüklü sahte gıda ve içecek benzeri aldatmacalardır.

Bunlardan bizde yok, diyorsanız, herhangi bir süpermarkete gidin. Anneannenizi de beraber götürün bakalım orada gördüklerinin kaç tanesini tanıyacak. Süpermarketlerde genellikle sağ tarafta bulunan zerzevat bölümü dışında hemen hemen her şey fabrika ürünüdür. Ve bunların sayısı günbegün artmaktadır.

Bizim gibi ülkeler uluslararası gıda devlerinin hücumuna karşı bir koruması yoktur. Bürokrasi gerekli bilgi birikimine ve iradeye sahip değildir ve bükülebilirdir. Yönetimler şirketler ve lobiler tarafından kolayca satın alınabilir.

İçki tüketimini asgariye indirmek için yırtınan hükümet alkolden daha yaygın ve öldürücü bir bela olan bu sinsi felakete seyirci kalacağını Türkiye’nin kapılarını genetiği değiştirilmiş ürünlere açmakla gösterdi.

İmana dayalı yönetim tarzlarının en büyük özelliği iki yüzlülükleridir.

Birçok kural var ama formül basittir. Tarladan geleni, ağaçtan koparılanı yiyin, yapay olan her şeyden uzak durun. Eti sebzenin garnitürü olarak kullanın. Beyaz ekmekten uzak durun. Televizyonda reklâmı yapılan yiyecekler ve içecekleri evinize sokmayın. İçeriğinde mutfağınızda bulundurmayacağınız kimyasal, boya v.s. ihtiva eden hiçbir şeyi satın almayın.

Ve süpermarkete ninenizle gidin, onun tanımadığı şeylere dokunmayın.

10 Eylül 2010 Cuma

Eğer bir çınar olsaydım

Eğer bir çınar olsaydım bu günlerde yapraklarımı dökmeye hazırlanırdım. Leylek olsaydım göç yolunda olurdum. Ağustos böceği olsaydım susardım.

Sivrisinek olsaydım, yavrularımın gelecek ilkbaharda içinden çıkacakları yumurtalarımı saklar ölüme yatardım. Ayı olsaydım esnerdim. Uskumru olsaydım kuzeye, okyanusun daha soğuk sularının bulunduğu yerlere yüzerdim.

Güneş çoban, canlılar da onun sürüsüdür.

Yaz sonbahara dönüşünce, günler kısalır, havalar soğumaya başlar. Kış, ayaz ve buzlanma getirir, gıda ve güneş ışığı kıtlaşır. Kuzey kürede bütün canlılar kendini doğanın ustası addeden insan hariç bu duruma uyuma başlar.

Sonbahar canlılar için “Koşullar değişiyor, hazır olun” borusudur.

Doğa için hayat, hayatta kalmak ve üremek ve bunları sağlamak için mevsimlerin getirdiği değişikliklere uyum sağlamaktır.

Yaprak döken bitkilerin uyum şekli yapraklarını dökmek, fotosentez diye bilinen güneşten enerji temin etme işini kapatmaktır. Yapraklardaki nitrojen, fosfor, şeker, potasyum gibi besinleri kışa hazırlık olmak üzere gövdeye, dallara ve köklere nakledilir. Yaprağa yeşilini veren klorofilin kaybolur ve sarı, portakal ve kızıl sonbahar renkleri oluşur.

Bunları tetikleyen gün uzunluğu, düşen ısı ve ışık yoğunluğu tarafından harekete geçirilen karmaşık bir hormon düzenidir.

Hayvanların soğuyan havalara karşı önlemi daha ılımlı yerlere göç etmektir. Kuşların neredeyse üçte ikisi sıcak ve gıdanın bol olduğu yerlere kaçar.

Göç etmeyen hayvanlar kışa önlem olarak değişiklik geçirir. Bazı sürüngenler yeraltına çekilir, antifriz görevi gören sıvılar üretmeye başlar.

Amerikan koru kurbağası havalar soğuyunca yeraltına gizlenip ayak parmaklarından başlayarak donar, nefes almasını ve kalp atışlarını durdurur. İlkbahar geldiğinde, buzlar erimeye başladığında çözülür, yeniden nefes almaya başlar, zıplayarak hayata döner.

Kış uykusu dediğimiz şey bir yavaşlama, faaliyet durdurma durumudur. Kış uykusuna yatan hayvanların ısıları 38 derece santigrattan 1 derece santigrata düşer. Kalp atışı yavaşlar ve düzensiz hale gelir. Nefes alıp verme dört ile altı dakikada bir olur. Metabolizma normalin yüzde birine iner. Açlık hissi azalır.

Bazı hayvanlarda kış uykusunun vaktini tayin eden esrarengiz mevsimsel bir biyolojik saattir. Bilimsel deneylerde sürekli ışıkta tutulan hayvanların bile zamanları geldiğinde kuş uykusuna yattıkları görüldü.

Kuzey Kutbu’nda bulunan yer sincabı, örneğin, 5-15 Ekim arasında uykuya yatar ve 20-22 Nisan’da kalkar-havalar nasıl olursa olsun.

Aslında kış uykusu sürekli değildir. Hayvanlar zaman zaman uyanırlar. Neden, ne amaçla uyandıklarını kimse bilmiyor. Ama herhalde önemli bir nedenle uyanmalılar çünkü iki uyanıklık saatinde harcanan enerji on uyku gününe bedeldir.

Uyku süresince hayvanlar vücutlarında depoladıkları yağ veya nişasta ile yaşadıkları için uykudan önce daha çok gıda alarak depolarını doldurmaya çalışırlar.

Yeterli gıda depolayarak uyumak bir ölüm kalım meselesi olabilir. Genç kutup yer sincaplarının yüzde 60-70’i, yetişkinlerin üçte biri uyku sırasında açlıktan ölür.

Kış aylarını karanlıkta, yeraltında, metabolizmalarını yavaşlatarak hareketsiz bir halde geçiren hayvanları uyandıran nedir? İçlerindeki, nerede olduğu bulunamayan biyolojik saatin çalışı.

Muhteşem güzellikler, çözümsüz muammalarla dolu bir dünyada yaşadığımızı hatırlatıyor bize sonbahar.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Elveda Barbara seni seviyorum

Önce kulakları çınlamaya başladı. Bir süre sonra sesleri olduklarından daha yüksek tonlarda duymaya başladı. En ufak sesler dayanılmaz gürültüler haline geliyordu. Kulak tıkacı kullanmaya başladı ama derdine deva olmadı.
Bu iki arazın bir arada ortaya çıkması ender görülen bir şeydi. Doktor doktor dolaştı, bütün tedavi yöntemlerini denedi ama iyileşmedi.
En büyük zevkleri müzik dinlemek, kitap okumak, dostlarıyla birlikte pub’da birkaç kadeh bir şeyler içip sohbet etmekti.
Müziğe o kadar tutkundu ki altmışından sonra piyano dersleri almaya başlamış, basit parçaları çalar olmuştu. Artık piyanonun önüne oturamıyordu. Konsere de gidemiyordu. Birkaç paragraf okuduktan sonra kitabı elinden bırakmak zorunda kalıyordu. Gürültü, özellikle kahkaha atan kadınlar, pub’a gitmesine engel oluyordu.
Gelininin kanser olma ihtimali belirmişti. Testlerin yapılıp kanser olmadığının anlaşılmasına kadar bekledi. Noel’in geçmesini de bekledi ve herkese her yıl aldığından daha çok sayıda hediye aldı. Banka hesaplarını, evin bankaya borcunu, sigorta konularını düzenledi. Bir gün evinin yakınlarındaki bir binanın on beşinci katındaki terasına çıkarak kendini aşağı attı.
Cebinde eşine hitaben bir not buldular. “Elveda Barbara, seni seviyorum” ve cenazesinde çalınmasını istediği müzik. Sanıyorum Bach’tan bir parça idi.
George öldüğünde 65 yaşındaydı. Onu iki defa görmüştüm. Birisi ortak bir arkadaşımızın evinde bir pazar öğleden sonra, diğeri aynı arkadaşımın ve George’un en çok sevdiği pub olan Kuzu’da.
Birbirimizden hoşlanmamıştık. Hatta pub’da biraz tartışmıştık. O zaman kabul etmezdim ama şimdi ediyorum. Kabahat bende idi. Ukalalık ve hamlık etmiştim.
İnsan, hayatının doğru ölçüsünü ancak ölümü yaklaştığında alır.
Birçok insan tarafsız acılar içinde yaşar. Ümitle, tevekkülle, çaresizlikle, sevdiklerinden ayrılmamak için ve kim bilir başka hangi nedenlerle. George ise hayatı tartmış, yaşamaya değmediğine karar vermiş, çıkış kapısını itip ayrılmıştı. Kötü bir filmden çıkar gibi.
O binayı arayıp bulmuş ve belki de bir gün terasa çıkıp aşağı atlayacağı yeri seçmişti. Etrafa bakmış, göreceği son manzaranın bu olacağını düşünmüştü.
Sonra bir insanın yapabileceği en zor şeyi yapmış, kendi hayatını almıştı. Yaşayabileceği günleri yaşamamayı yeğlemişti. Bilineni bilinmeyenle, varı yokla değiştirmişti.
Her şeyi kavramamız yüzeyseldir diye düşünüyorum. George’un içinde büyük ve sessiz bir güç vardı ama farkına varmamıştım. Birçok insanda birçok şeyin farkına varmadığım gibi.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Yaşamın saati

Sonbahar yaklaşıyor. Dün denizde yüzerken beyaz bir kuş sürüsünün sahile paralel uçtuğunu gördüm.

Göç başladı.

Göç deyince aklımıza genellikle kuşların sürüler halinde dağları, okyanusları aşarak yaptığı yıllık hicret gelir.

Aslında göç, içine sayısız yaratığı alan bir olgudur.

Balinalar, kaplumbağalar, penguenler, kelebekler, foklar, rengeyikleri, mikroskobik deniz canlısı planktonlar da göç eder.

Uçarak, yüzerek, sürünerek ve hatta sürüklenerek sayısız tür mevsimler değiştikçe yer değiştirir. Amaç mümkün olduğu kadar çok zamanı hayatta kalma ve üreme koşullarının en iyi olduğu yerlerde geçirmektir.

Meyve, tohum ve böceklerin bol, günlerin uzun olduğu yaz aylarında kuşlar kuzey küreye uçarlar. Günler kısalmaya, havalar soğumaya, besin azalmaya başlayınca güneye hicret ederler.
Bu yolculuklar tehlikeli ve zahmetlidir. Buna rağmen kuş cinslerinin yüzde altmış beşi göç eder. Türkiye’de üreyen kuşların muhtemelen yarısı kışları başka diyarlarda geçirir.

Seksen doksan saat aralıksız uçan kuşlar vardır.

Kuzey sumrusu kuşların maratoncusudur. Yıllık göçleri sırasında 36,000 kilometre kat eder. Kral kelebeği günde 120 kilometre kat edebilir.

Göç öncesi kuşlarda fizyolojik bir değişim yaşar. Yolculuktan iki-üç hafta önce iştahları artar ve daha fazla yemeye başlarlar. Vücut yağ üretir ve depolar. Kuş her gün vücut ağırlığının yüzde iki-üçü kadar yağ toplar. Göğüs kasları genişleyerek bu yağı yakmaya uygun hale gelir.

Yağ en iyi yakıttır çünkü protein ve karbonhidrattan daha hafiftir ve kitlesine oranla bunlardan iki misli daha fazla enerji verir. Hicrete hazırlık için vücut kitlelerinin yarıdan fazlasını yağ haline getiren kuşlar var.

Bir başka hazırlık karaciğer, mide ve bağırsakların büzülmesidir.

Göçmen kuşlar genellikle yalnız yaşar. Ama göç zamanı yaklaşınca sürüler meydana getirmeye başlarlar.

Göçün getirdiği bir başka değişiklik gece uçuşlarıdır. Normal zamanlarda karanlık basınca yuvalarına çekilen kuşlar göç ederken gece uçarlar, muhtemelen su kaybını önlemek, daha büyük kuşlara yem olmamak ve daha istikrarlı hava koşullarından yararlanmak için. Gece uçmak gündüz karın doyurma zamanını artırır.

Kafeste olmak göç isteğini ortadan kaldırmaz. Nesli tükenmekte olduğu için Birecik’te (Urfa) Fırat kıyısında dev bir kafeste yaşatılan kelaynaklar göç mevsimi geldiğinde rahatsızlık emareleri göstermeye başlarlar. Kendilerini kafesin göç yönünde olan tellerine vururlar.

Bu da bizi soruların en ilgincine getirir. Kuşlar göç zamanının geldiğini nasıl anlar?

Çünkü içlerinde gizli bir “saat” var. Göç mevsimine gelindiğinde bu saat “çalar.”

İnsan dahil bütün canlıların içinde yaşamlarına yön veren böyle bir saat var. Tohumlara çimlenme, çiçeklere açma, yapraklara dökülme, insanlara uyuma komutunu veren bu saattir. Hayat, enerjisini güneşten alan bu saate göre yaşanır.

Bu saat nerede ve nasıl çalışıyor? İşte bunu bilen yok.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Kimse dinlemediğine göre...

Haydar Paşa İlkokulu’nun dördüncü sınıfında “aytışma” adlı bir dersimiz vardı. Lefkoşa’da, İngiliz devrinde, yamalı pantolon, delik ayakkabılar; annelerimiz tarafından dikilmiş gömlek ve iç çamaşırı giydiğimiz yıllarda.

Aytışma, Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçe Sözlük’üne göre “bir konu üzerinde, belli kural ve yöntemlere uyularak yapılan tartışma”dır.

Sınıf üçer kişilik iki ekip meydana getirir, bunlar öğretmenin seçtiği bir konuyu tartışırdı. “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı” örneğin. Bir sonraki derste ekipler daha önce savundukları tezin tersini savunurlardı.

Belki bize her konunun lehinde ve aleyhinde tutarlı tezler ileri sürülebileceği öğretilmeye çalışılıyordu. Her iddianın iki yönü vardı. Hiçbir dava tamamen haklı veya haksız değildi. En doğruyu hiç kimse bilemezdi.

Uzlaşmaya varabilmek için insanın kendini karşısındakinin yerine koyması, dünyayı onun gözleriyle görebilmesi gerekir. Anlama, uzlaşma ve hoşgörünün başlangıç noktası budur.

Eğer nüfus dairesinde, yeni doğmuş çocuğunuza vermek istediğiniz ismi vermeniz yasalara aykırı diye önlenirse Kürt olmanın ne olduğunu anlamaya başlarsınız. Çocuğunuza din dersinde zorla Hıristiyanlığın ilkeleri öğretilirse Alevilerin ne hissettiğini anlamaya başlarsınız.

Müslüman olduğunuz için baskıya tabi tutulursanız Süryanilerin neden Midyat ve çevresinde kar gibi eridiğini anlarsınız.

Gayrimenkulünüzde yıllardır bedava sayılacak bir kira ödeyen ve atamadığınız kiracılar oturuyorsa azınlık gayrimenkullerinin yöneticilerinin ne hissettiğini kavrarsınız.

Sokağa atıldığınızda serçenin yuvasını yıkmanın ne olduğunu anlarsınız.

Anlarsınız, başlarsınız, kavrarsınız diyorum ama anlamıyor ve kavramıyor olabilirsiniz. Ait olduğunuz ırk ve mezhebin size diğerlerini hor görme, baskı altında tutma, asimile etme hakkını verdiğine inanıyor olabilirsiniz. Bu da faşizmin başlangıç noktasıdır.

Böl ve yönet, akıllı işi bir politika gibi görünebilir, özellikle bölüp yönetenlere. Ama yönetmek başka, yapıştırmak başkadır. Ulusların yapışkanı baskı değil hoşgörüdür. Hoşgörüden başka hiçbir yapışkan, uzun vadede tutmaz.

Bunu kanıtlamak çok kolay. Kendinize bakın. Irkınızdan, dininizden, yaşam tarzınızdan, vatanınızdan vazgeçebilir misiniz? Vazgeçemezsiniz. Eşit derecede, başkaları da vazgeçmez.

Hoşgörülü olmak kolay değildir. Çünkü hoşgörü insan doğasına aykırıdır. Aşiretsel düşünüp davranmak ve dışlayıcı olmak insanın doğasında vardır. Hoşgörü, uygarlık gibi, öğrenilmesi gereken bir şeydir.

Yolu basittir: Başkalarına, kendinize davranılmasını istediğiniz gibi davranın.

Bütün bunlar daha önce söylendi. Ama Fransız yazar Andre Gide’in (1869 1951) dediği gibi: “Hiç kimse dinlemediği için durmadan geri dönüp yeniden, ta baştan başlamamız gerekiyor.”

Dünya mucizevi bir evdir. İnsan bu eve belki layıktır, belki değildir.

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Dört ayaklı ise ııhh

Büyük anneannemizin zamanında ne yeneceği sorun değildi. Sorun “Yeteri kadar yiyecek var mı” idi. Gerçi bu hâlâ milyarlarca insanın sorunu, birçok ülkede.

Ama milyarlarca insan da yapay gıdalar, bin bir süreçten geçmiş konserveler, tadı olan ama besin değeri olmayan hazır yemekler, kimyevi madde, koruyucu, boya ve diğer birçok zararlı ile yüklenmiş besinlerle bombardıman ediliyor.

Kârı halk sağlığının önünde tutan gıda endüstrisi politikacılar ve bürokratlarla sıcak ilişkiler kurarak halkın midesini zararlı yiyeceklerle dolduruyor. Bile bile.

Michael Farlan ABD’deki gıda endüstrisinin bu yönüne ışık tutan, sağlıklı beslenmenin yollarını gösteren ünlü bir yazar.

“Yediğiniz yemek olsun. Çok olmasın. Çoğu bitki olsun.”

İşte Farlan’ın bu tavsiyesini tutmak için yapılacaklardan bazıları. Food Rules: An Eaters Manual (“Yeme Yönetmenliği: Yemek Yiyenin El Kitabı”) adlı kitabından.

- Büyük anneannenizin gördüğünde “yemek” olarak tanıyamayacağı şeyleri yemeyin.
- Girdi sayısı beşten fazla olan konserve yiyeceklerden kaçının. Girdi sayısı ne kadar çok ise fabrikada o kadar çok işlenmiştir ve zararlıdır.
- Adı eğer her ülkede aynı ise besin değildir. Big Mac, Pringles gibi.
- Bir ayağı üzerinde duran şeyleri (mantar ve diğer bitki ürünleri) yemek, iki ayaklı şeyleri (tavuk, hindi, ördek gibi kümes hayvanları) yemekten, bunlar ise dört ayaklı şeyleri (inek, koyun ve diğer memeli hayvanlar) yemekten iyidir.

Eski bir Çin atasözü olan bu sağlıklı yemek formülü nedense balığı saymamış.

“İki ayaklı dört ayaklıdan iyidir ama hiçbiri hiçbir ayak üzerinde durmayandan iyi değildir” olarak bir ek yapabiliriz belki.

- Mısırdan elde edilmiş yüksek oranda früktoz şurubu içeren gıdalardan kaçının. Yani, nerdeyse bütün fabrika ürünü meşrubatlardan.
- Kahvaltılık gevreğiniz üzerine süt ilave ettiğinizde renk değiştiriyorsa, yemeyin.
- Olduğundan başka bir şey olduğunu iddia eden besinlerden kaçının. Tereyağı pozu veren margarinlerden, yapay tatlandırıcılardan ve soya temelli “et”lerden.
- İstediğiniz kadar çer çöp yiyin. -pişiren kendiniz olduğunuz sürece-
- Daha küçük tabak ve bardak satın alın.
- Yiyebileceğiniz kadar alın, tabağınızı ikinci defa doldurmayın.
- Tarladan geldi ise, yiyin. Fabrikadan geldi ise “istemem” deyin.
- Tabağınızda bir şey bırakın.
- Ne kadar beyazsa ekmek, o kadar erken ölecek.
- Yağlı balıkları ihmal etmeyin. Hollanda atasözü: Çok sayıda ringa balığı olan bir ülke az sayıda doktorla idare edebilir.

19 Haziran 2010 Cumartesi

Bir tadın peşinde

İnsanın bir yaştan sonra aramaya başladığı şeylerden biri eski tatlar ve kokulardır. Doğduktan sonra hayatımın ilk dört-beş yılını geçirdiğim Trodos Dağları’ndaki Yağmuralan (Vroişa) köyü eski ve görkemli çam ağaçlarının yaşadığı bir çam ormanının içindeydi.

O zamanlar devamlı akan derenin kenarında arılı, pervaneli, parmaklarını içinden geçirdiğim zaman koku salan otlar vardı. Yabani nane olarak aklımda kaldı hep ama geçenlerde bir bahçe merkezini dolaşır, eski alışkanlıkla avucumu otların üzerlerinde gezdirirken o bölgeye has bir kekik olduğunu anladım.

Hepsini satın aldım. Şimdi bahçemde büyüyorlar.

Zaman zaman Dillirga köylerindeki tekneciler için olgun çamlar devrilirdi. Sessiz, ciddi yüzlü, dizlikli, altı çivi çizmeli Rumlar ağaçları satın alır ve keserle tekne yapmaya başlarlardı. Tekneler bitinceye kadar ormanda yatarlardı.

Ağacın kökünden yukarı doğru ilerledikçe tekneler ufalırdı. Oyularak, yontularak parlatılarak, ağaçtan çıkarılan, tornadan çıkmış gibi düz ve bembeyaz teknelerin keser vuruşları arasında doğmasını büyük bir ilgiyle izlerdim. Biten büyük teknelerin içinde yatmak hoşuma giderdi. Tekne ıslak ve serin bir yataktı. Dokunmak serin bir tene dokunma gibiydi.

Ara sıra, teknecilerden biri, koyun derisi dağarcığından bana bir avuç bademle köfter verirdi. Köfter, üzüm suyu ile undan yapılan sucuk kıvamında bir tatlıdır. Yapılıp küplerde saklanır ve üzümler olgunlaşınca yenisi yapılıncaya kadar yenirdi. O tat nerede? Tekneciler gibi kayboldu.

O zamanlar her köy evinin avlusunda fırın vardı. Haftada bir gün teknede hamur yoğrulur fırına ekmek, bazen çocuklar için de araba, zembil, bebek biçiminde çörek salınırdı.

Titanic, Golden Girl, Anemon.

Uykudan uyanmamış gece kulüplerinin önünden geçerek Akdeniz’e gidiyorum.

Bir kırlangıç arkamdan gelip arabanın önüne dalıyor ve yere çok yakın uçarak benimle yarışmaya başlıyor, beni geçiyor, kanat kırıp zeytinliklere dalıp kayboluyor. Kırlangıç, kırlangıç, hem kuş hem dalgıç. Ne zaman evime yuva yapacaksın?

Bulut kokuyor. Rüzgâr biçilmiş buğday tarlasında otlayan keçi ve koyunların yünlerinde geziniyor. Gök gürleyince kırmızı toprağın üzerindeki güvercin sürüsü kalkıp önce sağa sonra sola kanat kırıp uzaklaşıyor.

Arabayı rastgele bir yere park edip biçilmiş tarlaların arasından bir çamlığa doğru yürüyorum. Kuru bir dere vadisi çıkıyor önüme. Diğer kıyıdaki ağaçlar kuş cıvıltısı kaynıyor. Taze, hayat dolu, neşeli sesler.

Ama toprak yaşlı ve yorgun, başını birinin omzuna yaslayıp dinlenmek istiyor.

Vadi çanağına inip çamlara doğru yürüyorum. Bir çamın dallarında beş yuva sayıyorum. Çitlembik ve kekik kokusu var. Gök gürültüleri dindi. Yerde tazeliğini yitirmiş, susamış yabani orkideler var.

Yüreğim hafif. Bir tadın peşindeyim.

Hellimin en güzel mevsimi, mayıs sonu hazirandır.

“Bu mevsim hayvanlar başak yer” diyor çoban dostum Erkin. “Çayır kuruya döner. Koyunlar ve keçiler kuru yer. Hem sütü kabalaşır hem de güzel olur. Yağ oranı artar. Kışın hayvan çayır yer. Süt incedir.”

Bana iki kavanoz hellim yaptı. Evde sabırsızlıkla açıp bir tanesini çıkarıyorum. Arasında nane var. Kokluyorum. İşte aradığım kokuyu buldum. Çocukluğumun saf hellimi bu.

Belki aradığımız eski kokular ve tatlar değil, bizim saf, dünyanın yeni; yarı dünyalı yarı öteki dünyalı olduğumuz günlerdir.

(Not: Biraz izin yapacağım için gelecek hafta yazmayacağım. Hoşçakalın.)

12 Haziran 2010 Cumartesi

Bergman adası

Birkaç aydır Ingmar Bergman filmlerini topluyorum. Onu daha iyi tanıyabilmek için bir de hayatını ve yönetmenlik serüvenini anlattığı bir dokümanter satın aldım (Bergman Island).
Film 2004 yılında, yani Bergman’ın ölümünden dört yıl önce çekildi.
Dünyanın belki de en büyük direktörü olan Bergman o tarihte 86 yaşında idi. Baltık Denizi’ndeki okulsuz, postanesiz, doktorsuz, sürekli nüfusu 500 olan Farö adasında yaşıyordu.
Beş defa dünya güzeli kadınlarla evlenmiş, birçok serüven yaşamıştı ama bu adada, gençliğinde yaptırdığı 56 metre uzunluğunda evde, tek başınaydı.
Fakat kendini yalnız hissetmiyordu. “Bazen günlerce hiç kimseyle konuşmadığım oluyor. ‘Şu telefon konuşmasını yapmalıyım’ diyorum, ama erteliyorum. Çünkü konuşmamakta zevk veren bir şey var. Bu sessizlik çok harika.”
Herkesin kendine has bir dünyası var. Bergman galiba artık tamamen o dünyaya çekilmişti. Dolunayda, sessizlik tam iken, uyuyamadığı, ileri geri yürüdüğü gecelerde, şiddetli bir biçimde başka gerçeklerle, ona bir şeyler fısıldamak arzusu taşıyan başka varlıklarla çevrili olduğunu hissediyordu.
En ünlü filmlerinden biri olan The Seventh Seal (Yedinci Mühür) filmini anlatırken ölümden bahsetmeye başladı. O filmde bir şövalye ve canını almaya gelen Azrail var. “ Halim... İnanılmaz bir ızdırap hali idi” diye anlattı. “Ölümden dehşetli bir şekilde korkuyordum. Ölümle ilgili her şey... Dehşet vericiydi. Film o dehşetten doğdu.”
Oduncu gömleği, üst üste kazaklar giyiyor. Yanakları kırmızı ama bu enerjinin değil yaşlılığın verdiği sağlıksız bir kırmızılık.
“Hayatımda ölümü düşünmeden geçen bir günüm olmamıştır” diyor. “Ya da ölüm düşüncesinin bir şekilde bana dokunmadığı. Sonra acayip bir şey oldu. Vücudum apse yaptı ve kanımı zehirlemeye başladı. Apsenin kesilerek alınması gerekti. Bir iğnenin batırılışını hissettim... Sonra... Hiçbir şey. Hayatımın sekiz saati tamamen silindi. ‘Ölüm böyle mi?’ diye düşündüm. Yakılan bir ışıksınız. Sonra bir gün söndürülüyorsunuz. Sonra hiçbir şey yok alevden geriye bir şey kalmıyor.”

Yavaş, duraklayarak, bazen bir cümleyi yarıdan kesip yeniden başlayarak, el kol hareketleriyle, konuşuyor.
Yirmi dört yıllık eşi Ingrid öldükten sonra önünde başka bir soru işareti beliriyor. “Mantıklı düşündüğümde kendi kendime ‘Ingrid’i artık bir daha hiç görmeyeceğim, diyordum. Ebediyen gitti.’ Ama bir acayiplik var. Ingrid’in varlığını hissediyorum, özellikle burada, Farö’de. Hem de şiddetli bir biçimde. Ve ‘Eğer var olmasa varlığını hissedemem değil mi?’ diye soruyorum kendi kendime.”
O zaman geçirdiğim bu ameliyat kimyevi bir tepki olmalıydı. Gerçek bir ölüm değildi, yapay bir ölümdü. Gerçek ölümde Ingrid belki beni bekliyor, Ingrid var. Ve beni karşılamaya gelecek.”
Buna o kadar inanıyor ki son çevirdiği filmde bu karılaşmanın nasıl olacağını bir karakterine anlattırıyor.
Bir sabah, bir adam ormandan geçerek nehre doğru yürüyor. Bir sonbahar günüdür. Sisli. Rüzgâr esmiyor. Her şey sessiz. Karşıdan kot etek ve mavi kazak giyen bir kadın beliriyor. Ayakları çıplak. Saçları kalın hasır örgülü.
Ona doğru yürüyen bu kadın ölmüş karısı. “O zaman ölmüş olduğumu anlıyorum” diyor filmdeki karakter. ‘Bu kadar basit miymiş?’ diye düşünüyorum.”
Dokümanterdeki Bergman’a dönüyoruz. “Ingrid’le karşılaşacağımızı biliyorum” diyor o. “Diğer düşünceyi, onu hiçbir zaman göremeyeceğim düşüncesini, tamamen sildim.”
Bergman 2007’de Farö’de uykusunda öldü. Umarım uyandığında yerde kot etek ve mavi bir kazak vardı ve mutfaktan kahve kokusu geliyordu.

5 Haziran 2010 Cumartesi

Metin Münire

OZANKÖY
Boşandıktan ve kız arkadaşım tarafından ıskartaya çıkartıldıktan sonra yalnız yaşıyorum ve bu bana ev kadını olmanın ne kadar zor olduğunu öğretti. Çok geç, tabii. Hayat bana bütün dersleri iş işten geçtikten sonra öğretiyor. Bazı şeyleri hiçbir zaman öğrenmeyeceğimi de öğretti, en acısı da bu.
Gün doğarken arı kovanında uyanıyorum. Dalları pencereme kadar uzanan fil ayağı ağacının tohum salkımlarından bal toplayan sayısız arı var.
Bu dalları kısaltmam lazım aksi takdirde fareler onları kullanıp evde sömürge kuracak. Dün gece bir tanesini suçüstü yakaladım. Gece yarısını geçiyordu. Panjur sesiyle uyandım. El fenerinin ışığında pencerenin pervazında dönüp duran bir fare gördüm. Onu elimle aşağı itebilirdim ama sivrisinek ve salyangoz hariç hiçbir canlıyı öldürmüyorum. Onun için pencereyi kapatarak onu kaderi ile baş başa bıraktım.
Gene güneşli bir gün olacak.
Cibinliği katlayıp yatağın üstüne bağlıyorum. Yorganı havalandırmak için pencereden aşağı sarkıtıyorum. Yastıkları kabartıp yorganın üzerine diziyorum. Dört yastıkla yatıyorum. İki tane daha almayı düşünüyorum. Farkında değilim sanmayın. Kadınlar azaldıkça yastıklar çoğalıyor.
Bu ilk işim. Mutfağa iniyorum ve çay yapmak üzere su ısıtıyorum. Dün gece yıkadığım yedi çift çorabı sıkıp bahçedeki kurutma zımbırtısına diziyorum. Çamaşır makinesinde dünden beri bekleyen çamaşırları çıkarıp onları da aynı zımbırtıya seriyorum. Bulaşık makinesindeki kap kacağı çıkartıp dolaplara yerleştiriyorum.
Sonra kahvaltı hazırlıyorum.
Bütün bunları yaparken aklımda yazı yazıyorum. Annem aklıma geliyor. Yardımcısız, bulaşık ve çamaşır makinesiz, gaz ocaksız, buz dolapsız ve hatta uzun süre akar susuz büyüttü bizi. Ablam, ben ve benden küçük iki erkek çocuğu. Yeni Cami Sokağı’nda su aktığı zaman, köşe başındaki çeşmeden tenekelerle taşınırdı. Buzdolabı üst kısmına buz konan tahta bir dolaptı. Yiyecekler tel dolapta saklanırdı.
Yemek yapmam lazım. Mercimek yapacağım.
Bir gün eski eşime bir yemeğin nasıl yapıldığını sorduğumda bana “Her şey soğan kızartmakla başlar” demişti. Kendim yemek yapmaya başlayınca ne demek istediğini anladım. Soğanları soyup ufak parçalara bölüyorum, aynı şeyi biber ve havuç için yapıyorum. Önce soğanları sonra diğerlerini kızartıyorum. Suda ıslanmaya bıraktığım mercimekleri üzerine döküyorum ve su ve domates ilave ediyorum.
Neden benim yemeklerin seninki kadar lezzetli olmuyor dediğimde eski eşim “Ben gidip gelip içine bir şeyler katıyorum” demişti. Onun için ben de gidip gelip içine bir şeyler katıyorum: Pul biber. Kara biber. Kimyon. Üç defne yaprağı. İki adaçayı yaprağı. Bir tutam kekik. Biraz limon.
Ama benim yemeklerim gene başkalarınki kadar lezzetli olmuyor. Bir yemek kursuna gitmeliyim.
Yemek pişerken bilgisayarı kucağıma alıp yazı yazmaya başlıyorum. Ev kadınlığı bitmeyen bir mesai imiş. Annemin, bitmeyen ev işinden amele eli kadar sertleşen küçük, yüzüksüz elleri geliyor aklıma. Bazen çamaşırları çitilemekten parmaklarının derisi çatlamış ve kanamış olduğunu görürdüm.
Öteki dünyada ödemek mümkün değilse bazı borçlar hiç ödenmeyecek.

29 Mayıs 2010 Cumartesi

DİL

OZANKÖY
Hayvanlar uzun süre hareketsiz durabilir. Bir zamanlar biz de durabiliyorduk. Ama avlamak ve avlanmak hayatımızdan çıktı. Avlanmıyoruz, sinir içinde aranıyoruz, dolanıyoruz, kıpır kıpır, negatif enerji saçıyoruz. Çoğu zaman uykuda bile dinlenme halinde değiliz. Sağa sola dönüyoruz, diş gıcırdatıyoruz veya sıkıyoruz.
Akşamüzeri, güneş battıktan sonra, bahçede yürüyüp güzelliklerini içerken karşıma bir karga yavrusu çıktı.
Çitlembiğin yere yakın dallarından birinin üzerinde hareketsiz oturuyordu. Ona beş altı adım kadar yakındım. Durdum ve onu seyretmeye başladım.
Bahçede ağaçlardaki yuvalarda büyütülen yavrulardan biri olmalıydı. Daha uçuş ustası olmamıştı. Uçabilseydi ben yanına yaklaşmadan kaçıp gidecekti. Yakalanmıştı.
Kurşuni renkteki sırtı dışında simsiyahtı. Pırıl pırıl, genç, hayat dolu bir siyahlık. Yaklaşıp işaret parmağımın sırtıyla tüylerini okşamayı çok istedim ama ona doğru birkaç adım atasam çığlık çığlığa kendini yere atıp çalıların arasında kaybolacak, tepemde tehditkâr gak gaklarla uçuşan anne ve babası tarafından kurtarılamayacaktı.
Yavru karganın vücudu taş gibi hareketsizdi ama durmadan açılıp kapanan gözleri dehşetini dışarı vuruyordu. Avucuma alsam kalbinin patlayacak gibi attığını hissedecektim.
İki yetişkin karga alarm veren ötüşlerle üzerinde tünedikleri servi ağaçlarından atlayıp başımın üzerinde geçtiler ve çevremde uçmaya başladılar. Durmaksızın gak gaklıyorlardı.
“Benden korkmana gerek yok küçük karga” dedim küçük bir sesle ve yanından uzaklaştım.
Kargalar, bağırış çağırış birer dalış daha yapıp arazimin hududundaki iki servinin tepesine geri döndüler. Oturup, biraz uzaktan ne yapacaklarını izlemeye koyuldum.
Yukarıda pürüzsüz gökyüzünde beş altı kırlangıç akşam dalışındaydı.
Ben ordayken büyük kargalar bir kurtarma operasyonuna girişmezlerdi. Kalkıp eve doğru yürümeye başladım. Ne yazık ki bu kuşlara zararsız olduğumu iletmekten acizdim.
Ertesi sabah güneş doğarken uyandım ve bahçeye çıkıp çitlembik ağacının bulunduğu yere yürüdüm. Yavru karga orada yoktu. Ama belki oralara yakın bir yerde gizleniyordu çünkü ana karga üzerinde tünediği serviden havalanıp bana doğru uçmaya başladı. Sabahın köründe çirkin gak gakları kulak tırmalıyordu.
“Tamam, tamam, kapat çeneni, gidiyorum!”
İşte böyle. Düşünecek olursanız, acayip. Değişik değişik yaratıklarla yakın yakın yaşıyoruz ama onlarla iletişim kurmamız olanaksız. Aramızda aşılmaz duvarlar var. Sanki her yaratık kendi ayrı dünyasında yaşıyor.
Neden böyle oldu acaba? Neden her yaratığın dili ayrı? Ben nasıl kargayla konuşamıyorsam karga da serçeyle konuşamıyor, serçe de geceleri yumurtalarını çalmak için düz duvara tırmanmaya çalışan fare ile... Fare ile yılan, yılan ile kedi arasında da bir sohbet yok.
Ama gene de bir şey var. Her şeyi birbirine bağlayan, her yaratığa kendini eşit olarak dağıtmış, her canlıya hayat üfleyen bir şey var.
Bir şey var. Hissediyoruz. Ama tam anlamıyoruz. Belki bizden başka bütün yaratıkların bildiği bir şey bu. Belki bize söylemesinler diye dilleri bize kapalı.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Eğer Baykal Baykal değilse, Kılıçdaroğlu Kılıçdaroğlu olmayabilir mi?

İlginç bir muammayla karşı karşıyayız. Malum seks videosundaki erkek Deniz Baykal değilmiş.
Bu dehşet gerçeği Baykal’ın tuttuğu bir dedektiflik bürosu ortaya çıkardı.
Eğer seks videosundaki kişi Baykal değilse o zaman istifa eden kişi de Baykal olamaz.
Çünkü bir kişi nasıl almadığı bilete isabet etmeyen ikramiye için Milli Piyango İdaresi’ne başvurmazsa, yapmadığı zinadan dolayı istifa etmek üzere de kameraların karşısına geçmez.
O zaman?
Nesrin Baytok’la Baykal birlikte olmadığına göre kim birlikte oldu? Yoksa Baytok da mı Baytok değil?
Ben Baytok olsam içime kurt düşerdi.
Baykal’ın tuttuğu dedektiflik bürosuna başvurur, “Ben ben miyim? Eğer ben ben isem, kiminle birlikte oldum? Eğer ben ben değilsem, Baykal veya Baykal olmayan adamla neden başkası, örneğin Claudia Schiffer veya Kim Bassinger değil, bana ikiz gibi benzeyen biri birlikte oldu?” diye araştırtırdım.
Baytok’u bir taraf bırakıp Baykal’a dönecek olursak, esrarın daha da derinleştiğini görürüz.
Eğer Baykal banttaki yarı üryan âşık ve istifa eden politikacı değilse, nerede?
Baykal kayıp! Baykal hem kayıp hem de istifa etmediğine göre hâlâ CHP Genel Başkanı.
Tanrım!
O zaman televizyoncuların evinde uzaktan çektiği, merdivenlerden delikanlı gibi zıplayarak inmeye çalışırken yaşlılara has bir diz kıkırdağı problemi olduğu izlenimi veren şahıs kim?
“Bu noktada genel başkanlığına adaylığımı koymayacağım” diye yazılı beyanatı kim verdi?
Ya bu bant olayı bulaşıcı ise?
Ya Kılıçdaroğlu da Kılıçdaroğlu değilse?
Kalkıp “Avukatım ve özel dedektiflerim CHP Genel Başkanlığı’na adaylığımı açıkladığım basın toplantısının bandını incelediler. Bana ait olduğu iddia edilen görüntünün montaj, video frame’lerinin çıkarılması, eklenmesi, değiştirilmesi gibi modifikasyonlar kullanılarak oluşturulduğu kesin kanaatine vardılar.
“Bu noktada aday olmam gibi bir şey söz konusu değildir. Bu karalama kampanyalarıyla siyaseti dizayn etme anlayışına, Türkiye’de estirilen fitne ve fesat rüzgârlarıyla, ahlak dışı komplolara bir yanıttır” derse?
Başım dönmeye başladı.
Bir zamanlar Triffid’lerin Günü adlı bir bilim kurgu kitap okumuştum. Uzay yaratıkları bir kasabadaki insanların içine nüfuz edip teker teker onları “işgal” ediyorlardı. Bunlar kendileri gibi görünürken aslında birer uzaylıydılar. Dünyayı ele geçirmeye hazırlanıyorlardı.
Uzaylılar CHP’yi ele geçirmeye uğraşıyor olamaz, değil mi?

24 Nisan 2010 Cumartesi

Kanatlı karıncalar

Dalyan (Köyceğiz, Muğla)
Arabadan göremezsiniz. İnip yürümeniz lazım. Ara sıra durmalı, hatta bazen çömelmeli, ormana çocukların dünyaya baktığı yükseklikten bakmalısınız.

Ancak o zaman ağaçların, çiçeklerin ve üzerinde bin bir türlü bitki çürür ve doğarken toprağın çıkardığı kokuyu iyice duyabilirsiniz. Yerde kaynaşan bu böcek yığınının kanatlı karınca olduğunu görürsünüz.

Toprağa kendinizi tanıtın ki buluştuğunuzda bir tanıdık geldiğini anlasın.

Bu tepeye tırmanırken yanınızda bitkileri bilen bir yürüyüşçü varsa şanslısınız. Ama olmasa da olur.

Bu güzel ve narin çiçeğin nadide bir yabani orkide olduğunu bilmenize gerek yok, onun güzelliğinden tat almak için.

Burnunuz kokuyu alsın da kekikten çıktığını bilmese de olur. Bu pırıltılı, taze yapraklar çitlembiğe ait. Bunlar yabani zeytin. Bu keçiboynuzu. Bu yabani lavanta. Bu yuvarlak, yeşil yapraklar tavşankulağına ait. Ters çevirdiğinizde dünyanın en güzel morlarından birini göreceksiniz.

Yaprakları görmeye eğitin kendinizi çünkü yapraklar çiçekler kadar güzeldir ve her ağaç rüzgârda kendine has bir ses çıkarır. Her şeye kule yüksekliğinden bakan, ağaçların en Akdenizlisi çamı herkes tanır. Bizden önce buralardaydı. Sığla ise 65 milyon yıldır buralarda su kenarlarında yaşıyor ve dünyada bir tek bu yörelerde var.

Ve kuşlar. Ötüşlerini duyduğum ama öterken kendilerini hiç görmediğim kuşlar.

Sonra tırmanış bitiyor. Tepeden Yuvarlakçay’ın beslediği Muğla, Köyceğiz Gölü görünüyor. Sağımda güneşte dalgalanan bir buğday tarlası var. Bittiği yerde birkaç ağacın arkasına gizlenmiş bir ev. Çeşme akıyor. Köylü bir kadın, sırtını denize dönmüş oturuyor.

Dev çamın altına topağa uzanıyorum. Hayatın sessiz bir çaresizlik içinde katlanılan bir mesai haline geldiği kalabalıklardan uzak olduğum için şanslıyım.

Kulağıma keçi çanları geliyor. Başımı kaldırınca ormandan, önünde beş altı keçi, bir adam çıktığını görüyorum.

“Ölü mü yatıyor burada?” diyor gülümseyerek yanıma yaklaşınca.

Yılın belirli zamanlarında kraliçe karınca yumurtlar. Yumurtanın içinden erkek ve genç kraliçe karıncalar çıkar. Her ikisi de kanatlıdır. İlkbaharın ılık ve rutubetli havalarında yuvadan ayrılırlar ve sevişme uçuşuna çıkarlar.

Çiftleştikten sonra erkekler ölür, genç kraliçeler kanatlarını döker ve yeni bir yuva kurmak üzere uygun yer aramaya başlar.

Buğday tarlasını satın alıp içine iki odalı bir ev yaptırmalıyım ve kanatlarımı döküp bir daha uçmamalıyım diye hayal kuruyorum, şehirlerden kovulup buralara sığınan yavaşlığı, duruluğu, hırssızlığı içime sindirerek. Ama rahat var mı? İşte Yuvarlakçay. İşte sevdikleri yeşil Amerikan dolarının yeşili olan barajcılar. İşte kaynağından başlayarak iki kilometrelik bir şeritte kesilen yüzlerce ağaç. İşte buldozerler, kamyonlar geçsin diye genişletilen toprak yol. İşte isyan halinde köylüler ve çevreciler.

GELECEK HAFTA YUVARLAKÇAY DİZİSİ: İlk bakışta aşk, ikinci bakışta hüzün.

17 Nisan 2010 Cumartesi

Bozdağ

Dar ve sert ameliyat masasında anjiyo yapacak doktoru beklerken yıllarca önce bulup unuttuğum bir gerçeği bir daha keşfettim: Neyin gerçekten önemli neyin önemsiz olduğunu insan ancak ölüme yakınken kavrar.

Etrafımda biri erkek diğeri kadın iki kişi vardı. Ameliyat giysisi giyiyorlardı.

“Çok soğuk” dedim, laf olsun diye. Ameliyat odalarının -Yoksa salonları mı denir?- neden soğuk olduğunu biliyordum.

“Aşk olsun, biz de soğuk muyuz” dedi kadın gülümseyerek.

“Hayır. Siz hariç.”

“İki nedenle soğuk” dedi erkek. “Mikroplar çoğalmasın diye.” Başıyla televizyon ekranlarını ve diğer elektronik aletleri işaret etti. “Aletler ısınmasın diye.”

Hazırlıklarına devam ettiler.

Doktor içeri girdi. Elini kolumun üstüne koydu. “Ne yapacağımı anlatmama gerek yok. Sen kıdemlisin.”

Yardımcılarına baktı. “Ben bir sigara içeyim, geliyorum” dedi ve tebessümünü yanına alarak geldiği gibi gitti.

Ne önemli? Ne önemsiz?

Manga Erenköy’den Bozdağ’a yola çıkmadan önce Yarbay, “Köyde kalırsınız. Çatışma çıkmazsa dağa çıkmanıza gerek yok” demişti.

Sahili izleyen yoldan Mansura’ya gittik, asırlık dutun yanından sağa sapıp Bozdağ’a yöneldik. Birkaç ay sonra Rumlar bu dutun altına bir paket bırakacak, Süleyman paketi açınca parçalanıp ölecekti. “Öleceğim! Öleceğim” diye bağıracaktı, kopuk kollarından kan boşalırken ve bu çığlık hayatım boyunca yankılanacaktı.

Tepelerle çevrili köye akşam erken geldi. Köylüler tek sınıflı okulu bizim için yatakhane yapmışlar, karşılıklı, yan yana beşer demir yatak dizmişlerdi. Yemek yiyip erkenden yattık.

Ertesi sabah dağdan kurşun sesleri gelmeye başladı. Silahlarımızı yüklenip bir köylünün peşinde etrafında başka tepelerin bulunduğu bir tepeye tırmandık. Zeytin ağaçlarının arasından deniz görünüyordu.

On kişiydik. İkişerli gruplar halinde tepeye yayıldık. Karşıdan, arkasında görünmeyen bir Rum köyünün bulunduğu bir tepeden, Rumların ateşi geliyordu. Makineli tüfeği kurup şarjörü taktım ve tetiğe dokundum.

Korku mideme taş gibi oturdu.

Ölüm yanıma yanaştı. Elini omzuma atıp beni kendine çekti, iki parmağını ağzıma soktu, onu tatmam için. Kulağıma fısıldadı. “Seni götüre de bilirim, götürmeye de. Beni hissettiğinde de yanındayım, hissetmediğinde de.”

Güneş batınca silahlar sustu. Hava serinledi. Çukura çöküp sırtımı dayadım. Hiç bu kadar bitkin olmamıştım.

Çatışma sırasında bir ara bir kuş sesi duymuştum. Başımı çevirdiğimde daldan dala uçan bir kuş gördüm. Ben oradaydım, karşı tepedeki insanları öldürmeye uğraşıyordum, karşı tepedekiler de beni. Kuşun umurunda değildi. Hem aynı dünyadaydık, hem değildik.

Kâinatta kaderimize karşı sonsuz bir umursamazlık vardı. İnsanlar yaradılışı ilgilendirmiyordu. Yıkıcı aptallığımızla baş başa bırakılmıştık.

Silahlar patlarken denizde balıklar yüzmeye, havada kuşlar uçmaya, yerde kertenkeleler, karıncalar, fareler, tilkiler gezinmeye devam ediyordu. Dallarda zeytinler ve keçiboynuzları, bademler ve incirler, yerde çilekler su içip güneşlenerek olgunlaşıyordu. Güneş batıyor, yıldızlar çıkıyordu. Yirmi yaşındaydım. Önem verdiğim birçok şeyin hiç önemi yoktu. Bu dersi o gün aldım ama iki yıl sonra dağdan inince unuttum. Kendimi akıntıya bıraktım.

3 Nisan 2010 Cumartesi

Daha uzun yaşamak istiyorum

Geçen gece ünlü Polonyalı film yönetmeni Krzysztof Kieslowski (1941-1996) hakkında bir dokümanter film seyrettim.
Filmin bir yerinde Kieslowski, 1980’de gösterime soktuğu Konuşan Kafalar isimli dokümanter bir filmi anlattı.
Film 1980’lerde, Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’ya hâkim olduğu, Polonya’nın komünist bir dikta rejimi altında, Rus kontrolünde yaşadığı yıllarda çekilmişti.
Kieslowski yüz kişi bulmuş, hepsine aynı üç soruyu sormuştu: Ne zaman doğdunuz? Kimsiniz? En önemli saydığınız, en çok istediğiniz şey nedir?
Konuşan Kafalar’ın çoğu ne istediğini bilmiyor, bilenler de isteklerinin gerçekleşeceğine inanmıyordu. Sıra yaşlı bir kadına geldi. Kadına kaç yaşında olduğu soruldu.
“Yüz yaşındayım.”
“Ne istiyorsun?”
Kadının kulakları iyi duymuyordu.
“Efendim” dedi, avucunu kulağına götürerek. Soru tekrarlandı.
“Ne mi istiyorum?” diye cevap verdi kadın. “Daha uzun yaşamak. Çok daha uzun.”
Başını büktü, dudaklarını uzattı ve omzunu kaldırdı, “İstiyorum da olacak mı bakalım?” der gibi. Sonra “Olursa da olur, olmazsa da” anlamında güldü. Pardösü giyiyordu. Beyaz saçlarını toplamış, tokalarla tutturmuştu veya birisi bunu onun için yapmıştı. Ağzı dişsizdi. Yüzü, alnı, hatta burnu kırışıklıklarla doluydu, çölün kum dağcıklarıyla dolu olması gibi.
Yüz yıl yaşamış bir kadının isteğinin yaşamak, sadece yaşamak değil, “çok daha uzun” yaşamak olması beni şaşırttı. Filmi durdurdum ve düşünmeye başladım.
Ertesi gün DVD’de tekrar filmin o sahnesine geldim ve yaşlı kadınla konuşmayı birkaç defa tekrarladım.
Gün boyu kadının sözlerini düşündüm. Hiç tereddüt etmeden cevap vermişti. İsteyebileceği birçok şeyi, örneğin gençlik, sağlık, servet gibi şeyleri istememişti.
Galiba verdiği cevap en doğrusuydu.
Gerçekten sahip olduğumuz tek şey hayatımızdır. Giderken sadece o bizimle gidiyor. Onun dışında sahibi olduğumuz veya sahibi olduğunu sandığımız hiçbir şey bizim değildir. Nasıl bulutlar gökyüzünde ama ona ait değilse, çocuklarımız, sevdiklerimiz, mal ve mülk, şöhret ve para gibi şeyler de da bize ait değildir.
Yeryüzündeki bütün yetişkinler arasındaki tek ortak arzu daha fazla yaşamaktır. Hiç kimse ölmek istemez. En dindar, ölümden sonra cennete gideceğine inananlar bile. Hayat kesindir, vardır, ama hayattan sonra bir şey olup olmadığı belirsizdir ve hep öyle kalacak. Kadın sahip olabileceği ama tükenmekte olan tek şeyden daha fazla istiyordu. Yüz kişi arasında istenecek tek şeyin bu olduğunu bilen bir o vardı.
NOT: Gelecek hafta izin kullanacağım için yazılarıma ara vereceğim.

27 Mart 2010 Cumartesi

Hazen arısı

Ozanköy
Avuçlarımı birleştirip bir su kabı yapıyorum ve deponun çeşmesinin altındaki taş yalağa sokup su alıyorum. Ağaç kütüğünün içindeki siklamene veriyorum.
Yaprakların altında gizlenen tombul bir hazen arısı kütüğün üstüne zıplıyor. Şaşkınlığını hissediyorum. Başından aşağı beklemediği bir anda bir kova su boşaltılmış bir insandan farksız. Kanatlarını ıslattığım için uçup kaçamıyor.
Üzerindeki saksıyı kaldırınca sütunun yuvarlak deliğinde uyuyan iki kertenkele görüyorum. O dar yere sığışmak için birkaç defa dolanıp birbirlerine geçmişler. Kıpırdar gibi olduklarında saksıyı geri koyuyorum.
Taşı kaldırınca bir solucan hızla deliğine dalıp kayboluyor. Kırmızı, daha önce hiç rastlamadığım, küçük bir böcek görüyorum. Bir kırkayak kaçıyor.
Kiralık yok. Doğada her yer sahipli. Işığın nüfuz etmediği deniz diplerinde, el yakan sıcak sülfürlü sularda, buzulların altında, uçakların uçtuğu yüksekliklerde bile dökümü yapılmamış, özellikleri bilinmeyen sayısız organizma var.
Bir avuç toprakta on binlerce yeryüzünde hayat başlatacak tohum ve canlı varlık barınıyor.
Her canlı her an çoğalıyor, büyüyor veya çoğalıp büyüyeceği mevsimin gelmesini bekleyerek dinleniyor.
Voyager (Gezgin) I ve II adlı ikiz uydular da Güneş Sistemi’nin uzayla birleştiği hududu geçip yıldızlar arası boşluğa ulaşmaya çalışıyor.
Voyager I daha önde. Günde bir milyon mil mesafe kat ediyor ama Güneş Sistemi’nin içinde bulunduğu balonun dışına çıkmasına daha çok zaman var. Oysa 32 yıldır yolda. İnsan elinden çıkma objeler arasında dünyadan en uzak olanı.
Nükleer aküleri 2020 yılına kadar uydulara elektrik sağlamaya devam edecek. Sonra susacaklar. Ama gördüklerini kendilerine saklayarak belki de sonsuza kadar yol almaya devam edecekler yüksek bir yerden atlayan ama bir türlü yere düşemeyen bir insan gibi.
Voyager I Mars’ı, Jüpiter’i, Satürn’ü, Uranüs ve Neptün’ü geçti ve ABD’deki uzay üssüne birçok bilgi ve fotoğraf yolladı. Ama en önemli bilgiyi, zaten biliniyor diye, yollamadı. Bu bilgi hiç hayat emaresine rastlamadığıdır. Trilyonlarca kilometrekarede ne bir yaprak, ne bir kuş.
Kâinatta belki de hayat olan tek yer hoyratça hırpaladığımız dünyamızdır. Gezginler bütün varlığı dolaşsalar belki de hiç canlıya rastlamayacak. Bir hazen arısı görebilmek için kâinatın sonuna kadar gidip geri gelmeleri gerekebilir.
Burada hayat yeni bir mevsime giriyor. Yeşil bir koku var. Kuşlar ötüşmekte. Nar, badem, incir taze ve temiz yaprak giyinmiş. Frezya, yasemin, biberiye, adaçayı ve lavanta çiçek açmış.
Uyduların bulunduğu yerlerden ise artık yeryüzü görünmüyor. Güneş bile sönük bir ışık parçası olarak seziliyor.
Uydu olacağıma hazen arısı olmayı tercih ederim diye düşüyorum.

20 Mart 2010 Cumartesi

Ateş, Su, Gerçek ve Yalan

Çok eskiden Ateş, Su, Gerçek ve Yalan büyük bir evde beraber yaşarlarmış. Her ne kadar birbirlerine nazik davransalar da aralarına mümkün olduğu kadar çok mesafe koymaya çalışırlarmış.

Gerçek odanın bir yanında oturursa, Yalan diğer yanında otururmuş. Su, Ateş’in ayaklarının altında dolaşmamaya sürekli özen gösterirmiş.

Bir gün birlikte ava gitmişler. Büyük bir sığır sürüsüyle karşılaşmışlar ve elbirliğiyle hayvanları çevirip köylerine sürmeye başlamışlar. Otlaklarda ilerlerken, Gerçek, “Hayvanları eşit paylaşalım. En hakça olanı bu” demiş. Yalan dışında herkes Gerçek’e katılmış. O, payının diğerlerinden fazla olmasını istiyormuş ama şimdilik ağzını açmamaya karar vermiş.

Köye doğru yollarına devam ederken Yalan gizlice Su’ya yaklaşmış ve fısıldamış. “Sen ateşten güçlüsün. Onu ortadan kaldır, geriye kalanların payına daha çok sığır düşsün.”

Su köpürerek, fokurdayarak ateşin üzerinden akmış ve onu söndürünceye kadar durmamış. Payına daha çok sığır düşeceğini düşünerek keyifle kıvrılıp dolanarak akmasına devam etmiş. Bu arada Yalan Gerçek’e şu şekilde fısıldıyormuş. “Bak! Gördün mü?! Su Ateş’i öldürdü! Sıcak yürekli arkadaşımızı gaddarca söndüren Su’yu arkada bırakalım. Sığırları dağın zirvesinde otlatmaya çıkaralım.”

Gerçek ve Yalan dağa tırmanmaya başlamışlar. Su onlara yetişmeye çalışmış. Ama dağ çok dikmiş ve Su yukarı doğru akamıyormuş.

Sıçraya kıvrıla, kendi kendinin üzerinden geçerek aşağıya doğru akmaya başlamış.

Bakın! Görüyor musunuz?! Su hâlâ bugün bile kıvrılarak dağdan aşağı akmakta.

Gerçek ve Yalan dağın zirvesine varmışlar. Yalan, Gerçek’e dönerek, yüksek sesle, “Ben senden güçlüyüm! Sen benim hizmetkârım olacaksın! Ben de senin efendin! Sığırların hepsi benim!” demiş.

Gerçek ayağa kalkmış ve sesini yükseltmiş. “Senin hizmetkârın olmayacağım!”

Kavgaya tutuşmuşlar. Savaşmışlar savaşmışlar, savaşmışlar. Sonunda Rüzgâr’ı çağırmışlar. “Hangimiz efendi, sen karar ver” demişler. Rüzgâr karar verememiş. Esip gürleyerek bütün dünyayı dolaşmış ve insanlara “Yalan mı güçlü, Gerçek mi?” diye sormuş. Kimisi “Yalan bir kelimeyle Gerçek’i yok eder,” demiş. Kimisi “Gerçek, karanlıkta yanan küçük bir mum gibi, her durumu değiştirir” demiş.

Sonunda Rüzgâr dağın zirvesine dönmüş. “Yalanın çok güçlü olduğunu gördüm. Ama hükmü sadece Gerçek’in duyulmaya çalışmaktan vazgeçtiği yerlerde geçer” demiş.
Ve o gün bu gündür bu hep böyledir.

* * *
Bu bir Afrika masalıdır. Türkçeye çevirdim. Türkiye masalı oldu. Artık yalanın hükmünün geçmemesi için ne yapılması gerektiğini bilmiyorum diyemezsiniz

13 Mart 2010 Cumartesi

Doğruyu söyleyen malını satabilir mi?

Ortalama çağdaş insanın hayatında en çok duyduğu şey nedir biliyor musunuz? Yalan. Beşikten mezara yalan bombardımanı altındayız. En çok yalanın söylendiği alanlardan biri de sağlıktır. Kızamık, kızamıkçık ve kabakulak aşılarının çocuklarda otizme neden olabileceğine dair araştırma bu yalanlardan biriymiş. Bu aşıların otizme neden olduğu 12 yıl önce dünyanın önde gelen tıp dergilerinden Lancet’te yayımlandı. Otizm çocuklukta başlayan ve kişinin iletişim yeteneğini ve diğer insanlarla olan ilişkilerini etkileyen bir durumdur. Otistikler başkalarıyla anlamlı bir şekilde ilişki kurmakta zorluk çekerler. Arkadaş edinme, başkalarının duygularını anlayabilme yetileri genelde kısıtlıdır. Şimdi gene Lancet’ten öğreniyoruz ki İngiltere Genel Tıp Konseyi araştırmayı yapan İngiliz bilim adamı Andrew Wakefield’i sahtekârlıktan ve ahlak kurallarını çiğnemekten suçlu bulmuş. Wakefield’in 1998 tarihli kızamık, kızamıkçık ve kabakulak araştırması doğru değilmiş. Doğru kabul ettiğimiz ama yanlış başka kaç araştırma, bulgu falan var? Bu margarin, reklamların anlattığı gibi, gerçekten kalbe iyi geliyor mu? Bu yoğurt sindirim sisteminde iddia ettiği sonuçları veriyor mu? Şu gofret gerçekten enerji deposu mu? Bu mama anne sütü gibi mi?

Bu yoğurt benzeri şey her gün alındığında gerçekten kolesterolü düşürüyor mu? Kolesterol düşürücü haplar gerçekten insanın ömrünü uzatıyor mu? Aspirin gerçekten kanı incelterek kalp krizlerini önlüyor mu? Ben bütün bu konularda şüpheliyim ve bu ürünlerden hiçbirini kullanmıyorum. Biliyorum: Birçok gıda için üreticilerin reklamlarında veya mamullerinin etiketlerinde ileri sürdükleri iddialar doğru değildir. Kısa bir süre önce Amerika Birleşik Devletleri’nin resmi ilaç ve gıda kurumu FDA aralarında Nestle’nin de bulunduğu 17 gıda imalatçısının bazı mamullerinin etiketine “gerçek dışı veya yanlış izlenim yaratan” bilgiler yazarak yasaları çiğnediğini açıkladı. Bu şirketler ürünlerinin sağlıklı olduğunu veya düşük yağ içerdiğini iddia etmişlerdi. Ama raflardaki ürünlerinin içindeki maddeler bu iddiaları doğrulamıyordu. Bu özellikle bebek mamaları için geçerli idi. ABD gibi işlerin sıkı tutulduğu bir ülkede böyle yalanlar söylenebiliyorsa piyasanın bu açından başıboş sayılabileceği Türkiye’de neler olduğunuzu tahmin edebilirsiniz. Ne yapmalıyız, diye soracak olursanız... Doğaldan şaşmayın. Her duyduğunuza inanmayın. Şüpheci olun. Araştırmacı olun. Bir yerlerde muhakkak gerçek veya gerçeğe en yakın şey yazılıdır.

6 Mart 2010 Cumartesi

Ne yaparsan yap

Ozanköy
Hayat bitmemiş işlerden müteşekkildir. Ne yaparsan yap bir şeyler yarım kalacak. Banyoda asılı kazağımın üzerinde küçük bir kertenkele var.

Bir arı mutfakta can çekişiyor.

Kahvaltı tepsisini dut ağacının altına taşımadan önce bahçeye bir avuç kenevir tohumu atıyorum. Evin saçaklarında yaşayan serçeler sanki beni bekliyor. Ötüşmelerle, teker teker yere konup tohumları yemeye başlıyorlar. Güneşte, tohumdan yetiştirdiğim siklamenleri taş setlerin dibine ekiyorum. Daha yapraklanmaya başlamamış incirin dallarına kendilerini serpiştirmiş bir sürü serçe var. İki saksağan onlara katılıyor. Bir yerde bir kuş ötüyor.

İstanbul’da dizlerinin üzerinde sürüklenen ruhum doğrulup ayağa kalkmış, ellerini yukarı kaldırıp parmak çatlatarak dans ediyor. Eğer başka yaşamları denemek mümkün olsaydı tohum olmak isterdim. Tohum, insandan farklı olarak, hem doğan hem doğurandır. Hem uçaktır hem yolcu, hem arabadır hem yol, hem buluttur hem yağmur. Çiçeklerin yapraklarını yiyen yavru sümüklüböcekleri ayıklamaya çalışırken gördüğüm kuru bir badem aklıma getirdi bunları. Su deposunun yanındaki ağacından düşmüş, toprağın üstünde yatıyordu. Kabuğunun ucunu çatlatıp filiz vermişti. Filizin bir yarısı toprağın altına inmişti ve kök oluyordu. Diğeri gövde olmak üzere yükseliyordu. Birkaç minik yaprak bile yapmıştı.

Her iki uzantı da kabuğun içindeki bademin, yani tohumun ucundan çıkmıştı. Bir süre sonra badem kök ve gövdenin arasında kaybolup gidecek ama şu anda iki varlığı birden yaşıyor. Hem tohum, hem ağaç.

Nasıl bir şey acaba? Anne ve çocuk olmak, aynı zamanda? Yalnızım. Bahçede de evde de benden başka kimse yok. Kimseyi beklemiyorum, kimse de beni beklemiyor.

Yalnız olmak bazen sevgiliyle beraber olmak gibi tatlıdır. Başkasının ritmine uymak zorunda olmamak, yatağa yayılmak, tek kişilik kahvaltı, gönlünün istediğini istediğin zaman yapmak, kimsenin gözünün üzerinde olmaması, yüksek sesle kendi kendi kendine konuşmak... Bunlar bana dingin bir keyif hatta coşku veriyor.

Yalnızlık sevginin bir başka türüdür. İnsanın kendine duyduğu sevgidir. Kimseyle bütün olamazsın, sadece kendinle bütün olursun. Bir başkası seni bütünleştirmez, sana ulanır. Ama biliyorum. Çok zaman geçmeden birisini özleyeceğim. Canım Kurna’ya gidip İrfan’la makarna yemek çekecek. Şerif’in yeni aşkını dinlemek isteyeceğim. Kavanozda kendi kendini kovalayan balık gibi, yalnız olma isteği ile birliktelik isteği birbirini kovalıyor. Bazen biri tam, bazen diğeri. Çözüme bağlanması mümkün olmayan bir çelişki. Tam ve mükemmel olmak çok ender anlara ait bir şey. Ne yaparsam yapayım yarım kalacak şeylerden biri kendimim.