26 Aralık 2009 Cumartesi

Avatar

Avatar filmi gösterildiği ilk hafta sonu dünya çapında gişelerde 242 milyon dolar topladı.

Filmin yapımına 240 milyon dolar, pazarlamasına 150-200 milyon dolar para harcandı. Yatırımın geri alınması için daha kat edilecek yol var. Ama hedefin çok kolay yakalanacağını ve geçileceğine inanıyorum.

Tahminim, Avatar’ın bütün zamanların en fazla gelir getiren filmlerinden biri olacağı.
Hindu inancına bağlı olanlar, doğruluk ve dürüstlük azalınca tanrıların bir canlı olarak kendilerini dünyaya indirdiklerine inanır.

Bu inişe “avatar” denir.

Hindular avatarı andıklarında daha çok Tanrı Vişnu’nun inişlerini kasteder. Vişnu’nun balık, kaplumbağa, yaban domuzu, yarı insan yarı aslan, cüce, kutsal çoban gibi değişik hallerde dünyaya on avatar yaptığına inanırlar.

Hintlilerin en popüler ilahi kişilerinden biri olan Krişna kendi inişini kutsal kitap Bhagavadgita’da (Tanrı’nın Şarkısı) şöyle anlatır:

“Ne zaman doğrulukta düşüş veya günahkârlıkta yükseliş olursa o zaman kendimi yollarım. İyiliği korumak, kötülüğü yıkmak ve doğruluğu yerleştirmek için her çağda değişik bir canlı yaratık haline gelirim.”

Filmde bir tanrı insan olmaz, bir insan tanrılaşır. Bu insan bir onbaşıdır. Uzayın derinliklerinde Pandora adlı gezegende görev yapmaya gider. Oradaki askerlerin görevi dünyada kilosu 20 milyon dolar eden bir madeni topraktan çıkaran Amerikan (başka hangi millet olabilir?) şirketini korumaktır.

Pandora dünyanın 360 milyon yıl öncesini andırır.

Amerikalıların maden için kazıp dünyaya benzettiği yerler hariç, bakir ve bozulmamış, saf ve temizdir. Sular pırıl pırıldır ve balıklarla doludur. Göklerde bulutlar halinde kuşlar uçuşur. Uçan ve karada yaşayan dinozorlar, gökyüzünü delen ağaçlar, uçan dağlar var.
Pandora’nın yerlileri Na’vi adlı bir halktır. Na’viler insan benzeri, doğayla bütünleşmiş, insan gibi yaratıcısından kopmamış, muhteşem yaratıklardır. Yarı insan yarı kaplandırlar.

Ve “yeşili yok eden, anasını öldüren” beyaz adamın para için Pandora’nın ırzına geçmesini önlemeye çalışır. Cennetten kovulmamışlar uzay çağı silahlarına karşı ok ve yaylarla karşı durur.

Aslında değişik şekillerini çok gördüğümüz basit bir öykünün uzayda oynanan bir versiyonudur Avatar.

Ama bir anlamda farklıdır çünkü insanın ruhunun derinliklerinde hasret duyduğu şeylere dokunur. İyilik kötülüğü, yeşil siyahı, tokluk açgözlülüğü, uysallık barbarlığı alt eder. Baktığınız her yer güzel, eğer Na’vi iseniz, dokunduğunuz herkes dosttur.

Sinemadan coşku ve sevinç içinde, başka türlü bir insan olarak çıkarsınız.

Not: 1 Ocak’a kadar kısa bir tatil yapacağım. Görüşmek üzere ve yeni yılınız kutlu olsun

19 Aralık 2009 Cumartesi

Zavallı kalbimi rahatlat

Amerika’nın bir numaralı kitap eleştiri dergisi olan New York Review of Books hediye verme mevsimi olan yıl sonuna doğru postadan kitap ilanlarıyla dolu geliyor.

Ağzımı sulandırıyor.

Özal ve internetten önce kitap almak için Londra’ya giderdim. Artık Amazon.com var. İstediğim kitabı hemen ısmarlayabilirim. Ama ısmarlamalı mıyım?

Okunmayı bekleyen kitaplarım odalarımda depremlerin okyanusunun üzerine ittiği tepeler gibi yükseliyor, hayat kısalıyor, zaman daha hızlı akıyor.

Okunmayı bekleyen kitaplarımdan biri zamanın akışının muammasına dair: Neden zaman, standart olmasına rağmen, bazen yavaş, bazen çabuk geçer? Kitabı bitirince (sıra gelirse!) cevabını veririm.

Ama işe “Al beni” diyen Hybrid adlı bir kitap. Uygarlılık boyunca insanların bitkileri çiftleştirerek ve aşılayarak yarattıkları hibritleri anlatıyor. Muhakkak genetiği değiştirilmiş bitkileri de anlatıyordur.

Nobel Edebiyat Ödülü alan Herta Müller’in iki romanının çevirisi çıkmış. Ödülü alıncaya kadar adını duymamıştım. Birini ısmarlasam mı? Ama hangisini? En iyisi ikisini birden mi almak?
Leo Tolstoy’un ölümünden önce yazdığı yazıları toplayan Last Steps (Son Adımlar) adlı bir kitap var. Kapağında sakallı, gömlekli bir ihtiyar Tolstoy mutsuz gözlerle fotoğraf makinesine bakıyor.

Mutlu adam neden roman yazsın?

Give My Poor Heart Ease (Zavallı Kalbimi Rahatlat). Mississippi Delta’sında köle zencilerin müziği olarak doğan blues müziğini ve Afrika’ya dayanan köklerini anlatıyor.

Blues şarkıcıları, bizim sazlı âşıklarımız gibi, metal telli gitarlarıyla kasaba kasaba dolaşır, sokak köşelerinde çoğu kendi besteleri olan şarkılarını söylerlerdi.

Blues’a has bir stilde çaldıkları gitarları açık havada daha çok ses versin ve dikkat çeksin diye 12 telli idi. Gelen geçenin şapkalarına attığı paraları toplayıp başka bir kasabaya veya bir şölende veya bir içki evinde şarkı söylemeye giderlerdi.

Çoğu genç yaşta, sefil öldü. İlk kayıtları 1920’lerde yapılan Blind Willie Mctell, Robert Johnson, Blind Boy Fuller gibi şarkıcılar bugün ustalıkları ile şaşırtıyor.

Amerikan müziğinin tamamın blues’dan gelir. Elvis Presley’den Bob Dylan’a, Ray Charles’tan Rolling Stones’a birçok sanatçının müziğinde blues kokusu ve dokusu var.

Bütün bunları son zamanlarda öğrendim. Bob Dylan’a merak saldıktan sonra. En önemli ilham kaynaklarından birinin blues olduğunu öğrenince blues CD’leri almaya başladım.

Bu kitabı alayım mı almayım mı diye uzun zamandan beri düşünüyordum. Sanırım diğerlerini ısmarlamasam bile bunu ısmarlayıp zavallı kalbimi rahatlatacağım.

Sonunda, kitap sadece okunmak için değildir. Güzel şeylerle çevrelenmek içindir.

17 Aralık 2009 Perşembe

Yanlış yerde

Yanlış yerde doğdunuz çocuklar. Benim gibi Kıbrıs’ta doğacaktınız ve çocukluğunuzu ve lise yıllarınızı orada geçirecektiniz.

Amerika’da zenci çocuklar zenci olduklarını, yani büyük toplumun küçük, geri, hor görülen bir mensubu olduklarını 4-5 yaşlarında anlarmış.

Ben Rum çoğunluğun içinde istenmeyen bir Türk azınlığa mensup olduğumu sıcak bir gün köy kuyusundan su çekerken Rum çocuklar tarafından taşlandığımda öğrendim.

Orada, pasaportunuzu kaybettiğinizde pasaport kuyruğuna girecektiniz, sıranız geldiğinde Rum memurun “Siz aptal Türkler hep pasaport kaybedersiniz. Geç sıranın sonuna” dediğini duyacaktınız. Sıranız tekrar geldiğinde, “Öğle tatili oldu. Git öğleden sonra gel” diyecekti.

Sekiz yüz seksen yarışını kazandığınızda jimnastik öğretmeninizin sizi kutlamak yerine ikinci gelen Rumun yanına gidip “Sen nasıl bir Türke geçilirsin?” diye onu nasıl azarladığını duyacaktınız.

Havaalanı gümrüğünde sadece sizin bavulunuz didik didik aranacaktı ve arkadaşınıza getirdiğiniz bir şişe rakıya bedelinin iki misli gümrük vergisi alınacaktı.

Bir gün eve geldiğinizde sokak kapısı açık, komşuları girişte birikmiş bulacaktınız. Yukarı çıktığınızda babanızı dövülmüş, kolu kırık, yatakta yatar bulacaktınız. Rumlar tarafından tenha bir yerde kıstırılmış, canını zor kurtarmıştı.

Hayatınızın ilk yıllarını geçirdiğiniz köy can korkusuyla boşaltılacak, geri döndüğünüzde taş üstünde taş bulamayacaktınız.

Tanıdıklarınız köyden şehre gitmek için yola çıkacak, hiç varamayacaktı.

İçinden geçtiğiniz köylerde yaşayanlar öldürülecek, toplu mezarlara gömülecekti.

Polis tarafından götürülüp bir daha geri dönmeyenlerin hikâyelerini dinleyecektiniz.

Duvarlarda, öldürülenlerin büyütülmüş vesikalık siyah beyaz fotoğraflarını görecektiniz.

Geceleyin patlama sesleriyle uyanacaktınız. Çok uzaklarda olmayan bir yangının damların üzerindeki alevini görecektiniz, yanan ahşabın çıtırtısını duyacaktınız, korkudan uyuyamayacaktınız.

Aylarca, dağda, elinizde eski bir tüfek, aç ve pireli, nöbet tutacaktınız ve her sabah orada olmamak isteğiyle uyanacaktınız.

Bir gün, bir sahil köyünde, size elinde bomba patlayıp ölen arkadaşınızın arkada bıraktığı pantolonu ve gömleğini getireceklerdi ve parçalanıncaya, giyilmez oluncaya kadar onları giyecektiniz.

Pasaportunuz iptal edilecekti, vatandaşlıktan atılacaktınız, yıllarca memleketinize dönemeyecektiniz.

O zaman kolaylıkla anlayacaktınız barış güvercini ağzında zeytin dalıyla havalandığı zaman av tüfeğini çıkarmak değil, onun konması için yer açmak gerektiğini.

11 Aralık 2009 Cuma

Sokakta öpüşme özgürlüğü

Meşhur olmak bir değiş tokuştur. Kişi şöhreti alır, karşılığında özel hayata sahip olma özgürlüğünü verir. Bir defa verdi mi de, bir daha geri alamaz.

Meşhur değilseniz hayatınız size aittir, yakın çevreniz dışında kimseyi ilgilendirmez. Sokakta tanınmadan yürüyebilirsiniz. Sizinle göz teması kurmak isteyenlerden kurtulmak için geceleri bile güneş gözlüğü takmak zorunda kalmazsınız.

Beyoğlu’nda bir bardan çıkarken kendinizi tutamayıp sevgilinizi öperseniz ertesi gün bir gazetede fotoğrafınızı görmeyeceğinize emin olabilirsiniz.

Meşhur kişi ise, istese de istemese de, sona ermeyen, halka açık bir sitcom’un kahramanıdır.

Hayatı didik didik edilir, her adımı izlenir. Hayatı kısmen kendinin, kısmen herkesindir.

Meşhur olmanın bedelidir bu ve başında keyif verse de zamanla ağır bir yük haline gelir.

Bütün bunları, geçenlerde, Amsterdam Havaalanı’nda sesi kısık bir ekranda Tiger Woods’la ilgili bitmeyen haberleri izlerken düşündüm.

Woods dünyanın en ünlü ve başarılı golfçüsüdür. Servetinin 750 milyon dolar civarında olduğu tahmin ediliyor.

Evli ve çocuk sahibi Woods yakınlarda esrarengiz bir araba kazası geçirdi. Ardından kokteyl barda garsonluk yapan bir kadın, onunla 31 ay süren bir aşk hayatı yaşadığını açıkladı.

Bu gelişmeler, gelirinin büyük bir bölümünü sponsorluklardan kazanan Woods’u darmadağın etti. Nike’tan Tag Heuer’e birçok şirket onu kullanarak yılda 100 milyon dolarlık reklam harcaması yapıyor.

Bu paraların harcanmaya devam edilmesi Tiger Woods’un skandallardan uzak yaşamasına bağlı.

Bizde Tiger Woods gibi uluslararası üne sahip kişiler yok.

Ama bizim ünlülerimiz de, zaman zaman onun gibi, şanssız anlarında kameralara yakalanabiliyorlar.

Bu tür “dikkatsizlikler” özel hayatın dokunulmazlığına mı girer yoksa “haber”e mi? Basılmalı mı, basılmamalı mı?

Bir ünlünün evlilik dışı ilişki yaşarken yakalanmasını yazmakta kamu yararı yoktur. Yazılması özel hayata tecavüzdür. Masum insanların, özellikle eşlerin ve çocukların, derin bir biçimde incinmesine neden olabilir.

Bütün bunlara rağmen bir gazete editörü olsam, her olayı ayrı ayrı değerlendirerek, bu tür haberleri ve fotoğrafları ben de kullanırdım.

Tiger Woods haberinin New York Times’tan en paspal tabloid gazetelere dek ABD’de her yerde kullanılması gibi.

Politikacılar, yıldızlar ve hatta gazeteciler gibi şöhret sahibi kişiler sosyal normların dışına çıktıklarında özel hayatları özel olmaktan çıkar. Yaşamlarının acı gerçeğidir bu.

Cini şişeden çıkaran, onunla yaşamak zorundadır.